Sınıraşan suçlar, Ergenekon, uyuşturucu

07.07.2011 00:59

Eser Karakaş

Türkiye belirli bir süredir geçmiş toplumsal pislikleriyle, gecikmiş bir biçimde de olsa, hesaplaşmaya başlamış gibi görünüyor; süreç Susurluk ile başladı ama o dönemin siyasal iktidarının belki anlaşılır, belki de anlaşılmaz nedenlerden bu meseleyi ciddiye almak istememesi, araya giren 28 Şubat süreci nedenleriyle aynı süreç tıkandı, hatta başka bir mecraya döküldü.

AK Parti'nin iktidara gelişi, karanlık güçlerin bu meşru siyasal iktidarı gayri meşru görmelerinin sonucu olarak giriştikleri karanlık eylemler ve siyasal iktidarın, yargının bu resmi ve gayri resmi karanlık güç odaklarının üzerine bu kez, Susurluk skandalına oranla daha kararlı bir biçimde gitmesi, ülkemizde senelerdir halı altına süpürülen pisliklerin ortaya dökülmesine neden oldu.

Ergenekon süreci, Balyoz davası süreci, Hrant Dink cinayeti davasında öğrendiklerimiz bu "ortaya dökülme sürecinin" parçaları; en az bu davalar kadar "şike davasında" öğrendiklerimiz ve öğreneceklerimiz de yılların pislik birikiminin çok önemli bir parçası. Daha detaylı bir araştırma, aslında tüm bu konuların ilginç bir biçimde iç içe geçmişliğini de bize gösterebilir.

Tüm bu gelişmeler daha temiz bir Türkiye için hiç kuşkusuz çok önemli ama yukarıda belirttiğim konular, dikkat ederseniz, Türkiye'nin iç siyasi ilişkilerinden, büyük ölçüde iç işleyişinden kaynaklanan konular; oysa, terör olaylarında olduğu gibi, bazı büyük meselelerin özellikle finansman boyutu sınıraşan suçlarla doğrudan ilintili. Suç tanımı büyük ölçüde ulusal ölçekte tanımlanmış ve tam da bu nedenden de suça karşı önlemleri içeren kamu hizmeti de, bu kamu hizmetinin finansmanı da ulusal boyutta belirlenmiş; suçun mahiyeti ulusal ölçeği aştığı ölçüde de suça karşı üretilecek kamu hizmetinin ulusal boyutu yetersiz ve anlamsız kalmış, bu tür küresel kamu hizmetinin kim tarafından, ne kadar ve nasıl üretileceği de belirlenememiş, finansman boyutu ise tümüyle cevapsız bırakılmıştır. Sınıraşan suçlara yönelik üretilecek küresel kamu hizmetinin finansmanının devletlerarası antlaşmalarla sağlanması ise bir dizi pratik ve kuramsal nedenden başarısız kalmaktadır.

Ergenekon ve Balyoz davalarında bir noktaya gelinmiştir, şike meselesinde de temennimiz hakkaniyetli bir sonuca ulaşılmasıdır ama bazı çok önemli ve belirleyici konularda alınan mesafe yukarıda değindiğim konuların yanında hiç mertebesinde kalabilmektedir; bu konuların başında da sınıraşan suçlar meselesi mesela uyuşturucu konusu gelmektedir. Uyuşturucu ticaretinin sınıraşan suç boyutu, cirosunun büyüklüğü, talep esnekliğinin düşüklüğü başka pis meselelerin finansmanında kullanılmasına neden olmakta ve belki tam da bu nedenden üzerinde en az konuşulan en önemli konu olma özelliğini senelerdir korumaktadır. Türkiye basını, anlaşılması kolay olmayan nedenlerden sınıraşan suçlar konusunda huzursuz edici bir sessizlik içindedir; birazdan bazı büyüklükler vereceğim, Türkiye basını uyuşturucu ticaretinin boyutları konusunda araştırmacı bir tutum içine asla girmemekte, sadece spot haberlerle yetinmekte, bu konuda asla fikr-i takip görevini yapmamaktadır. İnsan ticareti konusunda da durum uyuşturucudan pek farklı değildir; genç muhabirler bu alanlarda uzmanlaşmamakta, yayınlanan uluslararası çalışmaları gazete sahifelerine taşımamaktadırlar. Oysa, Birleşmiş Milletler Örgütü'nün uyuşturucu ve ilgili suçlara ilişkin yayınladığı çok kapsamlı çalışmalar (ONUCD, 2010 Raporu) internetten anında indirilebilmektedir; uyuşturucu meselesinin boyutları iyi algılanmadan, bu trafiğin yönetimi ortaya çıkarılmadan aslında Türkiye'nin demokratikleşmesi, bir hukuk devleti olması, Kürt meselesine kalıcı bir çözüm bulması, sivil-asker ilişkilerini normalleştirmesi mümkün değildir.

ONUCD'ün 2010 Raporu küresel dolaşıma giren eroinin yüzde doksanının Afganistan'ın belirli bölgelerinde yetiştirilen afyondan geldiğini belirtmektedir; Afganistan'da yetiştirilen 5.300 ton afyonun 2.700 tonu eroine dönüştürülmekte ve üç temel güzergâh üzerinden dünya piyasalarına ulaştırılmaktadır ve maalesef bu üç güzergâhtan biri de bizim ülkemizdir. Rapor, senede Türkiye'ye 95 ton eroinin girmekte olduğunu, söz konusu 95 ton eroinin ise yaklaşık 85 tonunun bizim topraklarımız, gümrük kapılarımız üzerinden Batı'ya geçtiğini belirtmektedir. İkinci önemli güzergâh ise Orta Asya üzerinden Rusya'ya giden güzergâhtır ve bu güzergâh üzerinden geçen zehir miktarı bizim ülkemizden geçen eroinden biraz daha azdır. Rusya'da eroin pazarının büyüklüğünün 13 milyar dolar, Batı Avrupa'da ise 20 milyar dolar dolayında olduğu tahmin edilmektedir.

Kokain trafiğinin ise Türkiye ile doğrudan bir ilişkisi pek yoktur; ağırlıklı olarak Güney Amerika çıkışlı kokainin en büyük kullanıcılarının ABD (6,2 milyon kullanıcı) ve Avrupa (4,5 milyon kullanıcı) olduğu bilinmektedir. Bu iki coğrafyanın kokain kullanımı dünya tüketiminin yüzde seksenine ulaşmaktadır ve piyasa değeri de 90 milyar dolar civarındadır.

Bir yorum sahifesinde okurları sayılara boğmak istemiyorum ama bu sayıların, büyüklüklerin önemi ortada; Susurluk skandalı dediğimiz şey Kürt mafyasının kontrol ettiği uyuşturucu gelir ve ticaretinin "millileştirilmesinden" başka şey değildir. Susurluk sürecinin en önemli halkası kanımca Behçet Cantürk'ün devlet görevlileri tarafından alınıp öldürülmesi ve böylece sürecin rantının "millilerin" eline geçmesi konusunda atılan adımdır. Behçet Cantürk devlet cinayeti anlaşılmadan Susurluk meselesinin anlaşılması mümkün değildir ve nedense herkesin tüm detaylarıyla bildiği bu meselenin üzerine bir türlü "ağar ağar" gidilememektedir.

Ergenekon meselesi çok önemli bir siyasal meseledir, üzerine gidiliyor olması Türkiye'nin en büyük şansıdır ama bu meselenin bile parasal boyutları hâlâ büyük ölçüde karanlıktadır. Anayasal düzene karşı kalkışma büyük kaynaklar ister ve bu gerekli kaynaklar içinde sınıraşan suçlardan, mesela uyuşturucudan kaynaklanan gelirler muhtemelen büyük yer tutmaktadır ama nedense (?) meselenin bu boyutu hiç gündeme gelmemektedir; benim bu konuya yönelik yegane yorumum, bu süreçte uyuşturucu gelirinin üleşim sürecinin sanıldığından da karmaşık olabileceğidir. Temennim, önümüzdeki süreçte, Ergenekon ve Balyoz davalarının parasal boyutlarının da, en azından siyasi boyutları kadar, toplumun önünde tartışılmasıdır.

Geçtiğimiz pazar (3 Temmuz, 2011) gününden bu yana tartışılan futbolda şike meselesini de bahis meselesine ya da şampiyonluk meselesine indirgemek hatalı olabilir; bu süreçte ortada dolaşan kaynakların gerçek boyutlarına gitmek, benzer ülkelerde yaşanan benzer sorunlarda finansman meselelerinin nasıl çözüldüğüne bakmakta yarar olabilir. İtalya, bu alanda hem çok iyi hem de çok kötü bir örnektir.

Bendenizin bu sütunda, başka yerlerde yazdığı yazıların temel varsayımlarından biri de, bir konuyu, özellikle illegalite boyutuna kaymış bir konuyu iyi anlamak için mutlak parasal boyutuna inmenin şart olduğudur; buralara indiğimizde karşımıza çıkan gerçeklerden hoşnut olmayabiliriz ama gerçek gerçektir.

Bu şike meselesinden, Susurluk meselesinden, Ergenekon, Balyoz meselelerinden kalkıp devletin parasal şifrelerine, illegalitenin parasal boyutlarını deşifre etme sürecine gitmenin çok önemli, hatta yaşamsal olduğunu düşünüyorum.

Oysa, en az yaptığımız da bu.

ZAMAN 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim