‘Şiî Hilâli’, ‘İkhwan Hilâli’ Korkularıyla Oynanan İstenen Büyük Oyun..

13.04.2013 23:22

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

 

secakirgil@yahoo.com

NOT: 1- Hamburg’dan Ramazan U.  kardeşim, önceki yazımla ilgili olarak şu bilgileri verdi, telefonda, (özetle):

‘Ramazan el’Bûtî’ üzerine yazınızı okudum. Orada sözünü ettiğiniz patlama ve sonra video filminde birilerinin gözükmesi konusunda, ‘el’Arabiye’ televizyonunda, Şeyh Bûtî’nin oğlu bir açıklama yaptı. Buna göre, o video görüntüsünde orada bulunan genç, Şeyh’in torunu olup, o da aynı patlamada can vermiştir.’

Ramazan kardeşim ayrıca şu hususları da ekledi: ‘Gerçi, merhûm Şeyh’in, Esed rejimine karşı silahlı mücadele veren muhalifleri, toptan cehennemlik olarak nitelemesi çok yanlıştı, ama, sizin de Şeyh Ahmed Keftarû’yla yaptığınız tartışmayı aktarırken değindiğiniz gibi, Suriye çok farklı bir yer olduğundan, o, orada, müslüman halkı korumaya, medrese ve mescidlerdeki hizmetin kesilmemesine gayret gösteriyordu. Elbette Esed rejimine de tavsiyelerde bulunuyor, onu ve rejimini frenlemeye çalışıyordu. Ve o,  ‘İkhwan’ da dahil, hiç bir İslamî grup veya cemaate, harekete bağlı olmadığından, kendi anladığı çizgideki hizmetlerini tek başına yürütüyordu. Şahsen, onun hizmetlerini yakından bilen birisi olarak onun öldürülmesine çok üzüldüm.’

Evet, bu bilgileri aktarıyorum.

*

Bir okuyucu da ‘müslüman’ rumûzuyla (özetle) şunları yazmış:

‘Yazınızın birinci bölümünde Şeyh Butî ile alâkalı internet medyasına yansıyan, herkes gibi sizin de izlemiş olduğunuz, bir video ve Butî’nin ölümü (kimine göre de şehadeti) hakkında bir hükme varmaya çalışmışsınız.

Bence, videonun kaydettiği içeriğin ne öncesi, ne sonrası bizlere ulaşmadığına, sadece küçük bir kısmı bize ulaştığına göre, konunun aslı, ‘Butî iç kanama mı geçirdi? Diğerleri niye ölmedi?’ vb suallere takılıp kalmanın ötesinde, İslam âleminde yaşayan en önemli iki-üç âlimimizden birini kaybetmiş olmamızdır.

Butî bir âlim olarak, yanlış tarafta yer almış olabilir, ama, asıl biz müslümanlar kaybettik.

Yazınızın ikinci kısmında Butî’nin duruşunu incelemeye tâbi tutmuşsunuz.

Bûtî, bahsettiğiniz 80 bin ölümü, ictihad, tahmin, kehanet; ne derseniz deyin, ama önceden görmüştü.

Butî, iç dinamikleri karışık ve dünya dengelerinin kesişim noktası olan ve finansmanı başka diktatörlerce sağlanıp sivil halka dağıtılan silahların devreye sokulduğu Suriye'de, rejimin öyle bir hafta- on günde yıkılamayacağını iki sene evvel görmüştü. İşte bu yüzden silahlı mücadeleden yana değildi. Mümin feraseti dediğiniz şey tam da burada makes buluyor.

Yazınızın üçüncü bölümünde Suriye buhranının mes'ullerinden bahsetmişsiniz ve ihvan hilali diye bir mefhumu dile getirmişsiniz.

Abi, Suriye'nin içinde bu kadar parmak var ve siz bunu görüyorsunuz, merak ediyorum peki neden mevzuubahis olan bu buhranı önceden görmediniz?’

Evet, bu okuyucunun değerlendirmesi de ana hatlarıyla böyle.. Bu konuda, şu kadarını belirteyim ki, geleceği, kimse önceden tahmin edemez.

İran’da 1977’lerde, Şah’ın  en güçlü olduğu zamanlarda, ‘1979 başında sonra Şah devrilecek’  denilseydi, kim tahmin edebilirdi? Ama, oldu..

Aynı şekilde, Libya’daki 42 yıllık Gaddafî rejiminin, Mısır’daki 30 yıllık Husnî Mubarek rejiminin ve Yemen’deki 34 yıllık Ali Abdullah Salih rejiminin, Tûnus’daki 55 yıllık ‘Habib Burgiba- Zeynelâbidin bin Ali’ devrileceklerini kim tahmin edebilirdi.. Hattâ, 35 yıllık Saddam rejiminin bile, 1991- Irak /Amerika (Birinci Körfez) Savaşı’nı atlattıktan sonra, durumunu pekiştirdiğini düşünenler de vardı.

Suriye için de durum budur.

Ayrıca, bu satırların sahibi, işin taa başından, 50 yıllık Suriye Baas rejimi ve (Baba-Oğul) Esed Hanedanı diktatörlüğünün dişsiyasetinde poker masasına elleri boş olarak oturup, sonra bütün kartları toplayarak masadan kalkmak gibi korkunç bir politik mafia örgütü özelliğine sahib olduğuna bir kaç kez değinmişti. Bu rejimin, sionist İsrail rejimi hariç, bölgenin hemen bütün ülkeleriyle münasebetlerinde bu hususun ileri sürülmesi mümkündür.

Bugün, elbette bir takım ellerin tabloyu kendi emellerine uygun olarak daha da karıştırma çabaları, bütün müslüman coğrafyalarında daha bir olduğu gibi, Suriye için de geçerlidir.

Tahammül ötesi acı olan, Suriye’de veya diğer yerlerde, hele de silahsız, savunmasız çocuk, kadın, ihtiyar vs. sivil insanların binler halinde öldürülmesine, sadece emperyalist güçlerin değil, bir takım müslüman güç odaklarının da uluslararası strateji hesablarına veya diğer  mashalat ve menfaat hesablarına göre, vurdumduymaz kalmalarıdır. Halbuki, cinayetler, zulümler karşısında hak olan tarafı inancımızın ölçülerine göre belirleyip, tarafımızı ortaya koymak zorundayız.

Hz. Ali’den gelen bir ölçü vardır, ‘Sen insanlara, hayata ve hadiselere bakarak Hakk’ı kavrıyamazsın; önce Hakk ölçüsünü tanı, sonra insanların, hadiselerin o ölçüye göre nerede olduklarını belirle..’ şeklinde..

Suriye mes’elesinde de, emperyalizmin ve şeytanî güçlerin içerde veya dışarda yığınla oyunları vardır, elbette. Hangi taraftan bakılırsa, ona göre, farklı yorumlara varılabilir. Ama, Hakk olanı belirledik mi, yanılma payımızın daha az olması muhtemeldir.

Suriye rejiminin de, müslüman halkların temel inançlarına ve iradelerine aykırı olarak kurulmuş bütün rejimlerin de tahakkümlerinin gayrimeşru olduğuna inanan müslümanların, bu gibi rejimlere karşı, içinde bulunulan şartlara göre ayaklanan kitlelerin, en azından diktatörlüklerden, zorba rejimlerden daha haklı olduğunu düşünmeleri gerekmez mi? –Bu gibi silahlı mücadelelerin, bütünüyle tertemiz olduğu da taahhud edilemez elbette..-

*

Bu vesileyle bir diğer noktaya daha değinilmesi gerekiyor.

**

’Üyelerini bile koruyamıyan bu ittifak’lar niçindir?

Amerikan Başkanı Obama’nın NATO Başkomutanlığı'na aday gösterdiği General Philip Breedlove’in, 12 Nisan günlü medyaya yansıyan ve  Amerikan Senatosu Silahlı Hizmetler Komitesi'ne verdiği yazılı ifadesinde, ‘Türkiye’deki Patriot bataryalarının menzili kısıtlı.. Bunların, Suriye’ye yöneltilmeleri durumunda Türk hava sahasını koruyamazlar.’ Demiş ve sonra da yapılması gereken önerilerini dile getirmiş..

*

Bu konuya, daha önce de, ’Bu ne biçim iştir böyle?’ diye bu sütunda değinilmişti. Çünkü,  NATO üyesi olan ve tabiatiyle NATO savunma sisteminde olduğu düşünülen Türkiye’ye bu zamana kadar en modern savunma sistemlerinin yerleştirilmememiş olması bir yana, bir Patriot sistemi kurulmasının bile aylarca sürmesi bir ayrı faciadır..

Hatırlayalım ki, 30 yıl öncelerde, NATO’nun savunma stratejisi belirlenirken, iki görüş vardı orta yerde:

1-Ânında ve yerinde müdahale,

2-Gerekli zaman ve mekânda, elastik müdahale..

Türkiye, birinci şıkkın kabul edilmesini istiyordu.. Çünkü, bu kabul edilmediği takdirde, bir saldırıya uğradığında,  NATO Başkomutanlığı (yani, Amerikan emperyalizmi) ‘NATO bir bütündür, nereden- nasıl karşılık verileceğini biz belirleriz..’ diyordu. Mesela, Rusya Türkiye’ye mi saldırdı, NATO, hemen ve Türkiye üzerinde değil, meselâ, Norveç’in kuzeyinden Rusya ile sınırdaş olduğu yerlerden karşılık vermeyi askerî stratejisine daha uygun bulabilirdi. Ama, o zaman da Türkiye, bir küllüğe dönüşebilirdi. Hele de, bu günün savaşlarında, 24 saatte bile işler bitirilirken..

Ve o tartışmada, Türkiye’nin isteği kabul edilmemiş, ‘elastik müdahale stratejisi’ benimsenmişti. Hâlâ da o strateji geçerli..

Ki, Dışişleri eski Bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil, NATO’yu anlatırken, ‘O öyle bir andlaşmadır ki, akşam, barış içinde yatarsınız, sabahleyin bir de bakarsınız ki, sizin haberiniz bile olmadan, NATO merkezinden verilen bir alarmla, ülkeniz bir  yangın yerine dönüşmüştür..’ derdi.

Bu durum, bugün için de aynen geçerlidir.

Buradan şimdi de, çıkarılması gereken dersler yok mudur?

Yarınlarda NATO Başkomutanı olması muhtemel Amerikan generali, ne diyor? ‘Bu Patriot füzeleri ile, Türkiye’yi savunamayız!.’

NATO, Türkiye’yi müslüman coğrafyalarında kendisinin bir sivri mızrağı olarak kullanmak istiyor, 60 yıldır..

Geçmişe göre, son 10 yılda hem siyasî/ diplomatik ve hem de ekonomik açıdan daha bir güçlendiği genelde kabul edilen Türkiye’nin bu ‘kullanılma’ya bir son vermesinin zamanı geçmekte değil midir? Elbette, gereken bedellerin ödenmesi göze alınmayacaksa, ayrı..

*

Ürdün Kralı’nın münasebetsizliği..

(Türkiye’nin bugün, Amerika ve Batı dünyası tarafından güvenilmeyen bir müttefik olarak görülmeye başlanmasının etkileri, İran medyasında da görülmeye başlandı.. Son aylarda, tıpkı Batı dünyasındaki yorumlarda olduğu gibi,  ‘Erdoğan Türkiyesi’nin ‘Yeni Osmanlılık rüyaları’  ve Halifecilik, (Khalîfegerî) emelleri peşinde olduğu’na dair yorumlara yer veren devlet gazetelerinden Keyhan’ın 13 Nisan günlü başmakalesinde, ‘Adalet ve Kalkınma Partisi’nin İslamî eğilimli olduğu iddasına rağmen, ülke yönetiminin îslamîleştirilmesi yönünde hiçbir şey yapmadığı’ eleştirisi yapılmakla birlikte, genelde son derece dikkatli bir dil kullanılıyor ve Türkiye’ye artık Batı dünyasının da güven duymadığına değiniliyor ve ‘Amerikan Hükûmeti’ne bağlı Hudson Araştırma Merkezi’nin bir değerlendirmesinde de görüleceği üzere, ‘AK Parti’nin bünyesinde, ılımlı bir İslamî siyasetin arkasına radikal bir dinî cereyanın gizlenmiş olabileceği ve bunun da, müslümanların Batı dünyası karşısında direnmelerine daha bir güç vereceğine dair yorumları aktarılıyordu.)

*

Bu noktada, emperyalist güç odaklarının korkusunun Ürdün Kralı II. Abdullah tarafından dile getirildiğini görüyoruz. Bu, ‘İkhwan Hilali’ korkusudur ki, bütün emperyalist ve şeytanî güç  odaklarını korkutuyor.

Önceleri, -bazı mezhebçi unsurların bakar-körlüğünün de yardımıyla- ne yazık ki, İran’ın bir ‘şiî hilali’ oluşturduğu iddiaları gündeme geliyordu ve bu durum, gayrimeşrû’ saltanat ve  iktidarlarca büyük çapta şiî olarak nitelenmeyen müslüman halkların korkutulmasında  kullanılıyor, sahneye inanç değerlerini koruyan güç olarak çıkıyorlardı.

Bu farazî şiî tehlikesinden sonra, şimdi yeni bir tehlike, ‘İkhwan tehlikesi’ tezgahlanıyor.

Ve o farazî ‘şiî tehlikesi’nin sünnî toplumlara bir gulyabanî, bir öcü gibi gösterildiği gibi, şimdi de, şiî müslümanların ekseriyette olduğu coğrafyalarda, ‘İkhwan tehlikesi’ aynı şekilde bir korku kaynağı olarak gösterilmeye çalışılıyor. Tabiatiyle, emperyalist ve şeytanî güç odakları da, bu her iki oluşumdan da azâmî faydayı sağlamayı  gözetmektedirler.

Bunlardan birisi de, Ürdün Kralı II. Abdullah..

Ürdün Kralı, İkhwan Hilali’nden söz ediyor ve korkusunu dile getiriyordu, geçenlerde, ‘The Atlantic’ isimli bir Amerikan dergisine verdiği mülâkatta..

‘Ben olmasam, Ürdün de İkhwan’ın eline düşer..’ diye.. ‘Benim kadrimi başta Amerika olmak üzere bütün emperyalist güçler iyi bilsin..’ dercesine.. Hatırlayalım Gaddafî /Qaddafî de, 1990’lı yılların ortasından itibaren, devamlı, ‘Eğer ben olmasam, bütün Kuzey Afrika İslamcıların eline düşer..’ diye, emperyalist güçlere kendisinin kadrinin bilinmesi için, kendisini pazarlıyordu.

Şimdi de Ürdün Kralı benzer lafları ediyor.. Ve Türkiye, Mısır ve Tûnus’un İkhwan güçlerinin elinde olduğunu, Ürdün ve Suriye düşerse, oralarda da İkhwan’ın galib geleceği ve böylece, bu coğrafyada bir ‘İkhwan Hilali’nin oluşacağı’ korkusunu yaymaya çalışıyordu.

İran medyası da, geçtiğimiz hafta, Ürdün Kralı’nın bir gece, Amman’dan gizlice Şam’a gidip, Esed’le bir görüşme yaptığını bildiriyordu.. Bu haber tekzib olunmadı.

Bu arada, Suriye Baas rejiminin kanlı diktatörlüğünün başındaki Beşşar Esed de, ‘Tayyîb Erdoğan’ın gerçekte, kendisiyle dostça ilişkiler kurduğu zaman da bütün düşüncesinin İkhwan’ı sosyo-politik zemine çıkarmaya yönelik olduğunu ve onun kafasının ‘İkhwan kafası’ olduğunu’ söylüyordu..

‘İkhwan kafası’, haa!

Kim bu ‘İkhwan’ (kardeşler)  (veya,  İkhwan-ul’Muslimîyn /Müslüman Kardeşler?’)

Hasan-ul’Bennâ merhûmun 1920’li yıllarda Mısır’da tesis ettiği ve hemen bütün dünyada, özellikle de bütün sünnî müslüman toplumlarda derin etkileri olmuş bir İslamî hareket.. İkhwan Hareketi, bugün de, müslümanların kendi ülkelerinde sosyo-politik hayatta hâkim olmasını hedef edinen bir harekettir.

Ki, halkının ekseriyetini şiî müslümanların oluşturduğu İran’da da, Şah rejimine karşı silahlı mücadelelere de girişmiş bulunan  ‘Fedaiyân-ı İslâm’ gibi hareketler ve onun daha sonra Şah rejimince idâm olunan  Newwâb Safevî gibi genç liderleri de, hattâ, 1950’li yıllarda Mısır’a gidip, El’Ezher ve diğer İslamî merkezlerde konferanslar verecek kadar İkhwan’la irtibat halindeydiler. 

Muhakkak ki, ‘İkhwan-ul’Muslimîyn’ mükemmel değildir. Esasen, müslümanların büyük bir bölümü, enbiyaullah dışında hiçbir harekette mükemmellik, kusursuzluk aramamaktadırlar.

Ama, hemen bütün müslüman coğrafyalarında, İkhwan Hareketi’nin ve mensublarının sıradan halk kitleleri içinde, hedefleri ve o hedefe uygun hareket etmek dikkatiyle temayüz ettiğini söylemek abartılı bir iddia sayılamaz herhalde.. Kaldı ki, şuûrlu bir müslümanın, kesin doğru olduğuna inandığı değerlerinin, ölçülerinin kendi ferdî ve sosyal hayatına ve yaşadığı zaman diliminde ve gelecek nesillerinin yaşayacağı her zaman ve mekânda hâkim olması için çaba harcaması, bunu hedef edinmesi gaayet tabiî bir istektir. 

*

Ürdün Kralı 2. Abdullah’dan söz etmek isteyince, birazcık onun cemaziyelevveline de bakmak gerekiyor. gerekiyor bugünlerde.. Bu serideki Abdullah’ların birincisinin, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı’nın Hicaz Emîri iken, kendisine ‘Umman Denizi’nden Atlas Okyanusu’na kadar uzanan dev bir Arab İmparatorluğu kuracakları’ hayali bağışlayan ingilizlerin oyununa gelmiş olan ve amma savaş sonunda, kendisi Kıbrıs- Larnaka’ya sürülen Şerif Huseyn’in oğullarından olduğunu, bir oğlunun Irak, diğerinin de Ürdün ismiyle tesis olunan ülkelerdeki ‘Hâşimî Krallıkları’nın başına getirildiğini, Ürdün’ün başına I. Abdullah’ın eski bir Osmanlı vatandaşı olduğunu ve İstanbul’da, Meclis-i Meb’usân’da temsilcilik yaptığını hatırlamak gerekiyor.

(Bu iki krallığın Hâşimî Krallığı diye isimlendirilmesinden maksad, onların Hz. Peygamber (S) soyundan geldiğinin vurgulanması ve kitlelerin de onlara ittibâ etmesinin sağlanması istendiğindendi. Bu iki kardeş krallığın Irak kanadı, 1958’deki kanlı Irak ihtilali ile son bulmuş ve Ürdün Hâşimî Krallığı, yalnız kalmıştı.)

İşbu I. Abdullah, 1964’lerde T.C. Dışbakanlığı da yapan eski bir diplomat olan Feridun Cemal Erkin’in hatırâtında karşımıza şöyle çıkmaktadır. Buna göre, II. Dünya Savaşı sırasında, İsmet Paşa, Erkin'i Ürdün Kralı’na gönderir. Amman'da Erkin'i kabul eden Kral I. Abdullah, babası Şerif Hüseyn'in kendisine, ‘Ben velinimetine ihanet etmiş âsi bir kulum, günahım büyüktür. Kral olacağımı sandım, Tanrı beni sürgünlüğe düşürdü, hasta oldum, buraya sığındım..(...) Cenab-ı Hak bu günahkâr kulunu dünyada affederek, ahirette daha büyük cezadan korusun." dediğini aktarır. (F. C. Erkin, "Dışişleri'nde 34 Yıl" , Cilt 1, s. 126)

Ama, ilginçtir, bir hıyanet kumkuması içinde yer alan bu ailenin davranışları birbirini takib eder. Nitekim, siyonist hareketin öncü isimlerinden ve Haziran-1967’deki 6 Gün Savaşı’nın öne çıkan en ünlü isimlerinden -tek gözlü- General Moşe Dayan’ın hatırâtında da belirtildiğine göre, Kral I. Abdullah, Moşe Dayan’la, henüz İsrail rejiminin devlet olarak kurulmayı plandığı günlerde bile gizli görüşmeler yapıyordu ve sonunda, bu hıyaneti anlaşılınca, ona karşılık vermek düşüncesiyle, Kudüs’te öldürüldü. Onun öldürülüşü, küçük yaştaki torunu (ve geleceğin kralı olan) Huseyn’in gözleri önünde olmuştu.

Kral Abdullah’ın yerine geçen oğlu Tallâl ise, kısa süre sonra ruhî buhranlar geçirince, tahtını 24 yaşındaki oğlu Huseyn’e bırakarak tedavi olmak üzere İstanbul’a gönderilmiş ve Ortaköy Şifa Yurdunda uzun yıllar kaldıktan sonra vefat etmişti. Huseyn ise, tahsilini İngiltere’de yapmış ve ingiliz terbiyesine göre yetiştirilmişti. Huseyn, Ürdünde, 50 yılı aşkın bir süre krallık yapmıştı. Ama, onun en büyük maddî kaynağı, Amerika’dan sürekli maaş olarak aldığı USA tarafından resmen açıklanan paralardı. O, küçük ülkesinde bir silahlı güç kurmuş ve başına, bazen ingiliz albaylarını getirmişti; bazen de Pakistan’dan Ziya’ul Haqq gibi generalleri.. (Kral Huseyn’in, Ürdün Nehri’nin Batı Yakası’ndaki Filistinlileri ezmek için harekete geçtiği ve 30 binden fazla Filistin’liyi öldürttüğü 1970 Eylûlü’ndeki ve Kara Eylûl diye anılan korkunç kanlı operasyonu, Ürdün silahlı kuvvetlerinin başında General Ziyâ’ul Haqq’a yaptırttığını da bu vesileyle hatırlayalım.)

1958 ile 2002 arasında 44 yıl tahtta oturan işbu kiralık kral, kardeşi Hasan’ı Veliahd olarak bırakmışken; ağır şekilde mübtelâ olduğu kanser için tedavi görmekte olduğu Amerika’yken, âniden Amman’a gelip Hasan’ı veliahdlikten  azletmiş ve yerine oğlu Abdullah’ı veliahd olarak tayin etmiş ve hemen ardından da tekrar Amerika’ya dönmüş ve 10 gün kadar sonra da ölmüştü.

İşte bu Kral Abdullah, 5-6 Mart 2013 tarihlerinde resmî bir ziyarette bulunmak üzere Türkiye’ye gelmiş, tabiatiyle diplomasinin gereğince, Erdoğan ve Gül’e övgü dolu sözlerle hitab etmiş, Anıt-Kabir’i ziyareti sırasında ise, gözyaşı dökmüştü, niçin ağladığı pek anlaşılamasa da.. Ancak, bu gezi sonrasında onun yaptığı açıklamalardan, Kral Abdullah’ın Anıt-Kabir’de niçin ağladığını çıkarmak zor olmuyordu. Çünkü, bu gezinin hemen ardından, The Atlantik isimli bir Amerikan dergisine  verdiği röportajda, bir çok bölge liderlerini olduğu gibi, Tayyîb Erdoğan’ı da eleştiriyor ve Ortadoğu’da bir ‘İkhwan Hilali’nin tamamlanmak üzere olduğundan söz ediyordu.

Kral II. Abdullah, Beşşar Esed’i ‘safdil bir köylü’, Mısır lideri Muhammed Mursî’yi ‘sığ düşünceli’ olarak değerlendiriyordu. Kendisinin de Ürdün’de, İkhwan-ul’Muslimiyn’in iktidara gelmesini önleyecek tek kişi olduğunu söylüyordu.  Kral, ‘İkhwan’ı suçlarken, onların Ürdün Anayasası’na ‘iman etmediklerini’, sadece ‘İkhwan liderliği’ne bağlı olduklarını dehşetli bir tehlike olarak dile getiriyordu..

Ürdün Kralı röportajında, Başbakan Erdoğan'ın da demokrasiye inanmayıp, bu sistemi, hedefine varmak için gerektiğinde inilip binilen bir 'otobüs yolculuğu' olarak gördüğünü ve onun, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî'nin ' kafası daha çalışanı ve daha itidallisi' olduğunu söylemişti. Kral, Ürdün’deki bazı kabile şeflerini ise ‘dinazor’lara benzetiyordu.

Sözkonusu Amerikan dergisinde yayınlanan bu röportaj üzerine ise, Ürdün Kraliyet Sarayı’ndan yapılan açıklamada, halkta rahatsızlık meydana getiren görüşlerin gerçekte Kral tarafından söylenmeyip dergi tarafından çarpıtıldığı iddiasına yer veriliyordu.

*

Müthiş bir teklif değil, müthiş bir oyun ve oltadaki yem..

12 Nisan günü medyaya yansıyan bir haber, Türkiye’nin gücünün büyüklüğü ve büyük bir diplomatik ve ekonomik zafer kazanıldığı şeklinde sunuluyordu, kamuoyuna..

Habere göre, Mavi Marmara gemisi baskınından dolayı, Türkiye'den özür dileyip, tazminat ödemeyi kabul eden İsrail, şimdi de, Doğu Akdeniz'de son zamanlarda keşfettiği zengin doğalgaz rezervlerini de birlikte işletmek için, Türkiye'ye ‘Barış Çubuğu' olarak uzatmış..

Bilindiği üzere, Gazze Ablukası’nı kırmak ve Gazze halkına insanî yardım ulaştırmak üzere, çeşitli ülkelerin vatandaşlarından 700 küsur insan hakları aktivistinin bulunduğu Mavi Marmara gemisi, uluslararası sularda, ve de İsrail rejiminin uluslararası hukuka göre, kendi karasuları olarak ilan ettiği sulardan, 110 km. kadar uzakta 31 Mayıs- 1 Haziran 2010 gecesi, İsrail rejimi askerî güçlerinin alçakça saldırısına uğramış ve insan hakları aktivisti T.C. vatandaşı 9 insan katledilmiş, onlarcası da yaralanmış ve diğer yüzlerce kişi de, günlerce kamplarda en ağır fizikî ve psikolojik baskılar altında tutulmuş ve sonra serbest bırakılmışlardı. Bu hadise ile, Türkiye ile İsrail arasındaki münasebetler, daha bir yaralanmıştı. Çünkü, Şubat- 2009 başında Davos’ta, T.C. Başbakanı Tayyîb Erdoğan’ın, İsrail rejimi C. Başkanı Şimon Peres’e hitaben, ‘Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz.. Çocukları, kadınları, silahsız savunmasız insanları öldürmeyi..’ şeklindeki ağır suçlamalarını yaptığı meşhur ‘One Minute’ çıkışıyla zâten esaslı yara almış olan ikili ilişkiler, aradan üç sene geçtikten sonra ve ancak, Obama’nın dayatması sonunda, Netanyahu’nun İsrail rejimi adına, Erdoğan’dan resmen özür dilemesiyle düzelmeye başlar gibi olmuştu.

Ancak, geçenlerde ingiliz gazetelerinden FT’de yer alan bir makalede dile getirilen görüşler de gözönünde bulundurulmayacak cinsten değildi ve o makalenin yazarı, Tayyîb Erdoğan’ın, bir yolunu bulup, İsrail’le ilişkileri soğuk tutmayı sürdürmek yolunu tercih edeceğini yazmıştı.

Bu, tamamiyle reddedilecek bir görüş olmayabilirdi. Çünkü, Ortadoğu’daki dengelerde büyük değişiklikler yaşanmaya başlamış ve müslüman halkların, ülkelerindeki iktidarlara kendi iradelerine göre yön vermekte, birkaç sene öncesinde tasavvur bile edilemiyecek şekilde daha bir etkili olmaya başladıkları görülmüştü. Bu durumu, Erdoğan’ın da gözetlemediği söylenemezdi, herhalde..

İsrail ile ilişkilerin önceki seviyelere gelmemesi için, gerekçeler de her zaman varolacaktı.. Çünkü, bu rejim, paranoya derecesinde devamlı bir varolma -yokolma mücadelesi içinde olduğunun işaretlerini veriyor. İsrail rejiminin 1970’li yıllardaki başbakanlarından Golda Meir’in, ‘müslümanları yenebiliriz, ama, tekrar gelir ve yine savaşırlar; İsrail ise, bir kez yenilirse, geri dönüp tekrar savaşmak ihtimali yoktur.’ şeklindeki meşhur sözüne uygun bir düşünce hâkim, bu sionist rejimde..

Hele de son yıllarda, bütün arab rejimlerini derin korkulara salan halk hareketleri sonunda ortaya çıkan ve Ürdün Kralı II.Abdullah’ın emperyalist ve şeytanî güçlere, ‘İkhwan Hilâli gerçekleşiyor’ diye vermeye çalıştığı korku da bu tabloya eklenince..

Bir de Suriye’deki Baasçı Esed rejimi düşüp, Suriye halkının hür iradesini ortaya koyması imkanı ortaya çıkarsa, orada da, Mısır ve Tunus’da - ve hatta kısmen Libya ve Yemen’de de olduğu üzere- olduğu gibi, geniş halk kitlelerine dayanan ‘İkhwan’ ve benzeri kadroların, ülkenin kaderinde etkili olacakları tahmin ve ümid edilmektedir; El’Qaide gibi halk tabanı güçlü olmayan odaklar değil..

İsrail rejimi açısından işte böylesine olumsuz gelişmeler yaşanırken, İsrail rejiminin Enerji Özel Temsilcisi Michael Lotem’in, 11 Nisan günü Ankara'da, İsrail gazının Türkiye üzerinden geçmesini önermesi, sıradan bir ekonomik kârlılık değil, diplomatik açıdan bir tuzak olarak ortaya çıkmaktadır. Lotem’in, Doğu Akdeniz’deki Tamar bölgesinden, İsrail'e gaz sevkiyatına başladıklarını belirterek ’İsrail'in Akdeniz'den çıkardığı gazın Avrupa'ya taşınmasında, en düşük maliyetli plan, İsrail-Türkiye boru hattı.. Bu seçenek hem İsrail, hem Türkiye için kârlı seçenek olacaktır..’  demesi, dünyaya sadece ekonomik ve maddî menfaatler açısından bakanlar açısından kârlı gözükse bile, burada büyük bir tuzak olduğu görülmelidir. Umarız ki, Financial Times (FT) gazetesinde geçenlerde yer alan ve Tayyîb Erdoğan’ın ne yapıp edip, İsrail’le ilişkileri soğuk tutacağına dair görüşü, bu doğalgaz önerisi ile, bertaraf edilemez.

İsrail rejiminin Doğu Akdeniz’in derinliklerinden bulduğu doğalgazı, keşke daha önce müslümanlar bulabilseydi, bu da bir ayrı teessüf konusudur. Ama, böyle bir maddî menfaatin, beklenmiyen bir imkanın sunulmasıyla, gerçekte, uzun vâdeli olarak müslüman toplumların ve bu arada Türkiye’nin İsrail rejimine bağımlı hale getirilmesi tuzağının görülmesi, bu  önerinin, balıkların oltaya gelip takılması için takılan bir yem olduğunun görülmesi gerektiği açıktır.

  • Yorumlar 12
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim