Siyasal Sistem Değişimi Sosyal Değişimin Sonucudur

19.03.2009 23:17

Mehmet Pamak

Bir önceki yazımızda: “Tevhidi istikameti bulamayan kitlelerin, özgürlük ve adalet arayışı ile şer yerine ‘ehven-i şerr’e yönelmeleri mazur, hatta şerr’in en şedidinden kaçış anlamında görece bir olumluluk iken, muvahhid mü’minlerin ‘ehven-i şerr’e yönelmeleri, ‘iyi’ ve ‘maruf’ olanı teşkil eden tevhid yolunu alternatif olmaktan çıkarmaları, davetin muhatabı olan kitlelerin sığlığına sürüklenerek sıradanlaşmaları ve inkılabi (devrimci) ruhu kaybetmeleri sonucunu doğurmaktadır. “tevhidi bilince, vahyin inşa ettiği bir iman ve hayat tasavvuruna sahip mü’minlerin, bu tür sistem içi değişimlere meyletmeleri, destek vermeleri, aydınlıktan karanlığa savrulmaktır, gerçek anlamda “irtica”dır, geriye gidiştir.” “… laik sistemin liberal demokrat partilerine oy vermek bile bir Müslüman’a yakışmadığı halde, oy vermekle de kalınmamakta, bir süre sonra oy verenler oy verdikleri partiyi savunmaya geçmekte, onunla bütünleşmekte, hele bir de beklendiği gibi bir takım faydalar elde etmeye başladıklarında, tamamen savrulup gitmektedirler” dediğimiz halde, hâlâ bazı kardeşlerimiz partiye “oy vermenin caiz olduğu”ndan bahsettiğimizi, bazıları da birilerini “tekfir ettiğimizi” iddia edebilmişlerdir. Aslında vasatta durmaya çalışan yazımızla bağdaşmayan birbiriyle zıt çıkarımlar yaparak, bu minvalde yorumlar yazabilmişlerdir. Oy verme yanlıları için yeni bir tartışma konusu da, “sistemin laik partilerinden hangisine oy verilmeli” konusu olması gerekmiyor mu? Evet, herkes kendi ürettiği maslahata göre (AKP, DTP ve SP gibi) farklı partilere oy vermeye yönelebileceğine göre, Müslüman olduğunu söyleyenler, bir de sistemin laik partilerine göre mi ayrışıp, tartışacaklar? Şüphesiz yapılan doğru değil, ama eğer istiyorlarsa biraz da bu konuda oyalansınlar? Allah aşkına değerli kardeşlerim, bütün bu sistem içine “dalanlarla dalmalar”, konjonktürel oyalanmalar, toplumu ve sistemi değiştirmeye yoğunlaşması gereken Müslüman şahsiyetin tevhidi inancına yakışıyor mu? Ben yakışmadığı kanaatinde olduğum için, kendi gündemimize yoğunlaşmaya çalışıyor ve kardeşlerimi de buna davet ediyorum. Bu sorumluluğumu yerine getirmeye çalışıyorum diye lütfen kimse kızmasın ve alınmasın. Çünkü somut olarak hiçbir Müslüman’ı hedef almıyor, sadece tartışılan düşünce ve eğilimleri gözlemleyerek, inandığım doğruları Allah rızası için paylaşmaya çalışıyorum.

Bazı kardeşlerimiz de, tevhidi netliği ibraz edenlere ya da “tağutu red” etmekten ve “cihad”tan bahsedenlere, “şirk”, “küfür” kavramlarını kullananlara bile tahammül edemeyip, hemen “tekfirci” yaftasını yapıştırma kolaycılığını tercih etmektedirler. Onlara göre bir kimse “Müslüman’ım” diyorsa, artık ne yaparsa yapsın, ne yazarsa yazsın Müslüman kabul edilmeli ve kimse onu akıdevi sapmalarından dolayı eleştirmeye kalkışmamalıdır. Bu yaklaşım, giderek bir hastalık gibi yayılmakta ve artık oldukça azalmış bir aşırılık olan gerçek “tekfirci” yaklaşımın karşısında çok daha tehlikeli ve yaygın bir yozlaşmaya yol açmaktadır. Bu yaklaşıma göre bugün artık, “şirk, küfür, tağut” yoktur, herkes Müslüman ve sevilmesi gereken kardeşlerimizdir. Halbuki, tevhidi dönüşüm ancak, tevhidi, Kur’ani kavramları belirleyici kılıp gündem yaparak, Kur’ani kavramları tarihte bırakmayıp günümüzde ete kemiğe büründürerek, günümüzdeki karşılıklarını açıkça tespit edip ifşa ederek sağlanabilir. Kur’ani kavramların, içinde yaşadığımız toplum ve sistemdeki karşılıkları somut olarak gösterilmeden, “tevhid, şirk, küfür, münker, tağut, cihad” kavramlarının karşılıkları bugünkü hayat içinde netleştirilmeden ve bu kavramlardan bir öcü gibi kaçılıp somutlaştırılmasından uzak durularak tevhid anlatılamaz. Bu tür sapmalardan korunmak, uzaklaşmak, beri olmak, onlara karşı çıkıp itiraz etmek ve yerine tevhidi olanı ikame etmek gibi İslami mücadelenin temel pratikleri de gerçekleştirilemez. Böyle bir yaklaşımla, içinde yaşadığımız topluma tevhid dininin daveti ve şahidliği hakkıyla yapılamaz.

Değerli kardeşlerim! Geliniz, bu tür konjonktürel ve sığ tartışmalarla oyalanmak yerine, kendi gündemimize yoğunlaşalım ve tevhidi yolumuzu, yöntemimizi anlama çabası gösterelim, bu alanda bir tefekkür gayreti içine girelim. Başta Hüseyin Alan ve Rüştü Hacıoğlu kardeşlerimiz olmak üzere önceki yazımıza yazılan yorumların talep ve teşviki üzerine kaleme aldığım ve inşallah arkası da gelecek olan, bizim için hayati önemi haiz bu konularda yazılanları, yazının uzunluğundan yılgınlığa düşmeden, sabırla okuma ve anlama cehdi gösterelim. Ve inşallah sığ tartışmalardan uzaklaşıp, nitelikli, geliştirici katkı ve yorumlarınızla, bu önemli konuyu birlikte geliştirip olgunlaştırmaya çalışalım. Rabbimiz, yar ve yardımcımız olsun. Dinini anlama ve yaşama konusundaki çabalarımızda samimi olmayı, samimi kalmayı ve isabet kaydetmeyi hepimize nasip etsin.

İslami Mücadele, İktidar Eksenli Değil Kulluk Eksenlidir

Öncelikle ifade etmeliyiz ki, tevhidi mücadele iktidar eksenli değil, kulluk eksenli bir mücadeledir. Amaç, tevhidi bilince ulaşmış ve vahyin şahidliğini yapan davetçilerle ve örgütlü bir biçimde, insanları, yalnız Allah’a kul olmaya çağırmak, kula kulluktan kurtulmalarına, zincirlerinden boşanmalarına ve çevrelerine örülmüş duvarları yıkarak içine gömüldükleri zindanların karanlıklarından Kur’an’ın aydınlığına çıkmalarına ve sonuçta iki dünyada da saadete ulaşmalarına vesile olmaktır. İmtihan dünyası olan Allah’ın arzında Allah’ın kullarına adaletle hükmedilecek, insanların kendilerini özgürce gerçekleştirebilecekleri adalet ve özgürlük zeminini inşa etmek ve böylece Allah’a kulluk ve hilafet sorumluluğunu yerine getirerek Allah’ın rızasını kazanmaktır. İktidar olmak ise, bu süreçte kulluk bütünü içinde yer alan ve ancak gerekli şartlar oluştuğunda tahakkuk edecek bir aşamadan ibarettir. O halde, bütüncül ibâdî sorumluluğun içindeki bir cüz’ü, ancak toplumsal tevhidi dönüşüm sonucunda gerçekleşebilecek (böyle bir dönüşüm olmadıkça da hiç ulaşılamayabilecek) bir aşamayı, İslami mücadelenin temel ekseni haline getirmek, kulluğu parçalamak ve dini siyasi iktidar mücadelesine indirgeyerek ideolojileştirmek, dünyevileştirmek, sekülerleştirmek sonucunu doğuracaktır. Halbuki tevhid dini, bireysel ve toplumsal bütün hayat alanlarını cahiliye kirinden arındırıp vahiyle ıslah ve inşa etmeyi, ‘rucz’dan arınmış İslami davetçilerin şahidlik ve davetiyle insanın kula kulluktan kurtulup yalnız Allah’a kul olmayı başararak Allah’ın rızasını kazanmasını ve böylece kurtuluşa ermesini hedeflemektedir. Bu mücadele sonunda, toplum tevhidi davete icabet ederek özündeki cahili değer ve ölçüleri tevhidi olanla değiştirdiğinde, Allah’ın vadi ve yasası gereğince, Allah o topluma, layık olduğu tevhidi adalet sistemini takdir ederek, İslami iktidarı da nasip edecektir. Siyasal sistemde değişim sağlayabilmek için öncelikle o istikamette bir sosyal değişimi gerçekleştirmek gerekmektedir. Allah’ın hangi tür bir siyasal sistem değişikliğini takdir etmesini istiyorsak, öncelikle o nitelikte bir toplumsal değişimi sağlamak üzere harekete geçmemiz gerekmektedir.

O halde, tevhidi davet ve şahidliği gerçekleştirerek, vahyi sosyalleştirme ve adalet mücadelesi vererek, hayatı ve toplumu dönüştürmeye ve zulmü geriletmeye çalışmak, cahiliye toplumuna alternatif Kur’an nesli ya da Kur’an cemaati/toplumu oluşturma stratejisini takip etmek, aslında sonuçta içinde İslami iktidara ulaşmayı ve sistemi İslami sisteme dönüştürmeyi de hedefleyen topyekun bir mücadeleyi ifade etmektedir. Daha ilk baştan itibaren, tevhidi davete icabet edenlerin örgütlenerek cahiliye toplumuna alternatif bir yapı olarak Kur’an neslini ya da Kur’an toplumunu oluşturmaları, öncelikle kendi çapında İslami bir otoriteyi üretmek ve bir gün tevhidi ümmetin oluşturulmasıyla ulaşılacak İslami iktidarın da ilk nüvesini oluşturmak anlamına gelmektedir. Ancak bu mücadele, kulluk ve ahiret eksenli hayat tasavvuru içinde Kur’an’la büyük ve kapsamlı bir cihadı ifade etmektedir. Yanlış olan, şartlar oluştuğunda İslami iktidara da yol açabilecek bu kapsamlı ve kuşatıcı mücadeleyi, aceleci tutumlarla ve dünyevi beklentilerle siyasi iktidar mücadelesine indirgemektir. İktidar eksenli mücadele faşist ve demokratik beşeri sistemlerin yöntemidir. Kimi Müslümanlar da bu tür sistemlerden etkilenerek, dünyevi beklentiler, hesaplar ve kimi endişelerle şiddeti esas alan darbeci ya da silahlı mücadeleyle bir an önce iktidarı ele geçirmeyi veya laik demokratik sistemlerle uzlaşıp bütünleşerek gayri İslami ilke ve ölçüleri benimseyerek seçimle bir an önce iktidar olmayı hedefleyen eğilimlere kapılabiliyorlar.

Sosyal Değişimin Yönü ve Niteliği Toplumların Kaderleri Üzerinde Belirleyicidir

Bir toplum özündekini vahiyle, vahyin ölçüleriyle değiştirip, doğru istikamette bir arınmayı ve yeniden inşayı gerçekleştirip, daha özgür ve daha adil bir sistemle yönetilmeye müstahak olana kadar bu çürüme, yozlaşma, kokuşmuşluk ve şirk düzeni sona ermeyecektir. Çünkü toplum müstahak olmasa böyle bir sistem geçerli olmaz. Bu sebeple, önce toplum olarak kendimizi değiştirmemiz gerekiyor. Özümüzdekini fıtri ve vahyi değerler istikametinde değiştirip, daha adil, daha özgürlükçü, insan haklarına daha saygılı, daha insani ve hukukun üstünlüğünün gözetildiği adil bir sisteme müstahak olmadığımız sürece, bu sistem devam edecektir. O halde biz, kendi gündemimizle uğraşmalıyız. Artık, sistemin içerisindeki birtakım araçlarla oyalanmayı bırakmalıyız. Hükümete kim gelirse gelsin iktidar oligarşidir. Hangi parti gelirse gelsin, askeri bürokratların dediği kuraldır, kanundur, anayasadır. Hangi parti hükümeti kurarsa kursun, toplum, tevhidi değişim geçirerek İslami sistemle, adaletle yönetilmeyi hak etmedikçe, görece bir özgürleşme sağlansa bile şirk sistemiyle ve zulümle yönetilmeye devam edecektir. O halde biz Müslümanlar, sistem içi batıl yolarda vakit kaybetmekten, görece özgürleşme adına ilkelerimize, taktik çıkar hesaplarıyla stratejik tevhidi mücadelemize aykırı istikamette oyalanmaktan kurtulup sistemi değiştirecek kendi yolumuza, sırat-ı müstakime, özgün gündemimize kilitlenmeliyiz. Allah’ın yolunda, dosdoğru bir duruş ve yürüyüşle, İslami kimlik ve ilkelerin belirleyiciliğinde, onurlu bir şahsiyeti ve İslami kimliği dosdoğru temsil eden doğru bir şahitliği gerçekleştirmeliyiz. Dönüştürmeyi hedeflediğimiz toplumun cahili eylemlerine katılma ve laik partilere oy verme oyalamasından sakınmalı, her şartta insanlığı karanlıklardan ve zulümden kurtarıp aydınlığa ve adalete kavuşturacak sahici alternatif olma vasfımızı korumalı, kirlenmeden, fulûlaşmadan, bulandırmadan tevhidi netliğimizi ölüme kadar ısrarla sürdürmeliyiz.

Her şeye rağmen, bu tür sapma ve savrulmalara prim vermeyen ilkeli bir mücadele ve kirlenmemiş onurlu bir örneklikle, sahih bir din anlayışını ve doğru bir mücadele yöntemini, tevhidi geleneğin bugüne ait bir halkası halinde oluşturup gelecek nesillere emanet olarak bırakmaya dair çok samimi, çok ciddi, aynı zamanda ısrarlı ve istikrarlı bir çaba göstermeliyiz. Bu uzun soluklu ve başka nesillere de geçerek devam edecek tevhidi yolculukta, Kur’an neslinin öncülüğünde, vahyin ölçüleri ile ümmeti yeniden inşa etmek bizim en temel programımızdır. Bu program, asla şaşmadan ve şaşırılmadan devam ettirilmesi gereken, kulluk ve ahiret bilincinin yönlendiriciliğinde ihlâsla sürdürülmesi gereken bir programdır. Bizim projemiz, Allah’ın toplumsal yasası gereğince, içinde yaşadığımız topluma karşı sorumluluklarımızı yerine getirmeye, Resulün şahitliğinde ve ilk Kur’an nesli örnekliğinde bugünün Kur’an neslini yetiştirmeye ve bu neslin öncülüğünde toplumun özündekini tevhidi istikamette değiştirmesine vesile olmaya yönelik bir projedir. Bu projenin en temel gereği, Rad süresi 11. Ayette beyan edilen Allah’ın sosyal yasasının işleyişinde üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmektir. Kur’an’ın mesajını, kendimizden başlayarak, önce kendi ahlakımızda örnekleyip şahitliğini üstlenerek diğer insanlara da taşıyıp, tebliğ, davet ve eğitim faaliyetlerimizle ve “emr-i bi’l maruf, nehy-i an’il münker” yükümlülüğünün gereğini yaparak, halkımızın da özündekini tevhidi istikamette değiştirmesine vesile olmak üzere yaygınlaştırmaktır. Rabbimiz, toplumları, halkları kendi kaderleri üzerinde söz sahibi kılarak şereflendirmiştir. Hiçbir sistem insanlara böyle etkin bir rol vermemektedir. Bütün beşeri sistemler bir avuç egemenin zorbalığı altında toplumları edilgenleştirmekte, baskıyla yönlendirmekte ve toplumlar sürü haline getirilmektedir. Toplumlar kaderleri üzerinde söz sahibi olmaktan çıkarılmaktadırlar. Yaratıcımız ise bütün insanların, bütün halkların, bütün toplumların kendi kaderleri üzerinde, özgür iradeleriyle söz sahibi olmalarını sağlayacak bir yasa koymuş ve bu yasaya göre toplumlar tercihleriyle hangi duruma layık olurlarsa o durumu onlar için takdir edeceğini vazetmiştir.

Allah’ın bu alanla ilgili değişmez sosyal yasası Kur’an’da açıkça ifade edilmiştir: “... Bir toplum özündekini değiştirip (bozmadıkça) Allah da o toplumun (siyasi) durumunu değiştirmez (bozmaz)...”1 Bu yasa iyileşme yönünde de aynı şekilde işler ve bir toplum özündeki bozulmayı ıslah edip iyiye, güzele müstehak hale gelmedikçe de, Allah o topluma iyi olan sistemi takdir etmez. “… Bir kavim (toplum), kendinde (nefsinde) olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir...”2 Şüphesiz Allah hiçbir topluma zulmedici değildir. Bir toplum nasılsa öyle yönetilecektir. Bir toplum neye müstahak olursa, Allah da o toplum için, layık olduğu o şeyi takdir edeceğini vaad etmektedir. Verdiği bir nimeti de o toplum özündekini değiştirmedikçe değiştirici değildir. Allah’ın bu yasası, aslında insanlara şeref bahşeden, toplumları kendi kaderleri üzerinde söz sahibi kılarak onurlandıran bir yasadır. Bir toplum, nasıl bir sistemle, nasıl bir yönetim tarzı ile yönetilmek, nasıl bir siyasi ve sosyal düzenle idare edilmek istiyorsa, özündekini o istikamette değiştirmek üzere harekete geçmesi, bireysel ve toplumsal iradeyi seferber ederek buna uygun bir değişimi, dönüşümü gerçekleştirmesi gerekmektedir.

Rabbimiz toplumsal değişim yasasıyla sanki şunu demektedir: “Nasıl yönetilmek istiyorsanız öyle olun, siz nasıl olursanız ben size o yönetimi/sistemi takdir edeceğim. Nasıl yönetilmek, nasıl bir sistemle yönetilmek istiyorsanız, özünüzde var olanı o sistemin değer ve ölçülerine doğru değiştirin/dönüştürün, ben de size o sistemi takdir ederim. Ama bu tercihinizin hesabını ahirette vereceksiniz.” Allah bu yasası gereğince, bir nevi şunu söylemektedir; “İslam’la, Allah’ın hükmüyle, adaletle yönetilmek istiyorsanız, o zaman da Kur’an ölçüleriyle, tevhidi istikamette özünüzdekini değiştirin ki, ben size İslamı takdir edeyim”. Yani İslam bir toplumu yönetecekse, toplum, Allah’ın hükümleriyle (adaletle) hükmedilen bir toplum haline gelecekse, bunun yolu sadece bu yasadan, yani özündekini tevhidi istikamette değiştirmesinden geçmektedir. Başka bir yol ve yöntem yoktur. Bütün peygamberlerin uygulaması da işte bu yasa ve yöntem dâhilinde cereyan etmiştir. 

Bir ülke dışarıdan bir saldırıya uğramışsa, işgale muhatap olmuşsa, Afganistan, Irak, Çeçenistan ve Filistin’de olduğu gibi, tabii ki o zaman, o bölgenin onurlu insanlarına ve Müslümanlarına, tevhidi davet ve eğitim çabaları yanında, bu zalim emperyalist güçlere karşı silahlı mücadele de kaçınılmaz bir sorumluluk haline gelir. Ancak bir toplum kendi özündekini yüzyıllar süren süreçte değiştirip bozduğu için gayri İslami bir sisteme ulaşmışsa, o toplum, zor ve şiddet kullanılarak değil, merhametle, güzel ve hikmetli bir üslupla yapılacak kurtarıcı ve tavizsiz bir davetin, tebliğin, adil şahidliğin ve eğitimin öne çıkarılmasıyla ıslah edilebilir. Bozulmuş, şirke bulaşmış olan toplum, net ve açık bir tebliğin yaygınlaştırılması suretiyle, bu sefer de özündekini vahyin ölçüleriyle değiştirmesine vesile olunarak İslami bir toplum haline dönüştürülebilir. Hiçbir Peygamber, içinde yaşadığı toplumu zor kullanarak, silaha ve şiddete başvurarak ya da dağa çıkıp toplumuna saldırarak değiştirmeye kalkışmamıştır. Bu tür darbeci, silahla, baskıyla egemen olma yöntemi, komünist, faşist ve Kemalist, dünyacı ve iktidar eksenli beşeri sistemlerin tercihidir. İslami sistem ise, kulluk ve ahret eksenli olduğu için, dünyayı da insanların kendilerini özgürce gerçekleştirecekleri bir imtihan alanı olarak gördüğünden, insanları tevhidi davetin karşısında özgürce tercih yapabilecekleri bir adalet ve özgürlük vasatını kavuşturmayı ve gönüllü değişimi esas alır. Bu sebeple Peygamberler ve tevhid yolunun davetçileri, egemen şirk yönetimlerinden, “Allah’ın yardımı ne zaman” diyecek hale gelene kadar darlandıkları büyük eziyetler, zulümler, işkenceler, ekonomik ve sosyal boykotlar gördükleri halde, toplumun içinde kalmaya, muhatap oldukları zulmü de ifşa ederek, bu mazlumiyet zemininde topluma vahyin şahitliğini yapmaya, kurtarıcı ve karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı mesajı topluma taşımaya ısrarla devam etmişlerdir.

Allah’ın sosyal yasasının işleyişi sonucunda, bir toplumun şirke dayalı zulüm sistemini ya da İslami adalet sistemini hak etmesi halinde Allah’ın takdiriyle gelecek bu sistemlerin değişimi de, yine aynı yasa gereğince, belki de yüzyıllara sâri bir tersine toplumsal değişim yaşanması sonucunda yine ancak Allah’ın takdiriyle gerçekleşecektir. Yani öyle 4 yılda bir yapılan seçimlerle sistemler değişmez, ancak aynı sistem içinde görev yapacak yöneticiler değişir. Ancak zalimlerin güce dayalı şiddet yöntemiyle ele geçirdikleri toplumlar üzerindeki zorba hâkimiyetlerinin, söz konusu yasanın işleyişiyle değil de arızi bir zorbalıkla sağlandığı için, uzun ömürlü olması da mümkün değildir. Ancak bunun için de, mazlumların zalimlere karşı pasif durmayıp kıyam etmeleri, gasp edilen ülke ve haklarını almak için harekete geçmeleri ve bu konuda sorumluluklarını yerine getirmeleri gerekecektir.

Toplumsal Değişim İki Yönlü ve İki Boyutludur

Allah’ın bu toplumsal yasasının insanlık tarihi boyunca değişmeden işlediği ve toplumsal, sosyal ve siyasal değişimin iki yönde geliştiği görülür. Birincisi, mevcut sistemin temel ilke ve kurallarını koruyarak, görece bir özgürleşmeyi, mevcut zulmün, baskı ve yasakların nispi olarak da olsa geriletilmesi suretiyle halka biraz daha nefes aldıracak görece bir iyileştirmeyi hedefleyen sistem içi bir değişimdir. Bu tür değişim de yine, Allah’ın sosyal yasası gereğince işlemekle beraber, sonuçta Kur’an’ın zulümat (karanlıklar) olarak nitelendirdiği Batıl sistem içinde, karanlıkların en koyu tonlarından daha gri tonlarına geçişi ifade eden, zulümat içi bir değişimdir. Zulümatın bütünü küfre ve şirke ait alanı oluşturmaktadır ve Müslümanların tercih alanının dışında kalmaktadır. Zulümat içindeki grileşme, şirkten bir şube olmakla birlikte, insanların fıtratları üzerindeki baskıların azaldığı, zorba ipoteklerin kaldırıldığı ve tevhidi davetin karşısında, iman ya da inkâra dair tercihlerini özgürce yapabilmelerine ve inandıkları istikamette yaşayabilmelerine görece daha müsait bir vasatın oluştuğu, mustaz’afların iktidar ve ranttan görece de olsa pay alabilmelerinin önünün biraz da olsa açıldığı yönetimleri ifade etmektedir. Şirk sistemi içindeki gri tonlar, bir yandan görece özgürleşme olumluluğunu içerirken, diğer yandan da tevhidi bilinçlenmeyi engelleme, Müslümanları dönüştürüp sisteme eklemleme riskini de barındırmaktadır.

İkincisi ise, zulumatın tüm kulvarlarını reddedip, tam anlamıyla cahiliyeden arınıp, Nura/aydınlığa sıçramayı hedefleyen köklü İslami değişimdir.3 Bu tür sistem değişimi zulumattan Nura’a doğru müspet bir istikamette İslami bir inşa ve ıslah projesi olarak gelişebildiği gibi, Nur’dan (İslam’dan) zulümata (batıla) doğru menfi istikamette bir bozulma, çürüme ve yozlaşma şeklinde de gelişebilir. Allah’ın söz konusu yasası gereğince, bir toplum özündekini hangi istikamette değiştirirse, hangi sistemle yönetilmeye müstahak olursa, Allah o topluma hak ettiği sistemi ve yönetimi takdir etmektedir. Müslüman şahsiyetlere yakışan imani tavır, bütün potansiyelini, enerjisini, zulümattan Nur’a doğru yaşanması gereken tevhidi dönüşüme yoğunlaştırıp, gri zulümat kulvarlarında zaman kaybetmemektir.

Resulullah (s) eline bir çubuk alıp, kuma dosdoğru istikameti gösteren bir çizgi çekiyor, aynı merkezden çıkan ve bu doğru çizginin iki tarafına yanlara doğru saparak giden birçok çizgiler çekiyor ve bir ayet okuyor. Önce ortaya çizdiği doğru çizgiyi kastederek, ayetin birinci kısmını okuyor: “İşte bu, benim dosdoğru yolumdur (sırat-ı müstakım’imdir). Şu halde ona uyun.” Sonra da yanlara çizdiği çarpık çizgileri kastederek, ikinci kısmını okuyor: “Sizi O'nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın. Bununla size tavsiye etti, umulur ki korkup-sakınırsınız.4 Dosdoğru yol, Kur’an’da tekil olarak ifade edilen aydınlığa çıkarıcı, kurtarıcı tek yol olan “Nur”u, yanlara çizilen diğer yollar ise, Kur’an’da çoğul olarak ifade edilen “zulumat”ı oluşturmaktadır. Zulumat ise, kendi içinde hepsi de hüsrana götüren pek çok farklı yoları barındırmaktadır. Bunlar, bir yelpaze gibi, karanlığın en koyu tonlarından en açık gri tonlarına kadar açılım gösteren, insanları kurtuluşa ve aydınlığa çıkaran tek yol olan Allah’ın yolundan uzaklaştırıp saptıran bütün bâtıl yollardır. (Komünizm, kapitalizm, Kemalizm, Ulusalcılık, sağcılık, solculuk, laiklik, demokrasi, teokrasi/Ruhban hâkimiyeti, Hristiyanlık, Yahudilik, Budizm vb ilahi vahye aykırı bütün din, ideoloji ve modelleri içine alır). Rabbimiz bir başka ayetinde ise, “Kim de kendisine 'dosdoğru yol' apaçık belli olduktan sonra, peygambere muhalefet ederse ve mü'minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde (o yolda) bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o!..”5 buyurmuştur. Allah’ın vahiyle belirlediği yoldan uzaklaşıp başka yollara uyanlara ya da sistemden koparacakları kimi kısmi özgürlükler için tavize, uzlaşmaya savrulanlara Rabbimiz “zalimlere meyletmeyin size ateş dokunur”6 uyarısını getirmektedir.

Ancak şurası unutulmamalıdır ki, Kemalist sistemin teşkil ettiği koyu tonlu baskıcı zulümat (karanlıklar) kulvarından, daha açık ya da gri tonlu, daha özgürlükçü bir zulumat kulvarına geçiş anlamındaki sistem içi, zulümat içi görece bir değişimin de; zulümattan nur’a, yani karanlıkların bütün tonlarından kurtulup, İslam’ın aydınlığına doğru sıçrama anlamındaki köklü bir değişimin de yolu aynı yasanın gereğini yerine getirmekten geçmektedir. Avrupalı, Ortaçağın koyu karanlığından, zulümatın gri tonlu görece “aydınlanma”/özgürleşme dönemine geçiş için yüzyıllarca mücadele etmiş, büyük bedeller ödeyerek toplumsal nefsindekini daha özgürlükçü bir sisteme müstahak olacak şekilde değiştirmişti. Aynı şekilde, komünist rejimlerle yönetilen ülkeler de, yaklaşık 70 yıl boyunca, entelektüelleri, yazarları, aydınları, akademisyenleri, siyasetçileri ve halklarıyla büyük bedeller ödeyerek daha özgürlükçü bir kulvara müstahak olacakları kısmi bir değişim geçirmişler ve ancak bu değişimlerden sonra Allah da onlar için bu yeni durumlarına uygun, görece olarak daha özgürlükçü yeni bir “zulümat” sistemini takdir etmiştir. İşte bu yasanın işlemesiyle ve toplumun özündekini değiştirmesiyle, Stalinist Komünist sistemin temsil ettiği baskıcı “zulümat” sitemi yerine Gorbaçov’un öncülüğünde görece özgür bir sisteme, zulümatın gri tonlarına geçiş sağlanmıştır.

Bizim ülkemizde de, sistem içi daha özgürlükçü bir kulvara geçişin yaşanması için, öncelikle sistem içi değişim yolunu tercih edenlerin öncülüğünde toplumun, özündekini tıpkı komünist sistemlerdeki değişim anlamında değiştirmesi, eğitim, hak, özgürlük ve adalet eksenli ısrarlı çabaların, bedel ödemekten çekinmeyen fıtri, insani itirazların ve özgürlükçü taleplerin gündemde tutulması gerekmektedir. İşte ancak bu çabalar sonucunda, daha özgürlükçü bir zulümat kulvarına müstahak olunması halinde, söz konusu sistem içi görece özgürleşme gerçekleşebilecektir. Böyle bir toplumsal değişim yaşandığında ise, Kemalist sistem tıpkı komünizm ya da ortaçağ Avrupa’sının koyu karanlığının sona ermesi gibi sona erecek, yine laik sistem devam etmekle beraber, bu sistem içi değişimle, Avrupa standartlarında görece özgürlükçü bir sistem, yıkılmaya yüz tutmuş Kemalizm’in yerine geçebilecektir. Yani “zulümat” içindeki koyu karanlıktan, daha gri tonlara doğru bir geçiş sağlanabilecektir. Eğer toplum, vahyin şahidliğini üstlenen Mü’minlerin yapacakları tevhidi davet ve eğitimle özündekini tevhidi istikamette, zulumattan nur’a doğru değiştirirse7, ki mü’minlerin takip etmeleri gereken yöntemi ortaya koyan ve Allah’ın razı olduğu sahici ve köklü değişim budur, işte ancak bu köklü değişim sonucunda Kemalizm’in koyu karanlığının yerine, Kur’an’ın Nur diye adlandırdığı İslam’ın aydınlık adalet sistemi gelecek ve hiçbir güç de bunu engelleyemeyecektir. Çünkü, daha önce komünizmi de attığı tarihin çöplüğüne, aynı seküler paradigmanın ürünü olan Kemalist sistemi de atacak olan bu değişim Allah’ın takdiri olarak gerçekleşecektir.

O halde, “zulümat” içindeki bir değişimi, yani görece bir özgürleşmeyi temin etmek için bile bu yasanın gereğinin yerine getirilmesi gerekmektedir. Oligarşik diktatörlüğü, bir adım olsun geriye çekilmeye zorlamak ve şirke dayalı zalim sistemi özgürlük alanlarımızı genişletmeye, insanlık onuruna ve hukuka saygılı olmaya ikna ve razı edebilmek için, ciddi, yaygın ve özverili mücadeleler yapılmalı, bedel ödemekten, risk almaktan kaçınılmamalıdır. Çünkü egemen zalimler, hak ve özgürlükleri bedelsiz bir şekilde ve gönüllü vermeye hiçbir zaman yanaşmamışlardır. Özgürlükleri, hakları ve sistemde iyiye doğru değişimi hak etmek, daha doğrusu fethetmek gerekmektedir. Bu sebeple, Kemalizm’den daha özgürlükçü bir beşeri sisteme geçişi savunan siyasi kadrolar, daha yürekli, daha ilkeli ve daha tutarlı bir direniş sergilemeden, taviz veremeyeceği ahlaki ilkeler edinmeden, sonuçta Kemalistlerin her istediğinin olmasına yol açan ve ancak zalim oligarşinin cüretini arttıran tavizci pragmatizmden kurtulmadan, bunu sağlayabilmelerinin mümkün olmadığını anlamalıdırlar.

Ayrıca değişim yanlısı siyasi kadroların, kendilerine destek veren halk kesimlerinin, hem bu değişim konusunda samimi ve istekli olmalarını temin edecek, hem de arkalarında fedakârca durup, gerektiğinde meydanları doldurup haklarını elde etmeden çekilmeyecek bir direnme ruhuna sahip olmalarını sağlayacak bir bilince kavuşturulmaları için gerekli çabaları da ihmal etmemeleri gerekmektedir. Çünkü bütün partiler oligarşinin elinde rehinedir. Bu yüzden, hükümet olabilmek ve hükümette kalabilmek korku ve endişesi ile oligarşik güce esir olmakta, oligarşiden korktukları kadar, kendilerini seçen halktan korkmamaktadırlar. Bu sebeple de, halkın değil, oligarşinin isteklerini yerine getirmekte, güce râm olmaktadırlar. Sonuçta muhalefet ve direniş bilinci olmayan, sindirilmiş, korkutulmuş halk da partilerinin kapatılması endişesiyle oligarşiye teslim olmakta ve partilerinin arkasından onlar da esir konumuna sürüklenmektedir. Bu sebeple, sistem içi görece özgürleşmeye vesile olacak İslam dışı yöntemi benimseyenlerin de yapması gereken şey, kendilerine destek veren halkın, oligarşinin baskısına itiraz edebilecek, muhalif bir nitelik kazanmasını sağlayacak çalışmalar ortaya koymaktır. Sivil alandaki bilinçlendirme ve eğitim çalışmaları ile direniş ve muhalefet ruhunu diriltmektir/güçlendirmektir. Halkın, düşünen, sorgulayan, itiraz eden, hesap soran bir nitelik ve muhalefet bilinci kazanmasına vesile olmaktır. Ne zaman ki, bu anlamda nitelik kazanmış muhalif milyonlar meydanları doldurup, özgürlük ve adalet talep eder ve statükoya itirazını yükselterek direnirse, işte o zaman oligarşi sinecek, oligarşiden korkan hükümetler de daha fazla halktan korkacak ve ancak, işte o zaman sistem içi görece de olsa daha özgür ortamlara kavuşabilmenin önü açılabilecektir.

İradeler Üzerindeki Zorba İpotekleri Kaldırmaya Yönelik Özgürlük Mücadelesi de Sorumluluğumuzdur

Zorba oligarşiler, Allah’ın bu değişim yasasının normal işleyişini engellemek üzere birçok provokasyonlar, baskılar, darbeler yaparak, şiddeti kullanarak toplumun iradesinin özgürce tecellisini önlemeye çalışıyorlar. İşte biz toplumların, halkların özgür olmasını isterken, Allah’ın bu yasası gereğince kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmalarını istemiş oluyoruz. Toplum dilerse İslamı seçer, dilerse başka bir inanç ya da ideolojiyi seçer ve karşılığına da katlanır. Ama halklar, bir dayatma, kuşatma, baskı, darbe, silah ve şiddet olmaksızın özgürce tercihlerini yapabilmelidirler. Neye müstahak olurlarsa onunla yönetilecekler, kimsenin bir şey demeye hakkı olmaz, herkes ve her toplum kendi tercihlerinin hesabını Allah’a verecektir. Biz işte bu zorbalığın son bulmasını, iradeler, kalpler ve zihinler üzerindeki zorba işgal ve ipoteklerin kalkmasını ve halkların kendi kaderleri üzerinde özgürce belirleyici olmasını istiyoruz. Her düşünce, her din ve ideoloji, barış ortamında ve özgür şartlar içerisinde kendisini insanlara anlatabilmeli. Ve insanlar da tercihlerini istedikleri yönde özgürce kullanmalı, özünde hangi değişimi yaşarsa, özünü hangi istikamette dönüştürürse Allah’ın vadi gereği o sistem takdir edilecektir. İşte vahyin ölçüleriyle ve Peygamberi örneklikle ortaya konan bu toplumsal değişimi esas alan yöntemde, İslami mücadelede, tebliğ, davet, eğitim, şahitlik, adalet ve merhamet ile güzel ve hikmetli üslup öne çıkmaktadır.

Mücadele hattımıza, bu sebeple tevhid, adalet ve özgürlük mücadelesi adını veriyoruz. Rabbimiz, “(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur8 buyurmaktadır. Bu ayet, Kur’an bütünlüğü ve Resulullah’ın (s) örnekliği çerçevesinde değerlendirildiğinde, Allah’ın dininin tebliği ile muhatap arasında hiçbir engel kalmayıncaya kadar, insanların iradeleri üzerine ipotek koyan zorbalara, tağutlara, müstekbirlere karşı, mustaz’afları özgürleştirip, kendilerini özgürce gerçekleştirecekleri adalet ve özgürlük vasatına kavuşturana kadar mücadele emri verildiği anlaşılmaktadır. Bu sebeple biz Müslümanlar, bir yandan tevhidi davet, şahidlik, emri bil maruf ve eğitim çalışmaları yürütürken, bir yandan da kendimizi ve tebliğimizin muhataplarını özgürleştirmeye, zalimleri geriletmeye, insanlara nefes aldıracak iyileşmeleri temin etmeye yönelik mücadeleler vermek, ya da sistem içinde görece iyileşme peşinde olanları bu konudaki vaadleri istikametinde tutarlı olmaya yönlendirmek, olumlu adımlarını takdir ve teşvik etmek, tutarsızlıklarını, zulmü sürdüren taraflarını ifşa etmek üzere çaba göstermek durumundayız. Ancak bunu, sistem içine eklemlenmiş yanlış yöntemlere savrularak değil de yine, tevhidi muhalif çizgimizi ve temel ilkelerimizi koruyarak, özgün kimlik ve ölçülerimizden taviz vermeden yapmaya çalışırız. Böylece tevhidi kimlik ve ölçülerle yapılan zulme karşı özgürlük mücadelesi de, bir bakıma tevhidi tebliğin ete kemiğe bürünmüş şahidliği tarzında ortaya konmuş olur.

Allah, kullarının, bu imtihan dünyasında kendilerini, baskı ve yasaklardan uzak bir biçimde özgürce gerçekleştirmelerine uygun bir adalet ve özgürlük vasatının hazırlanmasını istemekte ve bu adaletin tesisi yükümlülüğünü de, yeryüzünün halifeleri kılınma ve emaneti yüklenme sorumluluğunun bilincinde olan mü’min kullarının omuzlarına yüklemiş bulunmaktadır. Allah, bütün kullarından yeryüzünde fesad çıkarmamalarını, insanlara ve evrene zarar vermemelerini ve adil olmalarını istemekte, bu bağlamda fıtri/insani erdemlerle bütün insanları teçhiz ederek dünyaya göndermekte, ancak dünyada “dinde (hayat tarzı, dünya görüşü tercihinde) zorlama olmadığını”9, “dileyenin iman etme, dileyenin de inkar etme”10 özgürlüğüne sahip bulunduğunu, bu tercihlerle ilgili hesabın ahirette görüleceğini beyan etmektedir. İşte bu sebeple, bugün “insan hakları” olarak nitelendirilen temel hakları da bütün kullarına bahşetmiş bulunmaktadır. Biz Müslümanlar, yaratılış amacımız olan kulluk sorumluluğumuzun gereği olarak, İslami kimlik ve ilkelerden ve uzun soluklu tevhidi değişim mücadelemizden taviz vermeyen yürüyüşümüzü ısrarla sürdürürken, İslami sistem kurulana kadar, şirk sistemi devam etse de mevcut zulmünü geriletecek ve görece bir adalet ve özgürlük vasatının sağlanması anlamında sistem içi değişimleri de, Allah’ın kullarının kendilerini özgürce gerçekleştirmelerine yönelik görece bir olumluluk olarak değerlendirip, şirk sistemlerinin insanlara zulmetmemelerini, haklarını ihlal etmemelerini talep edebilir, bu bağlamda zulmün ve adaletsizliğin geriletilmesi çalışmalarını teşvik edebiliriz. Hatta bu bizim için, zulme ve ifsada karşı özgürlük ve adalet mücadelesi bağlamında bir sorumluluktur.11

Bu bağlamda, sistem içi değişim yanlısı çabalardaki görece olumlulukları, halka nispi de olsa nefes aldıran görece iyileşmeleri gözetebilir, hatta bu tür iyileşmeleri, içine girip eklemlenmeden dışarıdan teşvik edebilir, bizim de özgün kimlik ve ilkelerimizle yükselttiğimiz özgürlük mücadelesiyle dolaylı katkıda da bulunabiliriz/zaten bulunuyoruz. Hatta bu tür iyileşmelerin gerçekleşmesine, hem davetimizin muhatabı olan toplumun iradesi üzerine konan ipoteklerin kaldırılmasında olumlu adımlar olması, hem toplumun zulümatın daha koyu tonlarından kaçıp adalet ve özgürlük arayışı istikametinde gelişme kaydetmesi, hem de bizim davet çalışmalarımız için gerekli özgürlük zemininde iyileşme sağlaması ve bu görece iyileşmeyi yaşayan toplumu zulümattan alıp Nur’a sıçratacak çabalarımıza yaklaştıran bir eğilimin işareti olması bakımından sevinebiliriz. Çünkü bu vesileyle gerçekleşen kısmi özgürleşmeyle elde edilenler, zaten bizim gasp edilmiş hak ve özgürlüklerimizdi. Gasp edilmiş bu hak ve özgürlüklerimizden bir kısmı, bizim ve halkımızın ödediği bedeller ve yapılan mücadeleler sonucunda geri verilmek zorunda kalındığında sevinmek, almak ve bu gidişi teşvik etmek son derece doğaldır. Ancak bu görece iyileşme sebebiyle, buna vesile olan zulüm sisteminin “ehven-i şer” olan versiyonuna meyletmemeye, onun üzerinden sisteme eklemlenmemeye dikkat etmeliyiz. Ve ısrarla özgün tevhidi mücadelemizi sürdürmeli, şerr’in bütün versiyonlarına ve topyekun sisteme karşı mücadelemizden taviz vermemeliyiz. Bu tür taktik, konjonktürel ve görece özgürleşme ihtiyaçlarımız uğruna, bizi İslami kimlik ve ilkelerimizden uzaklaştıracak olan, stratejik hedefimize aykırı yöntemlerin peşine takılmamalıyız.

Bu tür sistem içi iyileşmeleri ve kitlelerin bu istikametteki irade beyanını, toplumun nereden nereye doğru gittiğini doğru okuyup, sağlıklı analizler yapmak için önemseyerek, sonuçta toplumu geldiği gri tonlardan alarak Nur’a doğru sıçratacak davet, şahidlik ve eğitim sorumluluklarımızı yerine getirmeye yönelik projelerimizi geliştirmede dikkate alırız. Toplumu okuma ve sosyal analizlerimizi statik halde tutamayız. Tam tersine dinamik bir takip ve analizle, toplumu tevhidi istikamette dönüştürecek tevhidi davet, eğitim ve özgürlük mücadelemize, yeni gelişmeleri dikkate alan yeni açılımlar ve hamleler kazandırmalıyız. Sonuçta, her şart altında kendi özgün gündemimize yoğunlaşmak, İslami toplumsal dönüşüme yönelik çabalarımızı ve tevhid-şirk eksenli arınma, inşa ve ıslah mücadelemizi taviz vermeden sürdürmek mecburiyetinde olduğumuzu asla unutmamalıyız. Kur’an nesli projemizi hayata geçirip, ümmeti vahiyle yeniden inşa sürecini ısrarla sürdürmeli, ancak yeni durumları doğru okuyarak, vakıayı iyi kavrayarak yapacağımız ilkeli değerlendirmelerle sürecimizi yenilemeyi de ihmal etmemeliyiz. Ancak ne pahasına olursa olsun tevhid gemimizi inşa etmeye devam etmek sorumluluğumuzu gündemimizden hiç çıkarmamalıyız.

Toplumsal Değişimin Oluşum Seyri ve Siyasal Sistem Değişimi İçin Yeterlilik Oranı

Rabbimiz, ameli insana, sonucu yaratmayı ise zatına ait kılmıştır. “Şimdi ekmekte olduğunuz (tohumu)u gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?12 ayetiyle, insanın ancak bitkiyi dikmek ve tohumu toprağa ekmek gibi son derece basit ameli gerçekleştirebileceği, ancak onu bitirenin, can verenin Botanik yasalarını koyan Allah olduğu hatırlatılır. Tıpkı bunun gibi, insanın nefsindeki, özündeki, zihnindeki, bilincindeki, mevcut cahili inanç, fikir, kavram, ölçü ve değerleri söküp atarak, yerine vahye dayalı tevhidi inanç, fikir, kavram, ölçü ve değerleri koyması, yerleştirmesi tohumu ekmek gibi bir eylemdir. İnsanların, zihinleri, özleri, fikirlerin, inançların ve bunların taşıyıcısı kavram, öçlü ve değerlerin ekim alanıdır. Bu alana hangi inanç ya da düşünceye ait kavram, ölçü ve değerler ekilirse, o kişide o inanç ya da düşünce istikametindeki davranışlar sadır olur. İşte nefse, zihne yerleştirilen/ekilen İslami, tevhidi fikir, düşünce, kavram ve ölçüler eğer benimsenmiş ve iman haline gelmiş ise, o insandan bunlara uygun İslami davranışların ahlak olarak tezahür etmesi doğal bir sonuç olacaktır. İşte böyle bir değişimle Müslümanlaşan fertlerin çoğalması ve onların çabalarıyla davetin, eğitimin ve şahidliğin yaygınlaşması sonucunda, aynı değişimi yaşayanların sayısı, toplumun özündekini değiştirdiğinin işareti ve Rabbimizin razı olacağı bir orana ulaştığında ise, Allah, tıpkı tohumu bitirdiği gibi, bu sosyal değişimin gerektirdiği istikamette o toplumun durumunu değiştirip, İslami adalet sistemini takdir edecektir.

Ancak maalesef gelinen noktada, kimi iyi niyetli Müslümanların, gerek savrulanlardan ve konjonktürel rüzgarlardan etkilenerek, gerekse toplum için anlaşılır olma ve itici olmama gibi maslahatlar üreterek, “küfür, şirk, tağut, müstekbir, mustaz’af, cihad vb” Kur’ani kavramların kullanılmamasının daha doğru olacağını ileri sürmeye başlamışlardır. Bu çok tehlikeli bir yöneliştir. Çünkü toplumsal değişim ve dönüşümde en önemli rol kavramlara aittir. İnanç ve düşüncelerin taşıyıcısı kavramlardır ve muhataplarda dönüştürücü etki ancak o inancın özgün kavramlarıyla sağlanabilir. Kendi özgün kavramlarımızı devre dışı bırakıp, başka popüler ve seküler kavramları kullanmaya başladığımızda meydana gelecek dönüşüm de, tevhide doğru değil, o kavramların ait olduğu düşünceye doğru olacaktır. İşte bu sebeple, ABD ve yerli işbirlikçi yönetimler de İslam coğrafyasındaki eğitim programlarında bu kavramların kullanılmasını yasaklamaya çalışmaktadırlar.

Bir de, “Toplumun ne kadarlık bir kısmı değiştiğinde, Rabbimizce toplumun özündekini değiştirmiş kabul edilip, buna uygun yeni durumun takdir edileceği?” sorusu akla gelebilir. Bunun cevabını ancak Rabbimiz bilmektedir. Bize bildirilmemiş olan ve doğrusunu ancak Rabbimiz bildiği bu hususu Kur’an bütünlüğü ve Resulün siyeri çerçevesinde anlama çabası gösterebiliriz. Mutlaka böyle olduğunu iddia etmemek kaydıyla, Enfal Suresi 65 ve 66. ayetlerden hareketle bir yaklaşım geliştirebiliriz. Bu ayetlerde, kâfirlerle mü’minler arasındaki savaşta iki oran verilmektedir. Bu oranları sosyal plan için de değerlendirebiliriz. Bunlardan birincisi, sayının az ve takvaca yüksek olunan zamanla ilgili olarak vazedilen; “Eğer sizden sabırlı 20 kişi bulunursa, 200 kâfire galip gelirler”13 hükmüdür. Bu ayetle yaklaşık % 9 civarında bir orana işaret edilmektedir. Ki bu oran, Medine’de toplum nüfus olan 10-15 bin insan içinde, Muhacir ve Ensar toplamı mü’minlerin sayısı olan 1000-1500’e tekabül etmektedir ki, Rabbimiz Medine’ye bu oranda bir değişim sonucunda İslami adalet sistemini takdir etmiştir. İkinci oran ise, sayının arttığı, kitleleşmenin yaşandığı, ancak takvanın düştüğü dönemle ilgili olarak vazedilen; “… o halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa, (onlardan) iki yüzüne galip gelir…14 hükmüdür. Burada da % 33 civarında bir orana işaret edilmiş bulunmaktadır. İşte muhtemelen, toplumdaki dönüşümün takva derecesine, değişimin ve değişen kesimin niteliğine göre değişen bu oranlar arasında bir noktada değişim gerçekleştiğinde Rabbimiz de o toplumun durumunu değiştirecektir diye düşünebiliriz.

Toplumu Doğru İstikamette Dönüştürecek, Yüreklendirici ve İlkeli Örneklikler Oluşturmalıyız

Tabii ki, Kemalist sistemin yaptığı bunca zulüm, sömürü ve talanla, hegemonyasını sürdürebilmek için estirdiği şiddet ve terörle oluşturduğu “korku krallığı” yıkılmadan, böyle bir toplumsal dönüşümün önündeki en büyük engel “korku” olacaktır. Bu bakımdan yapılacak ilk şeylerden biri de işte bu “korku krallığı”nı yıkacak ve halkı yüreklendirecek çabaları göstermektir. Mazlum kitlelere, kendilerinin korkacak hiçbir durumlarının olmadığı, böyle zelil yaşamaktansa bazı bedelleri ödemeyi göze alarak izzetli ve onurlu yaşamaya talip olmanın önemi örneklenerek anlatılmalıdır. Gerçek korkması gerekenlerin korku krallığının banisi olan bu zalimler olduğu, halkın korku halini üzerinden atması ve milyonlarcasının meydanları doldurarak itiraz eden, sorgulayan, haklarını ve özgürlüklerini talep eden, zulmün, sömürünün hesabını soran bir tavır sergilemesi halinde işte bu zalimlerin korkacağı ve kaçacak delik arayacağı, halkımıza anlatılmalıdır. Bu amaçla, halkı eğitecek ve muhalefet bilincini kazandıracak sivil alanlardaki çabalar öne çıkarılmalı, korku krallığının temellerini sarsacak sivil muhalefet ve şiddete başvurmayan direniş örneklikleri yaygınlaştırılmalıdır. Bu mazlum kitlelere, memleketin sığınmacıları değil esas sahipleri olduğu bilinci ve öz vatanında özgürce, insanca ve Müslümanca yaşamaya haklarının bulunduğu, gasp edilmiş bulunan bu haklarını mutlaka alacaklarının özgüveni kazandırılmalıdır.

Zulümattan Nur’a doğru gerçek ve köklü bir değişimden yana olan biz Müslümanlar ise, bir yandan bu tür özgürleşme ve muhalefet bilincinin yaygınlaşıp güçlenmesi faaliyetlerine özgün, İslami kimlikli ve ilkeli katkılar sunarak zalimleri geriletme çabaları gösterirken, diğer yandan da hangi şart altında olursak olalım, içinde yaşadığımız toplumun özündekini tevhidi istikamette değiştirmesine vesile olacak, adalet, merhamet ve hikmeti esas alan tebliğ ve eğitim çalışmalarımızı ısrarlı ve istikrarlı bir biçimde sürdürmeliyiz. İşte bu çerçevede yürütmemiz gereken tevhidi davet, eğitim, şahidlik çabalarımız ile hak ve özgürlük mücadelemizi kapsayan ciddi ve kuşatıcı projelerimizle, halkımızın ufkunu ve önünü açmaya gayret göstermeliyiz. Tabii ki, toplumun tevhidi ölçü ve değerler istikametinde dönüşümüne vesile olmak iddiası taşıyanların, (ki her Müslüman, aynı zamanda böyle bir iddianın da sahibi olmak mecburiyetindedir), topluma taşımak istedikleri değerleri, öncelikle kendilerinin yaşayarak ahlak edinmeleri, bu değerlerden taviz vermeyen tutarlı örneklikler oluşturmaları vazgeçilmez bir gerekliliktir.15 Bu anlamda bir temsil sorumluluğu olan Müslüman davetçilerin, batının seküler kültürünün ürettiği ideolojik boyutlu modern siyasal ve sosyal kavramlarla kendilerini tanımlamaları, hak-batıl karışımı uzlaşmacı yöntemlerin peşine takılmaları ve bu sebeple topluma tebliğ ettiklerini kendi hayatlarında yaşama tutarlılığını göstermemeleri halinde bu temsil doğru bir biçimde gerçekleşemeyecek ve bu örneklere bakarak toplumda meydana gelecek dönüşümün istikameti de, batının modern kültürüne doğru sapma riskini taşıyacaktır. Bu tür ilkesiz ve tutarsız temsiller, davete muhatap olanların kafalarının karışmasına ve dinin anlaşılmasında zaaflara sebep olduğu gibi, zamanla bu yanlışı tercih edenlerin de şahsiyet ve inançlarında dejenerasyona, ilke ve değerler alanında büyük bozulma ve sapmalara da yol açmaktadır. Pek çok aydın, entelektüel ve akademisyen maalesef bu yanlış yolda, ilkesiz, istikrarsız, tutarsız bir duruşla, düşünce ve amellerinde zikzaklar çizen kötü örneklerden olmayı tercih ederek, hem kendileri dünyevileşip savruldular, büyük değişimlere uğradılar, hem de Allah’ın dininin mesajının kirlenmesine; bireysel ibadetlerle sınırlanıp kapitalizme eklemlenmiş, sekülerleşmiş/Protestanlaşmış, modern bid’atlere bulaştırılmış, hak-batıl karışımı eklektik din anlayışlarının üremesine ve tevhidi toplumsal dönüşümün gecikmesine sebep oldular.

Egemen şirk sistemi ile uzlaşıp, bütünleşerek, ikbal ve çıkar uğruna iktidar eksenli hayat tasavvuruna savrulanların pragmatizmi ile İslami kimlik ve ilkeler az pahaya satılarak belki yönetime gelinebilir, sultadan ve ranttan pay da kapılabilir, görece bir rahatlama ve özgürleşme elde edilebilir, ama Allah’ın rızasına ve İslami adalet sistemine kesinlikle ulaşılamaz. Nitekim bu yöntemle birileri, hem de büyük bir ekseriyetle seçim kazandıkları halde ülkeyi şirk hükümleriyle yönetmeyi sürdürerek egemen zulme ortak olmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Üstelik İslami kimlikle alakalı neleri varsa onları da atmaya, İslam’la hiçbir ilişkilerinin kalmadığını ispata çalışıyorlar. Hatta siyasi çıkar uğruna ahlaki ve adil olanı feda etme pragmatizmi ile İslami kimi değerleri de saptırarak kendi batıl konumlarına uydurmaya çaba sarf ediyorlar. Böylece İslami bir sistem iddiaları olmadığı halde, kurumsal olarak tamamen İslam’ın dışında durmalarına rağmen, bireysel olarak İslam’a nispet edilmeleri sebebiyle üstelik İslam’ın mesajının tahrif edilmesine de sebep oluyorlar.

Her Müslüman’ın, bu gayri İslami yöntemlerin peşine takılmadan önce kendisine sorması gereken soru şu olmalı: Amaç, şirk sistemiyle de olsa ülkeyi illa kendisini İslam’a nispet eden kadroların yönetmesi midir? Bu Müslüman kadroların yönetiminde şirk sistemi içinde kalarak ulaşılacak şey en fazla, görece bir özgürleşme ve bir miktar da zenginleşme değil midir? Farz edelim ki, şu kısacık dünya hayatımız için bunlar elde edildi, peki bu imtihan dünyasında İslam’ın ve Kur’an’ın bizden istedikleri, hayatı ibadet kılmaya, hayatın bireysel, toplumsal, kamusal tüm alanlarında sadece Allah’a secde etmeye/itaat etmeye çağıran bütüncül din ve ibadet algısının diğer gerekleri ne olacak? Müslüman kadrolar hükümet olup, görece bir özgürleşme ve zenginleşme sağladıklarında İslami bütün iddialarımız ve Kur’an’ın hükümleri rafa mı kalkacak? ABD ve AB desteğiyle Batı standardında “Ilımlı laiklik” ve AKP öncülüğünde emperyal projeyle örtüşen “Ilımlı İslam” çerçevesinde (bireysel ibadetlere indirgenen, siyasal, ekonomik, hukuki toplumsal, kamusal alanlardan çekilmiş, yani kapitalizme eklemlenen Protestanlaşmış din anlayışında) üretilen model içinde bireysel dini özgürlükler ve bu bağlamda başörtüsü özgürlüğü sağlandığında İslami mücadelemiz bitmiş mi olacak? Üstelik AKP hükümeti, kimi yandaşlarını zenginleştirip kapitalizme eklemlemiş olsa da, salt Müslümanları ilgilendiren hiçbir özgürlük kısıtlaması ve yasak konusunda 7 yıllık iktidarında henüz tek bir somut adım da atmış değildir. Yani bugün AKP’ye oy vermeye yönelenler, boşa geçmiş 7 yıllık iktidar sonrasında hâlâ böyle bir umuda oy vermektedirler. Zaten normal şartlar altında bundan sonra daha fazla vakti de kalmamıştır. Velev ki görece bir özgürleşme sağlamış olsa idi, bu gelişme ve zenginleşme uğruna, yani taktik ve konjonktürel özgürleşme ihtiyacımızı gidermek için, bizi biz yapan, bize şahsiyet, kimlik ve imanımızı kazandıran temel ilke ve değerlerimizi, yaratılış gayemiz olan “sadece Allah’a kulluk” anlamındaki stratejik hedefimizi feda edebilir miyiz? Hiç şüphesiz ki, edemeyiz. Bilmeliyiz ki, kimi görece özgürlükler için egemen zulüm sistemine eklemlenenler, sistem içi değişim kulvarlarına savrulanlar, inkılapçı (devrimci) ruhu yitirip çözülürler ve gerçek özgürlüğe hiçbir zaman ulaşamazlar. İnkılapçı (devrimci) ruhu yitirenler, fikir ve inançları alanında da önce duyarlılıklarını, zindeliklerini kaybederek, zamanla tamamen yozlaşmakta, cahiliye değerlerini yeniden keşfedip bütünleşmekte ve yeni konumlarını içselleştirmektedirler. Bir süre sonra da, yaşadıkları gibi inanmaya başlamakta ve eski tevhidi çizgideki arkadaşlarına dönerek, “sizler de tevhide takılı kaldınız, hâlâ orada mısınız? Hâlâ tevhidden, şirkten, tağuttan, cihaddan mı bahsediyorsunuz?” diye alaya bile alabilmektedirler.

O halde hedef, illa ve her şeye rağmen “Müslüman” kadroların yönetmesi değil, evet Müslüman kadroların, ama mutlaka İslami hükümlerle ve adaletle yönetmesi olmalıdır. Zaten böyle yapmadıklarında akıdevi bir sapma da yaşanmakta ve Allah’ın tehdidine muhatap olunmaktadır. Müslüman’ın siyasal alandaki hedefi, kulluk eksenli bir hayat tasavvuru içinde, sadece Allah’a kulluk yaparak, O’nun rızasını kazandıracak tavizsiz İslami mücadele ile toplumsal dönüşüme vesile olarak, Allah’ın vaat ettiği ilahi yardımını16 celp etmeye çalışmak, Allah’ın hükümlerine dayalı İslami adalet sisteminin gelmesine zemin hazırlamak olmalıdır. Doğru ve sahih bir din anlayışını topluma taşıyabilmek için, toplumun vahyin belirleyiciliğine, tevhidi akideye doğru dönüşümüne vesile olabilmek için, öncelikle hiçbir şartta ve hiçbir gerekçeyle taviz verilmemesi gereken ve değiştirilemez, terk edilemez vahye dayalı temel ilke ve değerlerde ısrar eden, vahyin şahidliğini adil ve emin bir kimlikle ortaya koyan davetçi kadrolara ihtiyaç vardır. Kendilerini özgün İslami kavramlarla tanımlayan, bu durumdan bir eziklik ve kompleks duymayan, vahyin getirdiği kavram, ilke ve değerleri eylem ve söylemlerine egemen kılmaktan ve bunları bıkmadan usanmadan yaşayıp, topluma taşımaktan usanmayan ve utanmayan, tam tersine onur duyan şahsiyetli Müslümanlara ihtiyaç vardır. İstikrarlı, zikzak çizmeyen düşünce seyri ve süreklilik arz eden çabalarıyla istikametini bozmadan yürüyen örneklerin çoğalıp yaygınlaşmasına ihtiyaç vardır. Egemen şirk sistemi ve kurumlarıyla uzlaşmaktan, bütünleşmekten uzak duran, dünyevileşmeye pirim vermeyen, bedeli neyse ödemeyi göze alarak, köklü bir inkılapla tevhidi toplumsal değişimin gerçekleşmesi için çaba göstermekte ısrarcı olan, Müslüman aydın, entelektüel ve akademisyenlere ihtiyaç vardır. Toplumun örnek alacağı, emanete riayetkâr, doğru sözlü, ahde vefalı, iffetli, izzetli, adil, emin ve güvenilir Müslüman şahsiyetlere ihtiyaç vardır. İnandığı değerleri, hiçbir dünyevi menfaat karşılığında satmayan, akidesini ve ilkelerini hiçbir hesap, korku ve endişe ile terk etmeyen muvahhidlere ihtiyaç vardır.

Eğer tevhidi toplumsal dönüşüm ve inkılâp bir gün gerçekleşecekse, bu, ancak böyle ilkeli, tutarlı, ahlaklı ve şahsiyetli müminlerin aynı temel değerlerin, aynı Hak mesajın davetini yaymaktaki samimi, ısrarları ve süreklilik arz eden istikrarlı şahidlikleriyle gerçekleşebilecektir. Tıpkı su damlalarının aynı noktaya istikrarlı, ısrarlı ve süreklilik arz eden, planlı ve disiplinli vuruşlarının en sert kayaları bile zamanla delebilmesi gibi, ancak, ilke ve değerlerini koruyarak yapılacak şahsiyetli bir İslami davetin, örgütlü, planlı, ısrarlı, istikrarlı, sürekli, ilkeli ve tavizsiz bir biçimde topluma götürülmesi de bir gün o toplumun dönüşümüne vesile olabilecektir. Bir toplum eğer davete icabet edecekse, bunun, peygamberlerin örnekliğinde ortaya konan yolu işte budur. Yani şiddeti esas alarak ya da cahiliye sisteminin ilkeleriyle siyaset yaparak değil, merhameti, hikmeti ve güzel örnekliği esas alan davet ve eğitim yöntemiyle tevhidi toplumsal dönüşüme ve İslami sisteme ulaşılabilir. Tabii ki bu yöntem; kulluk eksenli bir hayat tasavvuru içinde, uzun soluklu bir yürüyüşe dayanmayı; sabredip direnmeyi, çabuk bıkmamayı, yılmamayı, sürekli yeni umutlar yeşertecek güçlü bir moral, irade ve azmi; risk almayı, bedel ödemeyi göze alan bir yürekliliği; şahsiyetli bir dava adamlığını, davasına ve dava arkadaşlarına karşı güçlü bir sevgi ve bağlılığı, davası ve dava arkadaşları için samimi bir yardımlaşma ve fedakârlık duygusuna sahip olmayı gerektirmektedir.

 

Dipnotlar:

1- Rad Suresi, 11.

2- Enfal Suresi, 53

3- Bakara Suresi, 257

4- En’am Suresi, 153

5- Nisa Suresi, 115

6- Hud Suresi, 113

7- Bakara Suresi, 257.

8- Bakara Suresi, 193

9- Bakara Suresi, 256

10- Kehf Suresi, 29

11- Resulullah’ın (s) Mekke’de, zulme uğrayan müşrik mustaz’afların haklarını almak için dahi şirk sisteminin yöneticilerinin karşısına dikildiğini biliyoruz

12- Vakıa Suresi, 64

13- Enfal Suresi, 65

14- Enfal Suresi, 66

15- Bakara Suresi, 44; Saf Suresi, 3-4.

16- Muhammed Suresi, 7

 

  • Yorumlar 9
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim