Sınıf korkusunun postmodern halleri

11.09.2008 22:06

Ferhat Kentel

Bir zamanlar (70’lerin ikinci yarısında) Türkiye’de ‘sol’ önemli bir güç iken, hatta solcu olmayanları ciddi bir şekilde panikletirken, orta yaşlı bir tanıdığım (adı Ahmet olsun), beni solculuğumdan vazgeçirmek için, heyecan ve korku içinde, “Bak, derdi, şu İstanbul’un gecekondu mahallelerine, tepelerine bak... Orada yaşayanların hepsi komünist; bir gün o tepelerden son sürat öyle bir saldıracaklar ki, bizde ne mal bırakacaklar ne namus... Kimlere hizmet ettiğini iyi düşün!” Bunları söylerken, o kadar çok ciddiydi ve inanıyordu ki, adeta o tepelerden yokuş aşağı son sürat inen gözü dönmüş bir güruhun, ellerinde baltalarıyla her an kapıdan içeri dalacağı zannedilebilirdi.

Dediği olmadı. O gecekondularda oturanlar, o mahallelerin çocukları, üniversitelerdeki gençler, yokuş aşağı falan inmediler; ama son sürat birbirlerine girdiler. Onların hepsinin üzerine kontrgerilla, 12 Eylül’cüler, bilumum darbeciler çöktü.

BEN HEP YANLIŞ YERDE MİYİM

Ahmet’in duyduğu türden bir korku ve nefreti ondan önce de görmüştüm, daha sonra gene gördüm. Ama korku ve nefretin sabit kalıp; korku ve nefret nesnesinin ise çok kolayca değişebilir olduğunu gene bu tanıdığım sayesinde yaklaşık bir on yol sonra öğrendim. 80’li yıllardı ve güçlü olma sırası ‘İslamcı’ hareketteydi. İslamcılığın yarattığı ‘panik’ yavaş yavaş yükseliyordu. Orta yaşını aşmakta olan Ahmet benim gene ‘yanlış yerde’ durduğumu, “İslamcıların ekmeğine yağ sürdüğümü” anlatırken, panik ve korkuyla yeni bir ‘tepeler’ kâbusunu bir sinema filmi gibi gözlerimde canlandırdı. Adeta ‘erken uyarı sistemi’ gibi çalışan Ahmet, “Şu İstanbul’un çepeçevre tepelerini kimlerin kuşattığına bak, dedi, bunların hepsi şeriatçı... Hazır oldukları bir gün yokuş aşağı saldıracaklar ve kör testerelerle bizi doğrayacaklar!”

O bunları anlatırken, gözümde canlanan görüntü Amerikan filmlerindekine benzer bir şeydi. Tepelere dizilmiş Kızılderililer güneş bir mızrak boyu yükseldiğinde korkunç çığlıklar atarak vadideki beyaz adamın bembeyaz ailesiyle yaşadığı çiftliğe saldırırlar... Vahşi ve kötü Kızılderililer temiz ve masum beyaz ailenin kutsal mülkiyetini mahvı perişan ederler. Herhalde onun da kafasında canlandırdığı buna benzer bir şeylerdi. Daha sonra kendisini fazla görmedim ve fikir ve korkular seyrini çok fazla izleyemedim. Ama açıkçası İstanbul’un çevre tepelerini kuşatan ve her an yokuş aşağı zincirlerinden boşanmış gibi koşarak saldıracak olan Kürtler senaryosu olup olmadığını hep merak ettim.

Ahmet’in iki farklı dönemde, iki farklı siyasal tezahüre karşı yaşadığı korku ve nefret aslında ‘aynı insanlara’ karşı duyulan korku ve nefretti. Ahmet onları sadece ‘komünist’ ya da ‘şeriatçı’ olarak görüyordu. Bu yüzden hep aynı tepelere bakıyor, oradaki insanları fark ediyor ama o tepelerde yaşayan insanların kendilerini anlatmak için kullandıkları dilin arkasındaki sınıfı ve insanları göremiyordu. Çünkü onun içinde bulunduğu ve pozisyonunu koruma dürtüsüyle yaşayan orta ve üst sınıfın en bariz özelliği tam da kendini sınıf olarak görmemesi... Adeta statükonun muhafazası için kendini sınıf dışında her türlü kültürel tezahür ve yaşam tarzıyla ifade edip, tanımladığı için, kendi sınıf çıkarlarına halel getirebilecek olan “tehlikeli sınıfları” da kültürel tezahürleriyle etiketleme eğilimi taşıyor. Bu tehlikeli sınıflar “komünist”, “Kürt”, “şeriatçı”, “Ermeni”, “kıro” vb. gibi çeşitli etiketlerle stereo tipleştiriliyorlar. Tabii, bu eğilim bizzat benim tanıdığım Ahmet ve Ahmet gibilerin süper entelektüel keşifleri, Kızılderilileri malzeme yapan Amerikan filmlerinden derledikleri imgelerle ortaya çıkmıyor. Sadece, taklit ediyorlar; okulda, askerde dinledikleri iktidar söylemini taklit edip, o söylemin taşıyıcıları ya da havarilerine dönüşüyorlar...

ORTA SINIFTAN NİYE KORKUYORUZ

Tabii ki, bu Türkiye’ye özgü bir durum değil. Hiçbir yerde muhafazakar orta sınıflar, korkularını ‘sınıf’ olarak ifade etmediler. Onların en önemli hegemonik payanda oldukları siyasal ve sosyal düzenlerin en güçlü sınıfları, yöneticileri de kendilerini sınıf olara ifade etmediler. Şili’nin darbecileri, egemenleri ve orta sınıf muhafazakarları da Salvador Allende’ye karşı kültürel olarak saldırdılar. Bugünlerde Kanal 24’te yayınlanan ve Şili’de askeri darbeyi iki farklı sosyal sınıfa ait çocuğun ilişkisi aracılığıyla anlatan Machuca adlı nefis filmde örneklendiği gibi, Allende’nin alt sosyal sınıflar lehine yaptığı düzenlemelere karşı çıkıp, darbeyi destekleyen burjuvalar ve orta sınıfların dilinde, altta kalanlar ‘komünist papazlar’, ‘bitliler’, ‘pislikler’ gibi etiketlerle taltif ediliyorlardı.

Bu tuzu kuru sınıflar için tehlike taşıyanların kalabalık olması da gerekmiyor. Küçücük bir azınlık da ‘erken uyarı sistemi’ne sahip bu sınıfların korku dilini harekete geçirebilir. Çünkü sayıca az olsa da, o toplumun zihinsel konforunu bozabilecek sesleri çıkaran bir azınlık, değişmemeyi şiar edinmiş bu muhafazakâr sınıflar için, bizzat sınıfsal dengenin ve güç ilişkisinin ortadan kalkması demektir. Gayet modern, çağdaş ve de solcu görünen orta sınıf ürünü bay ve bayanların Ermeni meselesi karşısında “Nerden çıktı efendim bu Ermenilik falan? Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler!” gibi hezeyanlara kapılmaları da bu yüzdendir.

Ancak, orta sınıflar için bu türden ‘denge bozucu’ kültürel tezahürler, bildiğiniz gibi son yıllarda, geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde çok arttı. Adına ‘postmodern durum’ denilen bu yeni zamanlar, gene bildiğiniz gibi generallerimizi de yakından ilgilendiriyor. Geçtiğimiz günlerde, her konuda fikir (ya da ‘en doğru fikir’) sahibi olan generaller, postmodernizme karşı savaş açtılar... Onlar modernizmi savunuyorlar. Onlar modernler, modernistler... Tabii, modernizmi savunduklarına göre, buna bağlı ve doğal olarak laiklik kavramına da sonsuz bağlılıklarını sık sık, her fırsatta dile getiriyorlar... Ortalıkta dindarlığın, İslamcılığın laikliği tehdit etmesi bir kenara, bizzat ‘laikçilik dini’nin laikliği giderek daha çok tehdit etmesi söz konusu olsa da, bu çok mühim değil; mühim olan modernizme uygun bir biçimde laiklik retoriğini tekrarlamak... Tabii ki, ulusal kimliğe, bütünlüğe vurgu yapacaklar; bu şekilde dile gelen birlik beraberlik anlayışı da modernizmin şunun şurasında birkaç yüzyıllık bir ürünü...

Generaller postmodernizme karşı modernizmi savunuyorlar. Bu yüzden sık sık ‘ulus’, ‘laiklik’ vb. retoriğini devreye sokuyorlar. Bunu yaparken, mümkün olduğu kadar ‘entelektüel olarak birikimli’ bir görünüm sunuyorlar. Yani onları bu halleriyle düzenin, statükonun düz bekçileri olarak algılamamamız bekleniyor bizden. Yani ideolojik ve siyasal kavgalara gerek yok; bize akademik olarak ‘doğru’ bir bilgi sunuyorlar... Ama generaller ya da generallerin mutfağında modernizm-postmodernizm kitaplarını karıştırıp, konuşma hazırlayan danışmanların ciddi bir eksiği var. Eğer sınıf korkularınızla hezeyanlarınızı yansıtmıyor ama entelektüel bir faaliyet olarak modernite meselesiyle ilgileniyorsanız, modernitenin sosyal sınıflardan, sınıf çatışmalarından bağımsız olmadığını bilmeniz gerekecek... Modernitenin tezahürleri olarak öğrendiğimiz bütün kurumlar, sınıf çatışmalarından bağımsız çıkmadılar ortaya. Medenileşmek denilen olgu burjuvazinin kendi kültür kodlarını ‘öğretmesinden’ başka bir şey değildi. Ulusal kimlik diye ezberlediğimiz taze yapıntı kimliğimiz, burjuvazinin ulusal piyasasından bağımsız değildi.

GENERALLER NEDEN KORKUYOR

O zaman generallerin ‘postmodernizm eleştirisini’ en hafif tabiriyle, fazla ciddiye almayıp, bizim tanıdık Ahmet’le aynı kefeye koyabiliriz. Bizim Ahmet’in sosyal sınıflardan bahsetmesi mümkün değildi; okuduğu gazetelerde çok fazla sınıf kelimesi bile geçmiyordu zaten... Belki Reina veya başka bir kulübün kategorisi anlamında ya da uçakta ‘business class’ söz konusu olduğunda ‘sınıf’ mevzuuyla karşılaşıyordu... Ama esas olarak, o sadece sınıfsal korkularıyla yaşıyordu.

Generaller de sınıf korkusuyla yaşıyorlar. Generallerden medet umanlar da sınıf korkusuyla yaşıyorlar. Ama onlar da sınıflardan bahsetmiyorlar ve ‘kültürel kimlikleriyle’ konuşuyorlar.

Modernizmin çok ciddi bir boyutunu atladıkları için, atlamayı tercih ettikleri için, paradoksal bir biçimde, onlar da sonuç olarak ‘postmodern’ler... Sınıftan haberi bile olmayan ya da (entelektüel kalıba girdiklerinde) yokmuş gibi konuşan ve davranan bu kesimler tamamen kimliklerle yaşıyorlar. Ancak postmodern cemaatlerden bir farkları var; bir çok yeni zaman cemaati gettolarından çıkıp, interkültürel cemaatler inşa ederken, bu postmodernizm düşmanı taze postmodernler içlerine ve dillerine daha fazla kapanıyorlar...

Çağdaşlık denince mangalda kül bırakmayan, Atatürk’ü her mevzularına malzeme yapan, Atatürk’ü siyasete alet eden, bu vesileyle takıye yapanların bahsetmedikleri ama yaşadıkları bir sınıfsallık var. Fransız devrimi, ya da Rus devrimi öncesinde olduğu gibi, Şili’de Salvador Allende’ye karşı darbeci generalleri destekleyen burjuvaların ve orta-üst sınıfların “ayak takımı”na baktıkları gibi, bizim çağdaşlarımız da yükselen ve sesini duyuran her kesime mideleri bulanarak bakıyorlar. Bu ayak takımının nasıl adam olduklarına kafaları basmadıkları için tahammül edemiyorlar.

Bunlar sınıftan bahsetmeyi unutan, derslerini yeteri kadar çalışmamış ‘modernler’... Ancak, bir de sınıftan bahsetmeyi amentü gibi benimsemiş olanlar var... Onlar da sınıf vasıtasıyla kendi cemaatlerini konsolide ediyorlar. Adeta bir şifre ya da kodlanmış bir dil haline dönüştürdükleri jargonlarıyla sürekli ‘sınıf’tan bahsedip, sınıfı bir cemaatin etiketi, adeta bir ‘ihanetölçer’ güç aygıtı haline dönüştürüyorlar. Sonuç olarak onlar da ‘postmodernler’ aslında... Onlar da zamanın havasına uygun cevap veriyorlar...

SINIF ARTIK HOMOJEN DEĞİL HETEROJEN

Yeni zamanlarda, tam da bütün bu kimlikler sınıf gerçekliğini örtüyorlar. Ait olunan sınıfı yani; aşağıda ya da yukarıda... Ya da sahip olunan kültürel kimlik ya da içine girilen cemaat aracılığıyla seçkin sınıfların yardakçısı, koltuk değneği haline dönüşmek mümkün olabiliyor. Ya da tam tersi... Kültürel kodlarına sahip çıktığınız bir toplumsal kesimle birlikte alt sosyal sınıfların ‘sınıf mücadelesi’nin içine girebiliyorsunuz.

Evet, sınıftan bahsetmek lazım. Ama kuru kuru bir sınıftan değil; renkleriyle, kültürel olarak aşağılayan ya da aşağılanan halleriyle sınıftan bahsetmek lazım... Artık kimin yanında olduğunuzu sadece mangalda kül bırakmayarak, esip gürleyerek, slogan atarak hamasi nutuklar çekerek ilan edemiyorsunuz. Bu hiç bir işe yaramıyor. Bırakın, ulus, sınıf ya da başka bir kimlik adına konuşmayı, desteklediğiniz insanların adlarını tek tek sayarak davaya çağırsanız bile bir işe yaramıyor.

Belki en fazla bu bağırtılar, kendi kendinizi kandırmaya yetiyor. Miting kortejleri köprülerin altından geçerken, slogan atanların seslerinin daha çok çıkması gibi, bu sadece mitingin belli ve küçük bir diliminde güçlü akustik etkisi yaratıyor; hepsi o kadar...

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim