Sınıf mücadelesinin halleri

27.05.2009 12:25

Roni Margulies

“Ümraniye plaja indi. Bırakın mayoyla denize girmek, sahilde laf atılmadan yürümek imkânsızlaştı. Tesettür anaları kumsalda mangal yeller, babaları don paça yatarken, irili ufaklı danaları da pamukludan dalgıç tulumlarıyla suda cıp cıp yapıyorlardı... Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı!”

Sınıf mücadelesi her zaman ille de mavi tulumlu işçilerin şişman ve fötr şapkalı patronlara karşı grev yapması şeklini almaz. Aldığı yerler var şu anda: Sabah/ATV, Desa, Simter Metal, Asemat Otomotiv, Edirne Giyim Sanayi işyerlerindeki uzun grevler sürüyor.

Ama aynı zamanda başka şekiller de alıyor sınıf mücadelesi.

Laik kesimle şeriatçılar arasında veya devrimcilerle karşıdevrimciler arasında olduğu söylenen çatışma, bildiğiniz sınıf mücadelesinin bir tezahürü. Aynen Simter Metal grevi gibi.

Yeni değil bu mücadele. İlk popüler ifadesini 50 yıl önce Fahrettin Kerim Gökay’ın “Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor” vecizesinde bulmuştu. Sonra da Mine Kırıkkanat’ın başta alıntıladığım ölümsüz sözlerinde.

Veya “erdemli vatandaş ve demokratik ahlakın simgesi” Türkan Saylan’ın sözlerinde: “Çocuklarımızın sıra üstünde namaz kılmasını değil bale yapmasını istiyoruz... Gençlik Orkestrası’nı yaratan ve yöneten arkadaşımızın ismi Muhammed. Düşünebiliyor musunuz buradaki ironiyi?”

Saylan Hanım bir de şöyle demişti: “Ülkemizi sattırmayız, böldürmeyiz. Her devrimin bir karşı devrimi var. Devrimimizi korumak zorundayız.”

“Devrimimiz” kimin devrimi? Kime karşı korunuyor?

Ümit Zileli’nin Cumhurun Trajedisi – Karşıdevrimin Kısa Tarihi kitabından aktararak anlatayım.

Türkiye tarihi üç döneme ayrılır.

- 1923-1938 Atatürk ve devrimler dönemi;
- 1938-1950 Duraklama ve gerileme dönemi;
- 1950-... Karşıdevrim süreci.

Bu süreç sonucunda, Türkiye “emperyalist efendilerin boyunduruğunda giderek sömürgeleşmek ve tam olarak bir ‘dinci-faşizm’ karanlığına teslim olmak tehlikesiyle” karşı karşıya.

Nasıl geldik bu “dehşet” duruma?

Halkın salaklığı yüzünden: “Türk halkı ne yazık ki kendisine sunulan gerçek zenginliğin, yani özgürleşmenin, ortaçağ karanlığından kurtulmanın, bağımsızlık denilen hazinenin anlamını ve önemini kavrayamadı... Yukarıdan verilen hakları kullanmak ve giderek eksilmesini, yok olmasını izlemekle yetindiler.”

Karşıdevrim 1950 yılında Demokrat Parti’nin yüzde 52,7 oy almasıyla başlıyor. Yani balık sevmeyen, kısa bacaklı halkın ilk kez siyaset sahnesine çıkmasıyla. Hart hart kaşınan kıllı halk, dört yıl sonra aynı partiye bu sefer yüzde 57,5 oy veriyor. Karşıdevrim dörtnala ilerlerken, üç yıl sonra halk yine DP’ye yüzde 47,9 oy veriyor. Bu kadar karşıdevrimci bir halk dünyanın hiçbir yerinde yoktur herhalde!

“Halkımız ne yapıyordu? Çoğunluk, her zamanki gibi susuyor ve seyrediyordu!.. Halkımızın çok önemli bölümü, sağcı siyasetin merkezdeki, uçtaki ya da dinci renklerine sarılmış, mışıl mışıl uyumayı sürdürüyordu!..”

“Peki ya halkımız, o ne yaptı?.. 10 yıl boyunca ne yaptıysa onu yaptı, seyretti!.. Uzaktan baktı, evet yalnızca baktı!..”

Garip bir toplum şeması var burada. Halk uyuyor, zaman zaman uyandığında da uzaktan seyrediyor. Birileri karşıdevrim yapıyor, birileri (“sol”) buna karşı kahramanca direniyor. Her şey halkın dışında, üstünde olup bitiyor. Halkın haberi bile yok, tümüyle edilgen bir koyun sürüsü. Arada bir uyanıp karşıdevrimcilere oy veriyor! Balık sevmeyen, kısa bacaklı, ismi Muhammed olan bir halktan ne beklenir ki zaten!

Anlaşılan o ki, devrim Şişli, Teşvikiye ve Çankaya’da oturan, bale yapan, denize mayoyla girenlerin (isterseniz egemen sınıf diyelim) devrimi. Karşıdevrimi ise varoşlarda ve taşrada oturan, don paça yatan, kaba saba kalabalıklar (isterseniz yoksul emekçiler diyelim) yapıyor.

Balık seven, uzun bacaklı, ismi Ümit veya Türkan olan Kemalistlerin sunduğu özgürlüğü dört elle kucaklamayan karşıdevrimci bir halk karşısında ne yapmalı? Mustafa Kemal’in yaptığını yapmalı. Zileli anlatmış: Saltanatın kaldırılması mecliste tartışılır ve itirazlar yükselirken, “Mustafa Kemal, baktı ki iş iyice çıkmaza giriyor, söz istedi ve ... yüksek bir sesle şu konuşmayı yaptı: ... Bu, ne olursa olsun yapılacaktır... Burada toplananlar... sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama ihtimal bazı kafalar kesilecektir!..”

İşte karşıdevrimci halkı engellemenin yolu: Ya özgür olacaksın ya kafanı keseriz!

Türkan Saylan böyle düşünür müydü, Zileli böyle düşünür mü, bilmem. Ama Şener Eruygur’un böyle düşündüğünden eminim. Üçünün düşünceleri arasında çok kalın çizgiler var mı sizce?

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim