Siyaset Meydanında Ece-Sibel Kapış(ama)ması

14.09.2008 00:39

Nuray Kayacan

Ali Kırca’nın sunduğu ‘Siyaset Meydanı’nın son programının konusu “İslam ve Kadın”, konukları ise; her ikisi de hukukçu ve yazar olan Sibel Eraslan ile Ece Temelkuran’dı. Amaç reklamlarda lanse edildiği kadarıyla Cumhuriyet kızı ile İslamcı başörtülüyü kapıştırmaktı. Ece Temelkuran gazetesindeki köşesinde Sibel Eraslan ile karşılıklı tartışmak, fikirlerini çarpıştırmak istemiş. Ali Abimiz de sağ olsun onun bu isteğine duyarsız kalamamış (Olayın reyting kokusu almasıyla hiç alakası yok!) bütün olanaklarını seferber ederek sadece bu iki yazar için koskoca siyaset meydanını kapatmış. Onlarca kelli-felli bilim adamı, yazar, şair, edebiyatçı, siyasetçi… Aynı anda oturur konuşurlarken memleket meselelerini, bu sefer yalnızca iki konuk, hayli ilginç bir tabloydu aslına bakarsanız. İşte sırf bu nedenle, ramazan demedim, zaten uykusuz kalıyoruz demedim oturdum pür-dikkat izledim programı. (Gerçi kapanışına yakın şöyle bir dalıp Ahmet Özhan’ın şirk esanslı hikâyelerine açmadım gözümü de diyemeyeceğim.)

Önce ana fikri vereyim; Ece Hanım’ın rahatsız olduğu konular (Orijinal pek bir şey yok, bilinen laik kadın rahatsızlıkları) bunların deklare edilip, Sibel Hanım’ın yanıt vermesi üzerine kurulu bir kompozisyon.

Sibel Eraslan program boyunca mütemadiyen konuyu dönüp dolaştırıp başörtüsü sorununa getirdi. Ece Temelkuran bu konunun sürekli gündemi meşgul etmesinden rahatsız olan güruhun bir ferdi olarak sorguladı; “Efendim neden bu kızlar sürekli kurban edebiyatı yapıyor? 68 kuşağı ne işkencelere maruz kaldı, o dönemki solcu kızların uğramadıkları işkence yok onların sesi çıkıyor mu? Hep kapalı kızlar kurban edebiyatı yapıyor.” diyor. Sibel Abla’mız şu an solcu kızlar okullarına alınmasa, bak cam çerçeve kalıyor mu meydanlarda demek yerine: “evet gerçekten de kapalılara bir yönüyle kurban diğer taraftan da terörist gözüyle bakılıyor!” saptamasında bulunuyor. Aslında beni program boyunca rahatsız eden şey, Sibel Eraslan’ın taarruz yerine hep bir savunma, karşısındakiyle suni bir ‘empati’ kurma psikolojisinde olmasıydı. Hele hele karşı taraf donanım yönünden sizinle mukayese bile edilemezken ne gerek var bu alttan alma halet-i ruhiyesine anlamadım doğrusu. Bu genel olarak bizim handikapımız bana kalırsa? İçinde bulunduğumuz konjonktürde bizden olmayanlarla nasıl bir diyalog geliştireceğini kestiremiyor birçoğumuz. Kimimiz fazla sert, yer yer kavgacı bir üslup takınırken, kimimizde fazlaca yumuşak başlı ve gereksiz duygusallıkla yaklaşabiliyoruz. Sibel Abla, o kadar insancıl, sevgi dolu ve şefkatli bakıyordu ki Ece Hanım’a bir ara kadın hidayete erecek ve kelime-i şehadet getirecek zannettim. Sonuçta karşı tarafa ilk tebliğ bizden gelmiyor, yani öyle fazla kasmaya gerek yok diyorum.

Bu ara ‘hanım’sözcüğüne aşırı bir tepkisi var Ece Hanım’ın. Pardon ya, yine hanım dedim. Düzenin bir dayatması ona göre, geleneksel anlayışın kadına biçtiği görev. Kelime olarak ‘Kadın’ kullanılmalı ve bu onun deyimiyle ‘politik bir söylem, bir duruş’ ve bu duruşu Sibel Eraslan’da da görüyor. Allah razı olsun kendisinden. Biraz saçma bir duyarlılık bence, ne yani şimdi Ece Kadın diye mi hitap edeceğiz kendisine? Zaten Bayan kelimesinden de rahatsız olanlardan tepkiler aldım, kullanma diye. Ne yapacağımı şaşırdım anlayacağınız; bayan desem, kadınlık onuru ayaklar altına alınıyor, hanım desem apolitik bir duruş sergiliyorum. Kadın dışın da kullanacak kelime kalmadı anlaşılan. O da her yere cuk oturmuyor, en sonunda kadın konusunda yazmayacağım, olan o olacak.

Devam edelim. Ece Kadın (ne yapayım kendi istedi) başörtüsünü (bu ara hassas olduğumuzu bildiği için türbanı kullanmadığını deklare etti, duyarlılığı için teşekkürü bir borç biliriz kendisine) kadın-erkek eşitliliği için bir engel olarak görüyor, Sibel Abla her ne kadar bu bizim inancımız gereği, kendi meselemiz dese de, ben size rağmen eşit olmanızı istiyorum diyor. Anam bacım de ki biz eşit olmak istemiyoruz, aaa zorla mı? Biz kadın-erkek eşitliğini değil eğitim ve çalışma eşitliliğini istiyoruz. Bakınız ben de Sibel Abla gibi lafı dönüp dolaştırıp başörtüsü yasağına getirdim, çabuk öğreniyorum zahir.

Daha sonra konu solcularla her gün eylemlerde, direniş sergileyen örtülülerin nasıl olup da Guccili, Versaceli, jipli neo-sosyetiklere (bu tabirde benim TDK’ya hediyem olsun) döndüğüne gelince Sibel Abla çok hoş bir cevapla; “Bu kapitalizmin bir getirisi. Para adamı bozuyor, şişede durduğu gibi durmuyor, aynı süreci 68 kuşağı da yaşadı. Eski solcular şu an holding patronu. Okumuyor gençlik, sorunun temelinde bu var.” diyor. İyi diyor yani ne diyeyim?

Deniz Feneri Derneği olayı üzerine, Ece Temelkuran ilginç bir tespite daha imzasını ataraktan: “Ben yolsuzluk olmasa da yardım kuruluşlarına, zaten halkın hakkı olanın bir lütufmuş gibi onlara sunulmasına karşıyım.” diyor. Sibel Abla ise “Merhamet güzel şeydir, hayatımızın bir nabzı” demekle yetiniyor ki, bu saçma görüş üzerine cevabı uzun bile sayılabilir.

Aşka geliyor Leydi Ece: “Ak Parti sizi siyasi bir cephanelik olara kullanıyor, neden sesiniz çıkmıyor? Ben konuşunca bir şey ifade etmez başım açık, sizin konuşmanız daha etkili olur, neden başörtülüler sessiz kalıyor?” diyince: “Ben Ak Partiyi temsil etmiyorum burada, neden bize hep Ak Partiymişiz gibi davranılıyor?” cevabını yapıştırıyor ve devamında: “Neden sessiz kaldığımıza gelince, binlerce yıldır tüm kahramanlar, evliyalar, peygamberler hepsi erkek. Hz Meryem hakkında bir kitap yazdım, İlahiyatçı olmadığım için tepkilerden çekindim.” diyor. Sende mi bürütüs diyorum. Bak şimdi sana da feministlik kokan hareketler bunlar diyecekler.

Yani pes, kadın; H.nisa Gül’ün 14 yaşında okulunu bırakmak zorunda kalıp kendinden yaşça büyük biriyle evlendirilmesini bile dolayabiliyor ağzına. Sibel Abla: “O münferit bir olay” diyerek geçiştirse de ben katılmıyorum. Gayet de yaygın bir olay, ağacın yaşken eğilmesi bilimsel bir gerçeklik bir kere. En azından bizim ananelerimize göre öyle.

“Uzlaşmak istemiyorum, niye uzlaşayım, çatışarak ve tartışarak birlikte yaşamalıyız.”diyor Matmazel Ece. Bu söze karşılık: “Bize uyar.” demesini beklerdim Sibel Hanım’dan. Diyorum ya fazla duygusal, karşısındakini muhatap almada fazla abartılı buldum kendisini. Anlaşılan o ki; Sibel Abla, birikiminden dolayı üst perdeden konuşup onu “ısındırmaya”, itmemeye çalıştı.

Sonrasında, Çarşamba’dan geçemediğinden dem vuruyor, bundan dolayı kendini özgür hissedemiyormuş. Yani sanırsınız orası meskeni. Yani bize bırak Çarşambayı, haftanın yedi günü koskoca İstanbul’un yedi tepesi yasaklı da gıkımız çıkıyor mu? Canı kıymetli bu laiklerin, çok benciller ötesi yok. Ayrıca teessüf ederim Sibel Abla: “Bende geçemiyorum Çarşamba’dan, tesettürümü beğenmiyorlar, örtülülerin kendi arsında da homojenlik yok” diyorsun, ne demiş ataşlarımız: “Kol kırılır yen içinde kalır.” dimi ama?

Miss Ece İslamileşmeye giden süreçten rahatsız olduğunu,(inşallah öyledir, gidiyordur o yöne yani) gerçekten de bizlerin başımızı örtmekten, haşema giymek zorunda kalmaktan rahatsız olup olmadığımızı merak ettiğini söylüyor. Bir kere: “Rahatsız değiliz desek inanacak mısın?” diye sormak lazım bence. Bir ikincisi sanane, illa kendi çarpık yaşantıları hakikat ve biz de o hakikati keşfedemeyen zavallılar olduğumuzu kabul edeceğiz öyle mi? Sibel Abla’nın da haşema ve farklı örtünme biçimleri konularında: “ne yapsınlar yüzmek istiyorlar, ne yapsınlar değişik kıyafetlerle göz zevkinizi bozmak istemiyorlar” açıklamalarını çok rahatsız edici, edilgen, sığınmacı bulduğumu da söyleyeyim. Bizim derdimizde onların göz zevkiydi, haşemayı aşağılayan bu kadına: “sizin bir avuç kumaşa girme çabalarınız da bize itici geliyor denmeliydi.” ne yapsınlar yüzmek istiyorlar yerine. Sanki bizler değişik bir tür, doğal hayata uyum sağlamaya çalışan homo-sapiensin, saçları ve vücudu kıllarla değil de kumaşlarla kaplı bir yabanıl çeşidiymişiz gibi…

“Doğudaki kızlara uygulanan baskının karşısında kim duracak?” diyor Cumhuriyet Kızı. Onun karşısında da sen dur bacım, biz Batı’daki kızlara uygulanan baskılarla uğraşıyoruz. Allah’tan Sibel Abla metanetini koruyarak: “Biz duruyoruz ama oradaki dini değil, ataerkil sistemin sorunu. Mazlum-der olsun, Özgür-der olsun bunlar sürekli bu bölgelerde çalışmalar yürütüyor, avukatlarıyla raporlar hazırlıyor, basın bildirileri yayınlıyor ama tabi sizler okumaz takip etmezseniz haberinizde olmaz.”dedi. Sık sık da derneklerimizin adını, faaliyetlerini vurguladı, valla ne diyeyim para versek bu kadar reklam yapamazdık. Allah razı olsun.

Konya’daki Kur’an Kursu faciasına gelince konu (gelmese olur mu, bir açık görseler kaçırırlar mı?) Sibel Eraslan’ın tespitleri çok yerindeydi: “Neden zengin kesimin çocukları mühendis olurken fakir kesimin çocukları hafız oluyor. Devasa uçurumlar var mütedeyyin kesim arasında. Biz ölülerimizi bile ayırıyoruz, Atatürkçü ölüsü, kürt ölüsü, dindar ölüsü... Çok sarmallarımız var, birbirimize çok kapalıyız. İçe dönük ve klanvari yaşıyoruz.”

Son olarak da Ece Temelkuran’ın bütün gece boyunca tekerrür ettiği iki konuyu aktarıp yazımızı bitirelim. Birincisi açık açık her şeyi söyleyemiyormuş, başına bir iş gelmesinden korkuyormuş, annesi bile: “Kızım aman ha, tut dilini.” diye uyarmış. Vakit sürekli boy boy resimlerini koyarak hedef gösteriyormuş kendisini. Buradan Vakit yöneticilerine sesleniyorum, uğraşmayın şu kadınla, yazıktır. Korkmuş kadıncağız, bir şey değil kafasına taş düşse sizden bilecek sonra. Sibel Eraslan, “Bizde aynı tehlikeyle karşı karşıyayız.”diyor ama teskin olamıyor garibim. Yapma Sibel Abla, her konuda bizde öyleyiz, bizde sizin gibiyiz deme. Madem bu kadar korkuyordu bu işe soyunmayacaktı, hanım hanım (burada çıkaramam, anlam değişir kusura bakmasın) oturacaktı evinde. Öyle ben yazarım, entelektüelim demekle olmuyor, her şeyin bir bedeli var. Taşın altına sokacaksın elini.

İkinci konu ise; mütemadiyen: “Ne düşünüyor kapalılar açıklar hakkında? Eski solcu olup işkence bile görmüş bir arkadaşım, bu gün kapalıları samimi bulmadığını söyledi. Bak ben dedikodu verdim sana sen de bana ver. Kabul edin deli gibi birbirimizin dedikodusunu yapıyoruz aramızda.” sözleriydi. Açıkçası çok profesyonelce buldum ve eminim Ali Kırca’da öyle bulmuştur. Yani adam bir daha kadınlarla Siyaset Meydanı mı, asla diyordur eminim. Canım er meydanı oldu beş çayı muhabbet sahanlığı. Ama ben hatayı Sibel Eraslan’da buluyorum hiç kusura bakmasın. Baktın muhatabın çocukça davranıyor sen alacaktın dizginleri eline ve sen yönlendirecektin programı. Hem o kadar ısrar etti: “Biz dedikodu yapmayız, ben ajan değilim. Bakın benim kardeşim, annemin de başı açık (bu tabir bir yerden tanıdık geldi sanki, bizi joplayan polisler mi kullanıyordu ne?)” sözlerini de madem inandırıcı bulmadı, bizim derdimiz başımızdan aşmış sizle mi uğraşacağız diyecektin. Dışlayan, arkadan konuşan, iş çeviren, bizlere karşı türlü hakaretler eden sizlersiniz. Biz daha savunma aşamasını geçemedik (üstelik o bile az bir kitle) ki taarruz edelim, sizin saçınızda bizi hiç enterese etmiyor ayrıca. Gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz. Bizim dinimizde hüküm belli, örtü sadece mümin kadınlara(yani bize)farz. Anlayacağınız: Dinde zorlama yoktur. Sizin dininiz size, bizin dinimiz bize.

  • Yorumlar 17
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim