1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Siyaset Küçümsenecek Değil, Temizlenecek Bir Alan..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Siyaset Küçümsenecek Değil, Temizlenecek Bir Alan..

A+A-

(secakirgil@yahoo.com)

Siyasî partiler 1 Kasım’da tekrarlanacak olan seçimlerle ilgili yeni listelerine son şeklini verip, Yüksek Seçim Kurulu’na vermişler.. Hayırlısı olsun diyelim..

Siyaset, bu ülkede hep küçümsenmiş, biraz da dalavere ile bir tutulmuştur. Ama, görüldüğü üzere, siyaset olmadan da olmuyor.. ’Ne seninle, ne de sensiz..’ kabilinden bir durum.. Çünkü, her şey tam bir belirsizlik sarmalına dolanıyor.. Hattâ insanlar, kitleler, ülkenin geleceğinin bile tehlikeye girebileceği gibi korkulara kapılmaya başlıyorlar.. Ekonomik istikrarın bozulma işaretleri vermeye başlaması bile, toplumda çok dillendirilmese de, orta sınıf geniş halk kitleleri arasında derin kaygulara yol açmış bulunuyor.. Çünkü, onlar henüz 15 sene öncelerde yaşanan büyük sosyo-ekonomik buhranın ağır darbesini unutmadılar..

Yeni nesiller unutabilirler..

Çünkü, 13 sene öncelerde 10 yaş ve altında olanlar bugün ülkenin günlük siyaseti üzerinde konuşmaya başlarken, kendilerini artık bu konularda yetkili olarak bile görebiliyorlar.. Çünkü yaklaşık 20 yaş ve üzerindeler.. Ama, aile büyüklerinin 15 sene öncelerde o büyük sosyo-ekonomik kriz adında yaşadıkları ağır sıkıntıları, yoklukları, bugün masal gibi dinliyorlar.

Keza, 15 yıl öncesine kadar, kemalist-laik- türkçü kadrolar tarafından bu ülkede geniş halk kitlelerine karşı, onyıllar boyu uygulanan zorlamaların ve zorbalıklar da bir masal gibi görülüyor yeni nesiller tarafından.. Geniş kitlelerin çocukları, şimdilerde sanıyorlar ki, o zorbalıklar bir imza atılmakla hâlledilivermiş ve gelecekte artık öyle baskıların tekrarlanması imkânsız!!..

Nereden bilsinler, geçmişte ne azgınlıklar sergilendiğini.. 1999 Nisanı’nda yapılan seçimlerde seçilip Meclis’e gelen bir başörtülü Merve Kavakçı Hanım karşısında bile, ’Burası devlet’e meydan okuma yeri değildir..’ diye tepinen ünlü bir siyasetçiyi anlattığınızda, bazı gençler, bu zorbalıkların gerçekten de yaşanmış olabileceğine inanmak istemiyorlar ve masal imiş gibi dinliyorlar.. 

*

Hattâ, onlar 27 Nisan 2007 gecesi bir Genelkurmay Muhtırası’nın ne mânâya geldiğini bile bilemiyorlar bugün.. Muhtıra’ların, elinde silah bulunan güçlerce Hükûmet’lere, ’Ben artık sana itaat etmiyorum.. Seni kabul etmiyorum. Ve silahımı da sana doğrulttum.. Çekip gitmezseniz, biz götürmesini biliriz sizi..’  mânâsına geldiğini bile bilmiyorlar..

Nereden bilsinler! Öyle zorbalıklar akıl alacak gibi değildi.. Ama, bu ülkede, o gibi darbelerle ve muhtıralarla halkımıza ne büyük zulümler yapıldı.. Onların etkileri hâlâ da bütünüyle kırılabilmiş, yok edilebilmiş değil..

Hatırlayalım.. 1992 başında, Cezayir’de İslâmî bir dünya kurmak isteğiyle öne çıkanlar, Cezayir halkının büyük teveccühüne mazhar olunca, hemen o emperyalist odaklardan düğmeye basılmış ve laik generaller, ’demokrasi tehlikeye düşüyor..’ diyerek seçim sonuçlarını kanundışı saymışlar, darbe yapıp, müslüman öngelenlerden onbinlercesini tutuklamışlardı ve o darbenin ağır şartları içinde, Cezayir halkından yüz binler eriyip gitmişti.. 

*

O günlerde Türkiye’de en radikal solcular, atatürkçüler ve laikler bile, ’Artık, halkın iradesi ortaya çıktıktan ve halkın iradesiyle bir parti iktidara geldikten sonra ona karşı darbe yapılmasını asla kabul edemeyiz..’  demeye ve kendilerine hep şüpheyle bakmış olan bazılarına umut vermeye başlamışlardı.

Ama, ’Artık darbe kabul etmeyiz!.’ diyen aynı çevrelerin,  Cezayir’deki gelişmelerden sadece 4-5 sene kadar sonralarda, Türkiye’de tezgâhlanan 28 Şubat 1997 Zorbalığı’na nasıl alkış tuttukları bir ibret levhası hâlinde görülmüştü.. Hattâ, M.S. isimli ve özgürlükçü geçinen bir prof. siyasetçi, daha sonra, Cezayir’e gitmiş ve yapılan darbeyi haklı bularak, ’Ama, o İslâmcılardan laiklerin nasıl korktuğunu da gözönüne alıyor musunuz?’ diyerek, nasıl bir özgürlükçü olduğunu gözler önüne sermişti..

Ve, 28 Şubat’ döneminde laik generallerin kılıçları, süngüleri ile, laik-kemalist ve hattâ kendilerini özgürlükçü olarak niteleyenlerin kalemleri, mikrofonları bir araya gelince, ülke tanınmaz hâle gelmişti..

Bugün de bu gibi oyunların tekrarlanabileceğinden asla gâfil olunmamalı, daimî teyakkuz hâlinde bulunulmalıdır.. Üstelik dünün kemalist-laik-türkçü kesimlerine şimdi bir de laik-kürdçü kesimlerin fren tutmaz tavırları eklenmiştir..

Nasıl teyakkuz hâlinde bulunulacak, o da ayrı bir mes’ele..

Adamlar geliyorlar silahlarıyla, her türlü şirretlikleriyle.. Beri taraftakilerin elinde silahları yok.. N’apacaklar?..

Bunun için, 27 Nisan 2007 gece yarısı okunan Muhtıra’dan sonra, gelişen hadiseler iyi değerlendirilmelidir..

Çünkü, daha önceki askerî darbeler ve o darbelerin gelişini haber veren Muhtıra’lar karşısında siyasetçiler direnecek bir irade gösterememişlerdi.. Belki, bir direniş göstermezlerse, kendilerine mulayim davranılabileceğinin hesabına yatmışlardı..

Ama, neler olduğu, 27 Mayıs 1960 Darbesi’nde de görüldü; 12 Mart 1971 Darbesi’nde de; 12 Eylûl 1980 Darbesi’nde de, 28 Şubat 1997 Darbesi’nde de..

Ve, 28 Şubat 1997 Darbesi öncesi günlerde, Erbakan’a, bugün ülke yönetiminin en zirvesinde olan kişi tarafından, darbe tehdidlerine karşı direnilmesi çağrısı yapıldığında, ’merhûm’un, ’Bugün bizi alıp götürseler ve Kızılay’da dârağacına çekecek olsalar, arkamızdan üç kişinin geleceğini mi sanıyorsunuz?’ diye karşılık verdiği, tevatüren anlatılmıştır..

Hoca yanlış da söylemiyordu..

Çünkü, o da kendi gençliğinde, Adnan Menderes ve arkadaşlarının nasıl idâma götürüldüklerini ve Menderes için ölürüm dercesine çılgınca tarafdarlık yapan geniş halk kitlelerinden tek bir itirazın yükselmediğini görmüştü..

Ama, 27 Nisan 2007 Muhtırası yayınlandığında, bazıları ’Haydi bakalım, 28 Şubat 1997 günlerinde gençliğin verdiği ataklıkla tavsiyelerde bulunuyordun, şimdi ne yapacaksın?’ demişlerdi ve amma, nelerin nasıl yapılabildiği görülmüştü.. Ve o muhtıra yayınlanır yayınlanmaz, medya güllerinin, ekranlarda nasıl, hemen fırıldakçılar misali, ’Ama, şu hata da yapılmıştı, yapılmamalıydı..’ diye başlayan ve sabaha kadar giderek azgınlaşan beyanları hâlâ kayıtlardadır.. Ama,  o muhtırayı dünyaya kamuoyuna gayrimeşru ilan eden bir yürekli irade sergilenince, kimlerin nasıl utanç verici bir duruma düştükleri de görülmüştü..

27 Nisan 2007 Muhtırası’nı açıklayanların, ona karşı şahsiyetli bir direniş sergileyenler karşısında, hangi derekelere düştükleri de bir ayrı ibret levhasıdır..

Siyasetçi, emanetçidir.. Velev ki, arkasından kimse gelmese bile, emaneti korumak uğruna ve doğru bildiği yolda yalnız başına da kalsa gitmesini bilmelidir.. Gidemeyecekse de, siyasetin yaldızlı görüntülerine aldanmamalıdır..

Merhûm Adnan Menderes, Yassıada’daki uyduruk ve zorbaca yargılamalar sırasında, ’iktidar yolunda ilerledikçe gördüm ki, siyaset meğer, ateşten bir gömlekmiş..’ demekten kendini alamamıştı..

Siyasetin çirkin örneklerine bakarak çirkinlikleri esas alanlar, şahsiyetli siyasete soyunmamalıdırlar.

*

Yaşı 90’ı geçmiş olsa da, hâlen hayatta olduğunu öğrendiğim için ismini vermeyeceğim bir eski m.vekili bir gün özel bir sohbette, m.vekilliği  üzerine konuşurken, meb’usluğun, m.vekilliğinin çok zor bir iş olduğunu söylemişti de, bu zâtın bizler için ne zahmetler çektiğine bakarak kendisine teşekkür edip, konuyu biraz açmasını istediğimizde şöyle demişti:

’Ben türkçeyi askerde öğrendim.. Ana dilim arabçadır, biraz da kürdçe bilirim.. Ben m.vekili  oldum, ama, ne anlarım, kaanundan-maanundan.. Ben Meclis’de Hoca’ma bakardım, o elini kaldırırsa ben de kaldırırdım, o kaldırmazsa ben de.. Bunu herkes yapabilir mi? Siz yapamazsınız.. Önünüze gelen bir kanun tasarısını hemen sorgularsınız, nedir, niçindir, faydası-zararı, gibi durumları sorgulamaya kalkışırsınız.. Ama, herkes öyle yaparsa, Meclis çalışır mı? Siz m.vekilliği yapamazsınız..’.

Doğru söylemişti o zât.. Herkes böyle m.vekilliği yapamaz.. Öyle yapabilmek de bir ayrı çetin iştir.. ’Millete hizmet aşkı’ adına, siyasette de birçok maskaralarıklar sergilenmiştir..

*

Hatırlayalım ki, şimdilerde nerelerde olduğu bilinen bir müennes gazeteci, 1994’lerde ’100 tane oyum olsa bir tanesini bile Refah’a vermem..’ diye defalarca yazılar yazmışken, daha sonra, o hareketin bir partisinden m.vekili olarak seçilmesine yol açılmıştı..

Bu gibi daha nice utanç sahneleri de vardır..

Ama, böyle çirkin örnekler var diye, siyaset, özü itibariyle, küçümsenecek, aşağılanacak değil, temizlenecek bir alandır..

*

Diriliş Postası

YAZIYA YORUM KAT