Silinmez, silinmeyecek kayıtlar...

30.04.2010 13:00

Cengiz Çandar

‘Akil Adamlar’ diye tanınan ‘Bağımsız Türkiye Komisyonu’nun üç üyesi, bir süre önce Deniz Baykal ile görüşüyorlar. Üç kişi. Başta, 2008 Nobel Barış Ödülü’nün sahibi, eski Finlandiya Cumhurbaşkanı, uluslararası saygınlığı tartışılmaz, deneyimli devlet adamı Marti Ahtisaari, eski Hollanda Dışişleri Bakanı ve AB Komisyon Başkanı Hans Van der Broek ve eski Avusturya Dışişleri Müsteşarı Albert Rohan. Görüşmede Ergenekon konusu açılıyor.
Deniz Baykal, İngiliz gazeteci Gareth Jenkins’in İngilizce raporunu ‘Bağımsız Türkiye Komisyonu’na iletiyor.
Buradan sonrasını muhtemelen Deniz Baykal da bilmiyor. Raporu okuyan Marti Ahtisaari’nin yakın çevresine yaptığı değerlendirme iki İngilizce sözcükle özetleniyor: ‘Whitewashing military’...
Yani, ‘askeri temize çıkarma’ belgesi. Ergenekon’u karartma ve sulandırma lobisinin mal bulmuş mağribi gibi sarıldığı Gareth Jenkins’in çalışmasının, son yıllarda Avrupa’da Türkiye için en etkili çalışmayı yürütmüş olan uluslararası şahsiyetlerin başında gelen Marti Ahtisaari nezdindeki izlenimi bu; ‘askeri temize çıkartmak’.
Aynı lobinin ‘anayasa değişiklikleri’ konusunda ele güne koyamadığı referans noktası yine bir ‘ithal malı’, Macar asıllı bir Amerikalı Andrew Arato. Türkçe bilmez. Türkiye ile ilgili bir çalışması yok. Türkiye’nin anayasaları, anayasa tartışmalarına ilişkin geçmişi de özel çalışma alanı değil. Ama ne gam, ‘Anayasa değişikliği paketi önüne gelirse sizce Anayasa Mahkemesi ne yapmalı?’ şeklinde münasebetsiz bir soru üzeri şu sözleri
fütursuzca söyleyebiliyor:
“Umarım Anayasa Mahkemesi böylesine sözde demokratik bir sürecin önünü tıkar... Mahkeme netlikle paketin anayasaya aykırı olduğunu ileri sürebilir ve 4. Madde ile sabitlenen ilk üç maddeyle uyuşmadığını savunabilir.
Gerisini tartışmasına bile gerek yok, sadece anayasaya aykırı olduğunu söyleyip yeniden görüşülmesini söyleyebilir. Ben burada bir problem görmüyorum.”
Deniz Baykal için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak için fena bir ‘referans’ sayılmaz. Ergenekon’u Gareth Jenkins’e, ‘anayasa değişiklikleri’ne ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin ne yapması gerektiğini de Andrew Arato’ya dayandırın, olsun bitsin.
Gareth Jenkins’in görüşleri, Ahtisaari kalibresindeki ‘Türkiye dostları’ nezdinde ne kadar
muteber ise, Arato’nun görüşleri de o kadar olmalı.
Aslında Arato’ya başvurmaya da gerek olmamalıydı. Arato’nun cümlelerinin aynısını Deniz
Baykal zaten söylüyor.
‘Körler sağırlar birbirini ağırlar’ durumu.
Kayıtlara geçti. Silinmez, silinmeyecek kayıtlar...
***
‘Anayasa değişiklik paketi’nin ilk turu, halkoyuna sunulacak sayıyı TBMM’den elde ederek geçti. Paketin üç maddesi can alıcı:
1. Siyasi parti kapatmanın zorlaştırılması;
2. Anayasa Mahkemesi’nin yapısının değişmesi;
3. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısının değiştirilmesi.
Bu üç maddeye ‘simgesel’ değeri olan, 12 Eylül askeri darbesini yapanlara yargı yolunu açan geçici 15. Madde’nin kaldırılmasını da ekleyebilirsiniz.
Türkiye’nin en önemli ‘kabuk değiştirme’ hamlelerinden birini, başlıcasını ifade eden bu gelişme henüz hedefine varmış değil. İkinci tur oylama var. İkinci tur, birinci tur gibi tamamlanırsa referanduma gidilecek; kararı Türkiye halkı verecek.
Bu arada, CHP, TBMM’den geçecek ve halkın kararına sunulacak paketi Anayasa Mahkemesi’ne götürme hazırlığı içinde. Bütün bu gelişmeler, önümüzde çok çetin bir siyasi sürecin gerçekleşeceğine işaret ediyor. Önümüzdeki dönem, özellikle önümüzdeki iki haftanın her türlü ‘provokasyona açık’ olacağını tahmin edebiliriz.
Statüko, bir başka deyimle değişime direniş, elinden geleni ardına koymayacağa benziyor. ‘Bürokratik oligarşi’, 1982 askeri darbe anayasası ile tahkim edilmiş ‘iktidar imtiyazları’nı kaybetmemek için hangi araç gerekiyorsa, onu kullanmaya hazır ve niyetli bir halde.
Böyle bir zaman diliminde, CHP’lilere ve özellikle BDP’lilere ağır sorumluluk düşüyor. CHP’lilerin önünde -en azından bir bölümünün- düşünüp karar vermek için yeterli vakit var. Aksi halde, Ertuğrul Günay’ın ‘Dönek deyince ne anlıyorsunuz’ sorusuna verdiği
şu cevap boyunlarına asılmış bir yafta olarak kalacak:
“Sosyal demokrasi, sosyal adalet, milli irade gibi kavramları kullanıp da sonra milli iradenin seçtikleriyle baş edemeyeceklerini gördükleri zaman postal sesinden umut bekleyen demokrasi düşmanlarını anlıyorum.”
BDP’nin iki arada bir derede hali de fazla uzun süre devam edemez. Haklı gerekçeleri ne olursa olsun, ‘sınav anı’nda ‘ortadan’ tavır alarak, bunun haklılığını dinletecekleri kulak bulamazlar.
BDP’lilerin aklını ve vicdanını askıya almamış kesiminin sıkıntısını dün Siirt Milletvekili Osman Özçelik, birinci tur oylamalarına girmemiş olmalarını ‘İçimiz kan ağlıyor’ diyerek dile getirdi. Özçelik, “Biz, 12 Eylül’ün ceberrut yönetiminin getirdiği bu Anayasanın değişmesini gönülden istiyoruz... Kürtler en çok mağdur olan, dolayısıyla temel hak ve özgürlüklere hasret kesimi oluşturuyor. Hepimiz 12 Eylül ürünü bu Anayasa’nın mağduruyuz. Hapishanelerde yattık, dayak yedik. Arkadaşlarımız, insanlık dışı muamelelere maruz kaldı. Kürt sorununun bu noktaya gelmesinde 12 Eylül darbesinin ürünü olan mevcut Anayasa’nın büyük etkisi var. Dolayısıyla bu değişikliğe karşı çıkmak kendimizle çelişkiye düşmek demektir” diye konuştu.
Doğru söylüyor. Kürtlerin daha fazla ‘anasını ağlatacak’ bu statükonun devamına katkıda bulunacak bir davranış içine giremezler. ‘İçleri kan ağlayarak’ nasıl oylamalara katılmadılarsa, ‘içlerinin kan ağlaması’na Kürtlerin ‘anasının ağlaması’nı durdurmak için katılmak zorundalar.
Ne yapacaklar yani? Referandumda ‘Kürtlerin hayır’ demesi için mi yollara dökülecekler? Yoksa, CHP’nin partilerini kapatan Anayasa Mahkemesi’ne başvurusunun arkasına saklanarak kamuoyuna ‘ilke masalları’mı anlatacaklar?
Kime dinletecekler?
Kimi inandıracaklar?
Kayıtlara geçer. Silinmez. Silinmeyecekler...
***
Yeri gelmişken... Ergenekon süreci, Danıştay saldırısıyla ilgili bulgularla ivme kazanmıştı. Danıştay’daki saldırgan yakalanmasaydı -ki, saldırının yakalanmaması ihtimaline göre planlandığı anlaşılıyor- Türkiye bugün vardığı noktaya belki asla varamayacaktı.
Danıştay saldırısının, failinin yakalanmayacağına uygun biçimde hazırlandığını son olarak TÜBİTAK’ın Danıştay saldırısının kayıtlarının silinmiş olduğunu ortaya çıkartmasından anlıyoruz. Başbakan Tayyip Erdoğan, TÜBİTAK’ın Danıştay saldırısının kayıtlarıyla ilgili raporuna işaret ederek, “TÜBİTAK’ın vermiş olduğu rapor ve OYAK güvenlik teşkilatının buradaki silinen kayıtları ve silinmeyenler. Birçok şeyler silinebilir. Ama vicdanlar kayıtları öyle kolay kolay silmiyor. Biz isteriz ki, OYAK’ın bağlı olduğu kurum da kalksın, bununla ilgili açıklamalarını cesurca yapsın’ dedi.
Çok önemli sözler.
Biz de bu sözlere bir ek yapalım:
27 Nisan e-muhtırasına ilişkin olarak, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin olarak, Ergenekon sürecine ilişkin olarak, Ak Parti’nin kapatma davasına ilişkin olarak, DTP’nin kapatma davasına ilişkin olarak, anayasa değişiklik paketine ilişkin olarak, kimler ne yazdı ne çizdi, ne söyledi, neyi savundu, neyi savunmadı; bunların kayıtları silinmedi. Ne zihinlerde, ne de vicdanlarda.
‘Türkiye’de kim kimdir?’, ‘Türkiye’de demokrasi konusunda kimin nerede durduğu, kimin neyi konuşma hakkı var?’
Silinmeyen, silinmeyecek olan ‘kayıtlarda’!

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim