Şiiri ve erdemi seçmiştik

09.09.2009 03:34

M. Naci Bostancı

12 Eylül denildiğinde önce o kasvetli ağustos ve eylül aylarını hatırlıyorum. Kasvet sadece peş peşe işlenen cinayetlerden, acıdan, "yarın" denilen şey her ne ise onun yerine geçmiş soluk imgesinden gelmiyordu, kasvet aynı zamanda havada, suda, yolda, dükkân vitrinlerinde, insanların ten renklerindeydi.

Bu iklimin en merkezî teması ve bizim de elbette en çok meşgul olduğumuz ölümdü. Hem felsefî anlamda hem de çıplak gerçeklik olarak. Ölüm üzerine felsefe genellikle sessiz ve içten olurdu, başkalarıyla paylaşılmazdı. Çünkü onun en mahrem düşüncelerimize uzanan etkisini paylaşmak demek, tedirginlikleri, korkuları, ürpertileri mübadele etmek anlamına gelirdi. Şairin dediğinin tersine "ölümden korkmak ayıp"tı. Açıktan yapılacak konuşmalar, üzeri ne kadar örtülürse örtülsün, bir jestte, bir anlık suskunlukta, gözlerdeki bir parlayışta tedirginliği ifşa etmek demekti. Bunu kim isterdi ki?

Ölüm, her genç için olağan, sıradan bir karşılaşma hükmündeydi. Yolda yürürken, bir köşeyi dönerken, evin kapısını çalarken, okuldan içeriye tam adımını attığında vurulabilirdin. Piyango gibi ne zaman çıkacağı belli olmayan bu hal karşısında metin olmak, aldırış etmemek, cesaret ve cüretle davranmak hatta onu alaya almak gerekiyordu. Bu, bir savunma biçimi olmalıydı. Ölümle iç içe geçmiş bir hayatın dramatik etkisine karşı tıpkı cephedeki askerler gibi kendimizi korumanın yolunu bir parça ölüm üzerine mizahta bulmuştuk. Böylesi bir hayatın olağan mekânı morg kapılarında hepimiz durgun olurduk, konuşmazdık, sessizce sigara içer ve sadece beklerdik. O içerde olurdu. Onu tanımayanlar, boyunu, kilosunu, göz rengini bilmeyenler, çocukken korkusuna, gülümsemesine şahit olmayanlar da o mermerde kardeşleri yatıyormuş gibi içleri ezilerek beklerlerdi. Kuşlar uçmaya, belediye otobüsleri geçmeye, yayalar yürümeye, simitçiler bağırmaya devam ederdi. Bütün "ler"ler kendi kategorilerinde, bildik güzergâhlarında giderlerdi. Gökyüzü hep bildiğimiz gökyüzü olurdu. Sonra vakit geçer, her şey biter, olağana geri dönülür, birisi ilk gülümsemenin silahını ateşlerdi. Hepimiz yavaş yavaş canlanır, bu acıdan pay almış, hüzünle yunmuş yıkanmış mizaha bırakırdık kendimizi.

PARANOYALARIN HATIRLANMA MEVSİMİ

12 Eylül denildiğinde yurt odalarını hatırlıyorum. Çıplak duvarlara, iki kanatlı pencereden gri bir ışık gibi sızan sokağa, bazen ya da çoğunlukla demeliyim geceye bakarak ülkemiz üzerine konuşurduk. Ülkemizin durumu kötüydü ve onu biz kurtarmalıydık. Herhalde konuşmaların veciz özeti bu olabilirdi. Peki, ama nasıl kurtarmalıydık? Baudelaire'in zamanın korkunç ağırlığını duymamak için insanları sarhoş olmaya çağırırken "ama neyle?" sorusuna söylediği "şiirle, şarapla ya da erdemle" cevabı gibi, biz de şarap bir yana, şiiri ve erdemi seçmiştik. Şiir ve erdem, her kılıkta karşımıza çıkacak şekilde zarif, çarpıcı ve baştan çıkartıcıydı. Elimizdeki her araç bir parça şiir, bir parça erdem değil miydi zaten?

Lakabı, kendine özgü hal ve tavrı kadar dönemin başbakanı Süleyman Bey'e benzemesi sebebiyle "başbakan" olan arkadaşımız radyoda akşam on dokuz haberlerinden önceki cıngıl çalındığında birden sinirlenir, bakın, dinleyin, derdi. Dinlerdik. Ne Güzel Eller Bizim Eller isimli türküden mülhem bu cıngılın her notasıyla birlikte parmağını sallayan başbakan, anlıyorsunuz değil mi, derdi, haber gönderiyorlar. Kime, diye sorardık. Bu cahilliğimize karşı bağışlayıcı ama bu kadar basit bir haberleşme sisteminden dahi habersiz oluştan kaynaklanan saflık karşısında artık yapacak bir şeyi kalmadığını ima eden bir tebessümle, onlara, diye eklerdi. Onlar? Daha fazlasını sormaya takatimiz kalmazdı. Başbakan, haberler başladığında camdan uzaklara bakar, saf Anadolu çocuklarını harcayan bir büyük makinenin radyonun cıngıllarına kadar uzanmış gücü karşısında çaresizliğin kahrıyla iç çekerdi.

12 Eylül denildiğinde o yüzden biraz da paranoyalarımızı hatırlarım, bizimkilerin, onların, ötekilerin, başkalarının paranoyalarını. Her dönem öyle anlaşılıyor ki, çıplak gerçekliği kadar gizemli yanları ve nihayet paranoyalarıyla birlikte geliyor. 12 Eylül döneminde tutuklanan bir çocuktan dinlemiştim. Çocuk, evet, yaşı yirmi bir de olsa öyle. Kolektif travma dönemleri herkesi bir parça çocuk yapmaz mı? Onu 18 Mart günü tutuklamışlar. 18 Mart, Çanakkale Zaferleri'nin yıldönümü. 57. Alay'ın anlatısı kulaklarında ve kalbinde, camdan keskin ayazının kemiklere işlediği Ankara'nın o mart soğuğunda Mamak Cezaevi'ndeki kafes bölümüne getirmişler. Kafes, ilk duyulduğunda tavana asılmış muhabbet kuşu kafesini hatırlatabilir. Değil. Demir parmaklıklarla bölünmüş bir kapalı spor salonu düşünün. Bölme bölme. Her birinde üç dört tutuklu. Sürekli cop sesleri, bağırmalar, dayak ve hakaret. Onu da bir kafese atmışlar. Sonrası rutin uygulama. Eskişehir marşını söyle. ... Bilmiyor musun, gel bakalım. Beş bir ele beş diğerine copla vuruş. Çök! Ne, çökmeyi bilmiyor musun? Beş bir ele beş diğerine... Sonra eğlenceli bir ekleme yapmışlar. Bundan böyle elinize vurduğumuzda "Sağ ol efendim" deyip yerinize öyle döneceksiniz. Hazır olda niye kıpırdadın lan! (Kıpırdamanız gerekmez) Beş bir ele beş diğerine... (Sessizlik) Hani sağ ol efendim, lan? Tekrar beş bir ele... Çocuk bunun defalarca tekrar ettiğini, kendisinin bir türlü dayaktan daha alçaltıcı olan o sözü söyleyemediğini anlatmıştı. Kelimeler boğazına kadar geliyormuş, içinden bir ses söyle kurtul diyormuş ama hani derler ya bir el boğazınızı sıkar ve susarsınız, aynen öyle, susmuş kalmış. Gitmiş gelmiş gitmiş gelmiş, artık eli var mı, vuruluyor mu, unutmuş, olup bitenin dışarıdaki seyircisine dönüşmüş adeta. Vuran kişi yorulup bırakınca sessiz direnişiyle o kazanmış. Kesinlikle diyordu çocuk, aklın teslim olduğu yerde vücudun kendi bilinci ve direnişi var. Onur sadece akla kayıtlı değil. Bir de 12 Eylül dönemine ilişkin işkence iddiaları hakkında şunu söylemişti. Benim için işkence dayaktan daha fazla bahanenin mantıksızlığı, ondan daha fazlası o sözdü, sağ ol efendim, sözü. Herhalde bütün bunlar, baskıyı, kaba bir dayaktan öte inceltilmiş bir teknikle sürdürmek için olsa gerektir.

12 Eylül denilince söylenecek çok söz var. Burada sadece birkaç parça andan bahsettik. Yıllar sonra dönem üzerine çalışmak için gelmiş Benjamin isimli bir Fransız'la konuşuyorduk. 12 Eylül öncesini ve sonrasını anlatırken bir an bu genç akademisyene baktım. Yüzünde, gerçek olaylardan değil bir sinema filminden parçalar dinliyormuş şeklinde inanmaz bir ifade vardı. Kendimi birden sanki Tarantino'ya ait bir filmin ikinci el anlatıcısı gibi hissettim. Sahiden bütün bunlar olmuş muydu? Araya giren zaman denilen mesafe birinci el şahitlerin ve faillerin üzerinde böyle bir etki yapıyorsa, şimdiki kuşaklar acaba ne düşünüyorlardır? Geçelim efendim, ne 12 Eylül'ü? Yaşananlar Hint tanrısı Şiva'nın dansından bir parçaydı sadece. Her şeyin ve herkesin birbirine karıştığı, birbirini bütünlediği, ayrılmış safların birbirine ulandığı, birbirinde tamamlandığı...

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim