1. YAZARLAR

  2. ALİ DEĞİRMENCİ

  3. Sindirilen Edebiyat ve Nehir Aydın Gökduman
ALİ DEĞİRMENCİ

ALİ DEĞİRMENCİ

Yazarın Tüm Yazıları >

Sindirilen Edebiyat ve Nehir Aydın Gökduman

A+A-

 “Müslüman kesimin; Denizler’in idamını, 12 Eylül darbesini eleştirip kınayan neden bir tek sanatçısı yok?” diye sormaktaydı bir yazısında Yücel Kayıran.

Biz de “başka kesimlerin”, Müslümanların dertleriyle, sorunlarıyla, çektikleri sıkıntılarla ne kadar ilgilendiklerini sorarak yola çıkabiliriz belki bu konuda. Bunun doğru olmadığını gösterecek kanıtların peşine düşerek konuşmak da mümkündür zira, Türkiye’de böyle bir geleneğin oluşmasının önüne geçen kişi ve tutumları ifşa etmek de. Retrospektif bir tutumun kalkanını siper edinerek ve toplumu sosyal kompartımanlara bölerek konuşmanın yanlışlığı bir yana, gelinen noktada hiçbir “kesim”in karnesi insan içine çıkacak gibi değildir.

Seksenli yıllara kadar, bu ülkede sanat ve edebiyat alanında hatırı sayılır bir iktidar oluşturan sol eğilim içinde yer alanların önemli bir bölüğünün süreç içerisinde nasıl da dönek, sinik, inkârcı ve içeriden barikatlar oluşturucu bir konuma evrildiği gözlemlenebilir bir gerçekliktir aynı zamanda. Bu eğilim, diğer kesimleri de etkilemiştir kuşkusuz. Sakat, ahlâkilikten ve kişilikten uzak, yoz bir sanat algısının bugün neredeyse genelgeçer bir hüviyet kazanmasında bu tür kırılma, savrulma ve çözülmelerin etkili olduğunu söylemeye bile gerek yok sanırım.

Zulmü ve zorbalığı görmezden gelen, sömürü odaklarını güçlendiren, açıkça darbe çağrıları yapan, küresel ifsatla bitişip bütünleşen çok sayıda aydınımız, sanatçımız var artık. Edebiyatın / sanatın çözülmeye ve yozlaşmaya karşı direnç geliştiren, en azından onlara eklemlenmeyen kanalları ise hem küçümsenip hayatın taşrasına itilmekte hem de çeşitli bahanelerle tıkanmakta günümüzde. Her düzlemde böyle bu. Yücel Kayıran’ın sorması gereken doğru soru şu belki de: “Müslüman kesimin, postmodern darbe olarak nitelendirilen sindirme, kuşatma, kapanma sürecini ve o süreçle birlikte gündemden hiç düşmeyen baskıları, insanlık dışı uygulamaları, tecrit ve karalama çabalarını eleştiren, bu eksende sahici bir itiraz ve tanıklık da geliştirebilen bir edebiyatı var mı? 28 Şubat süreci başka bir ülkede mi yaşandı? Muhtıralar, tehditler, hakaretler edebiyat-sanat dergilerini hiç incitmiyor mu? Çetelerin, darbeci örgütlenmelerin, kıyımların hiç mi edebî bir niteliği, yönü yok? ”

*

28 Şubat sürecinde hiçbir şey olmamıştır adeta, edebiyat ve sanat dergilerine bakarsak. Bir elin parmak sayısını geçmeyen ürünleri ya da birkaç kişinin bireysel çabasını dışarıda tutarsak açıkça “sükut suretinde” bir görüntü çıkar karşımıza.

Öyle bir körlük, miskinlik, vurdumduymazlık ya da korkaklıkla çevirilidir söz konusu yayın organları. Bu nasıl bir şeydir? Bir adamı, bir ağaca sarkıtılmış bir urganla herkesin gözü önünde asıyorlar ve siz de bir ressam olarak tuvalinizin başına geçip cesede uzun uzun bakıyor; fakat ağacın meyvelerini ve çiçeklerini çizmeye çalışıyorsunuz. Başka türlü davrananları da ideolojik olmakla, slogancılıkla hatta provokatörlükle suçluyorsunuz. Bir şeyler yapmaya çalışanların çabalarını dudak bükerek ya da suçlayarak karşılıyor; fakat kendiniz de kuzuların sessizliğini çoğaltıp yaygınlaştırmanın ötesine geçmiyorsunuz.

Sanat eseri, kendisini anlamlı ve görünür kılan form ve estetik bütünlüğün yanı sıra, içsel bir anlam dizgesi eşliğinde açımlanan ideolojik bir bütünlüğü de gereksinir kuşkusuz. Bu bağlamda sanatın, bir dünya görüşünden büsbütün yalıtılmasını, ideoloji yoksunu ya da karşıtı bir etkinlik olmasını beklemek en azından safdilliliktir. Bir dünya görüşünden, ontolojik bir gerekçeden, ideolojik bir yer tutuştan ayrışmış gibi görünen tutum ve çabalar da aslında kurulu düzenin ekmeğine yağ sürecek, egemen ideolojiye eklemlenecektir.

Hayat, nihayetinde bir bütündür. Edebiyat da bir bakıma hayatı, dünyayı algılamanın yaşantısal izlenimlerini aktarır. Bunu gerçekleştirirken, elbette yaşam koşullarımızın bilimsel ve kavramsal bir analizini yapmaz. Althusser’in dediği gibi; edebiyat yaşantıyı edilgin bir biçimde yansıtmaz; yansıttığı yaşantıyla bu yaşantının kaynaklandığı ideolojinin arasındaki mesafeyi açık tutar. Bu mesafe biçimle ve edebî tavırla korunur. İdeoloji kişiyi bir ilkeler, “kurallar” bütünü içinde görürken, edebiyat sonuçta bir “kurmaca” yumağı içinde biçimlenir.

İşte o süreçte; kuş diliyle konuşarak, kem küm ederek bir itiraz geliştirdiğini sananların ya da başını büsbütün kuma gömenlerin, kaleme aldığı bir iki değiniyle büyük bir cephe açtığı kabul edilenlerin arasında, hem tutumu hem de izlekleri ve yazdıklarının içeriği açısından benim ilgiyle takip ettiğim bir yazardı Nehir Aydın Gökduman.

Sabırla yazdı. Damıtarak, özümseyerek yazdı. Sadece izleyerek değil, içinde dönenerek, düşünerek, dövünerek yazdı.

Kendini yazdı, kendisi gibi olanları yazdı, kendisine ve kendisi gibi olanlara nasıl bakıldığını düşünerek yazdı.

Başına gelenleri, yaşadıklarını, tanık olduklarını yazdı. Özlemlerini, beklentilerini, iç kanamalarını, direncini, ayakta kalma mücadelesini; horlanmaları, baskıları, itilip kakılmaları, haykırışları, var olma mücadelesini paylaştı bizimle.

Başını dik tutmaya çalıştığı hemen fark ediliyordu. Yarasını bize gösteriyor; fakat kimseye yaranmaya çalışmıyordu. Sümsüklüğün, pes etmenin, kalemine / yüreğine / zihnine peruk takmanın semtinde eğleşmedi hiç.

Başkalarını dinleyerek, çevresindekilerle konuşup dertleşerek, ağlayıp direnerek yazdı aynı zamanda. Kimi zaman itiraz ederek, bağırarak, öfkelenip kızarak; kimi zaman da içine gömülüp ağlayarak, hıçkırıklarını bastırarak yazdı.

Kimi zaman sokaklardan, okullardan, meydanlardan, kampuslardan, çarşı pazardan, akraba mekânlarından, komşuluk ettiği hanımların evlerinden, kitabevlerinden, yurtlardan kâğıtlara taşarak tanıklık etti kalemiyle. Kimi zaman da kitaplardan, zihin ve yürek evreninden, iç dünyasından hayata, sokağa açılarak durdu karşımızda. “Bizim öykümüz”ün çeşitli durakları, evreleri, kişileri, olumlu ve olumsuz aktörleri, atmosferi, acıları ve sevinçleri, zaafları ve başarıları yansıdı öykülerine. Sadece edebî nitelikli bir ürün olarak görülmüyordu yazdıkları. Bir cephe oluşturuyordu Nehir Aydın. Zulmün sözlüğünü okşamaktan vazgeçmeye çağırıyordu. Bir dalgakıran işlevi de üstleniyordu anlattıkları. Kötülüğün, teslimiyetin, boşvermişliğin kapılarını zorluyor; münkerin süngülerini köreltiyordu.

Hak ettiği değeri yazın alanında yeterince görmese de o öykülerin birçok ilde, birçok evde ilgiyle okunduğunu biliyorum ben. Bir yazar için, bu, çok güzel ve anlamlı bir şey olsa gerek. Bütün bunları söylerken şu belirlemeyi yapmakta da yarar var sanırım: Öykülerinde edebiyatın kendine özgü kalitelerini boşlayan bir yazar değildi Nehir Aydın Gökduman. Öyle uluorta slogan atmıyordu. Yaralarımızı kanırtarak salt bizi etkilemeye çalışmıyordu. Evet, bir duruş ve kimlik sahibiydi kesinlikle. Durduğu, konuştuğu, anlattığı ve ulaşmak istediği yeri biliyordu. Bilinçliydi. Fakat arı duru bir dili, canlı ve etkileyici bir anlatımı, etkileyici bir buluş gücü, ayrıntıları fark eden bir gözlem yeteneği, bir kompozisyon bilinci ve çıtayı düşürmeyen bir sanatçı tavrı da vardı aynı zamanda. Hem biçem hem de içerik bakımından yetkin metinlerdi yazdıkları. Bütün öyküleri aynı değerde değildi belki; fakat hepsinde ciddi bir sanatsal emek ve edebî zenginlik de vardı.

Yazmaya devam ediyor hâlâ, eski sıklıkta olmasa da. Bu arada biri Öyküye Ağıt, diğeri Eylülle Gelen olmak üzere iki öykü kitabı çıkardı yazar.

Ekin Yayınları’ndan 2002’de çıkan Öyküye Ağıt adlı yapıtında 20 öykü yer alıyor. Sıcak, canlı, dirençli metinler bunlar. Daha içeriden, daha duygusal bir anlatım öne çıkıyor bu kitaptaki öykülerde. Kimilerinde teknik kusurlar bulunsa da 28 Şubat sürecinde ve akabinde yaşananlara, daha çok bir bayan duyarlığıyla yaklaşıldığını görüyoruz. Başörtüsü nedeniyle hemşirelik mesleğini bırakmak zorunda kalan biri kendisi de zira. O dönemin öykü üzerinden çok farklı karelerini, yansımalarını, düşüş ve kalkışlarını, aranış ve çırpınışlarını, direniş ve onur bahşeden tanıklıklarını okumak mümkün Öyküye Ağıt’ta.

Eylülle Gelen, Pınar Yayınları tarafından 2005’te yayımlanan ikinci öykü kitabı Nehir Aydın Gökduman’ın. Kitapta 11 öykü var. Daha uzun öyküler bunlar. Daha ustalıklı, daha yetkin bir anlatım öne çıkıyor bu kitapta. İç dünyaya daha çok uzanıyor yazar bu öykülerde. Hüzün ve dinginlik daha bir baskın. Öykü evreninin biraz daha genişlediğini, farklı uzamlara yöneldiğini görüyoruz aynı zamanda.

Yozlaşma ve Baskı Ortamında Sanat adlı kitabı hazırlarken, kapsamlı bir yazı yazmak istediğim halde içime sinen bir inceleme yapamadım Nehir Aydın Gökduman’ın öyküleri hakkında. Bir kitap tanıtımıyla geçiştirmek de istemedim doğrusu. Yazarlık serüvenini görmek, izlemek istedim biraz da. Sadece bir “sürecin yazarı” değildi çünkü. Güçlü bir kalemi vardı. Çok sayıda romana ve çocuk kitabına imza atmıştı aynı zamanda. Bunları da yeniden okumak ve tartmak gerekiyordu. Duyarlılığını, birikimini güçlendirerek; bilgisini ve tekniğini sağlamlaştırarak yazmaya devam ediyor bir taraftan da. Kısmet olursa, oylumlu bir yazı ile döneceğimiz, değineceğimiz bir yazar Nehir Aydın.

Şimdilik bir teşekkür borcu bu.

28 Şubat sürecinin 12. yıldönümünde mütevazı bir okur selamı.

O zorlu günlerde susmadığı için. Sinmediği, kuzuların sessizliğine eşlik etmediği için. Tanıklığı için. İçimizi ısıtan, yüreğimizi irkilten, bizi ayakta tutan, bize gönenç aşılayan öyküleri için.

 

Değinilen Kitaplar:

Nehir Aydın GÖKDUMAN, Öyküye Ağıt, Ekin Yayınları, İstanbul 2002.

Nehir Aydın GÖKDUMAN, Eylülle Gelen, Pınar Yayınları, İstanbul 2005.

Ali DEĞİRMENCİ, Yozlaşma ve Baskı Ortamında Sanat, Ekin Yayınları, İstanbul 2008.

 

Bu yazı Umran dergisinin Şubat 2009 sayısında da yayımlanmıştır.

YAZIYA YORUM KAT

12 Yorum