Şeytanî plan: İran ve Türkiye’nin savaştırılması!

24.08.2012 23:22

Selahaddin E. Çakırgil

 secakirgil@yahoo.com

 

İran ile Osmanlı (ve son yüzyılda da Türkiye)’nin münasebetleri, 4. Murad’ın Bağdad’ı İran’ın elinden almasını takiben, 1639’da imzalanan Qasr-ı Şirin Andlaşması’ndan bu yana, yani, yaklaşık 370 yılı aşkın bir  zamandır, bir çok iniş-çıkışa rağmen, hep temkinli oldu..

Gerçi, hep, iki devlet arasında bir askerî karşılaşma olmadığı söylenir, ama, bu doğru değildir.. Çünkü, o andlaşmadan sonra da, her iki tarafın karşılıklı saldırıları ve başka ülkelerle işbirliği yaparak birbirlerine zarar vermeye çalıştıkları da görüldü.. Nitekim,  (merhûm)  Ali Şeriatî de ve (merhûm) Celâl Âl-i Ahmed gibi İran’lı ünlü düşünce adamları, Osmanlı’nın dizginlenmesi için Safevîler’in Avrupa devletleriyle nasıl işbirliği yaptıklarını anlatmışlardır..

1710’larda da, Rusya’nın Kafkasya’da İran’ın elindeki Dağıstan, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ı da alarak Zencan ve Qazvin’e kadar olan bölgeleri elegeçirdiği dönemde, Osmanlı’nın da bu durumu fırsat bilip ordusunu Hemedan’a kadar sürdüğünü ve sonra da, Rusya ve Osmanlı’nın  İstanbul’da, ’İran Muqasemenâmesi’ (İran’ın taksim olunması- paylaşılması) adıyla bir anlaşma imzaladığını da hatırlayabiliriz.  Yani, tencere dipleri mes’elesi .. Ki, o anlaşma imzalanırken, masada, İran’ın temsilcisi bile yoktu ve Rusya ile İran arasındaki sınır olarak Aras Nehri çiziliyordu....

Bugün, Rusya, -Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da- Kafkaslar’dan büyük çapta çekildiyse de, o ski sınırlar ortaya çıkan yeni devletler için yine korundu.. Ama, Osmanlı, İran’la olan sınırlarını 1639’daki Qasr-ı Şirin Andlaşması’nın temel çerçevesine oturttu yeniden.. 1840’lı yıllarda İran ve Osmanlı arasında başgösteren yeni bir savaşta da, İran güçleri birkaç ay içinde taa Diyarbekr’e kadar gelmesine rağmen; daha sonra, İran Ordusu’nda başgösteren veba / kolera salgını yüzünden İran Şahı geri çekilmek zorunda kalınca, taraflar yine, 1639- Qasr-ı Şirin Andlaşması’nda belirlenen sınırları esas aldıklarını taahhüd ettiler.. Yani, 1639’dan beri askerî bir karşılaşma olmadı değil, ama, ortaya çıkan ciddî savaşlar sonunda bile, yeniden o andlaşmaya dönüldü

Buna rağmen, tarihin derinliklerine bakıldığında, iki tarafın tencere diplerinin de birbirinden farklı olmadığı görülür.. Ayrıca, böyle askerî zıdlaşmaların sözkonusu olmadığı zamanlarda bile, tarafların birbirlerine karşı, psikolojik ve propaganda savaşı silahlarını acımasızca ve asırlarca kullandıkları da bir ayrı acı gerçektir..

 

Bir taraf, diğer tarafı Hz. Huseyn’i katlettiren Yezîd’in takibçileri olarak nitelerken; diğer taraf da karşıtlarını rafızî (sapkın) olarak niteliyor ve her iki taraf da, ’birbirlerinin kanlarını dökmenin helâl olduğunu’  sanıyor; karşı taraftan, karşıt mezhebden olanları öldürenlerin cihad-ı ekber yapmış sayılacaklarını ve o esnâda öldürülürse, ’şehadet-i âzime’ye/ büyük şehidliğe nail olacaklarını’  müjdeliyorlardı!!..

Bu uğurda, asırlar boyunca, yüzbinlerce müslüman birbirini kırdı.. Voltaire gibi Avrupa’lı yazarlar ise, bu boğuşmaları, ’Ali ve Muaviye arasında asırlarca önce cereyan eden savaşın hesabını görmek adına, Osmanlılar ve İranlılar Dicle kenarında birbirlerini boğazlıyorlar..’ diye eğlenceli bir dille anlatıyordu, zevk içinde..

Tabiatiyle,  Anadolu içindeki halkın özellikle de Hz. Ali ve Hz. Huseyn’e ve bütünüyle Ehl-i Beyt-i Nebevî’ye olan gönül bağlılığının etkisi ve Kerbelâ Faciası’nda ortaya çıkan korkunç zulme karşı mersiyeler yakmaları ve gözyaşları akıtmaları hasebiyle;  Safevî saltanatının propagandacılarının, bu alanda ellerinin daha açık olduğu görülüyordu. Pîr Sultan Abdal’ın‚ ’Kalk gidelim Şah’a doğru, Şah’a doğru..’  mısralarının asırlarca türkülerde yaşaması ise,  Osmanlı’nın şuûr altında daimî bir korku kaynağı olarak varlığını koruyordu..

İki tarafta da, türk kavimden saltanatların olması, tarihin garib bir cilvesidir. Ama, kitleler o zaman, kavimlerine göre değil, inançlarına göre şekillendiklerinden, her iki tarafda da, siyasî iktidarın etrafında müslüman olan muhtelif kavimler bir arada bulunabiliyorlardı..

 

Temelde bir Naqşbendî Şeyhi olan Şeyh Safiyuddin Erdebilî’nin kurduğu Safevî Devleti’nin Şahları eliyle ve özellikle Şah İsmail zamanından itibaren İslam’ın şia yorumuna bağlanan İran toplumunda, sadece Safevîlerin 280 yıllık ömründe değil, daha sonrasında da bu yorumun derin izler bıraktığı gözardı edilmemelidir.

*

Safevîlerden sonraki gelen saltanat döneminde de, Osmanlı- Safevî saraylarının güç gösterisi ve dengesi de pek değişmemiştir.. Osmanlıcılığın etkisiyle, asırlarca, Yavuz Selîm, Şah İsmail ve Çaldıran hikayeleri, menkıbeleri hâlen de, bizim toplumumuzdaki avam kültürünün temel taşlarını oluşturmakta değil midir?

Bu anlayış tarih boyunca, Osmanlıları sunnî müslümanlığın, İran Şahları’nı da şiî müslümanlığın savunucusu gibi göstermeye de zemin hazırlamıştır. Gerçekte ise, her iki saltanat ve onların etrafında oluşan sosyal yapıların da, bu inançları savunmaktan çok, kendilerini ayakta tutabilmek için gerekli halk desteğini elde tutabilmek için, böyle bir görünüme ihtiyaç duydukları da bir ayrı husus idi..

**

’Lâ Şiîyye- Lâ Sunniyye!. Vahdet-i İslamiyye..’ şiarı ne güzeldi..

1977-79 arasında, 1,5 yılı aşkın bir süre boyunca başında, Şah Pehlevî’nin ordularına ve saltanat düzenine karşı milyonlar ayaklanıp, dünyayı sarsan ’Allah’u Ekber’  feryadlarıyla ve yüzbini aşkın kurban vererek mücadele ederken, İran coğrafyası dışından birçok müslüman kesimler de, yükselen sesle hemsadâ olmakta ve tarihten gelen tortuların etkisiyle, mezhebî hesablaşmaların çerçevesinde dile getirilen eleştirilere aldırmadan, ’Lâ şiîyye- Lâ Sunnîyye.. Vahdet-i İslâmiyye..’ (Şiîlik de yok, Sunnîlik de.. İslam Vahdeti..) şeklindeki seslere, kendi çaplarında vargüçleriyle katılmakta tereddüd etmediler.. Çünkü, İslam Birliği için bir fırsat doğması ümidleri daha bir filizlenmişti..

O büyük inqılab hareketinin başlangıcında, Şah düzenine karşı en sert silahlı mücadeleyi verenlerin genelde solcu, komünist ve de bazı kavmiyetçi ayrılıkçılar olduğu sanılıyor ve dünyaya en çok da onların sesi yansıyordu.. İmam Rûhullah Khomeynî’nin ismi ise, ancak, Şah düzeninin son aylarında dünya kamuoyunda daha bir sözkonusu olmaya başlamıştı..

Ve müslümanların inisiyatifi ele geçirdikleri anlaşılmaya başlanınca.. O zaman Amerikan Başkanı Jimmy Carter gibi, Sovyet Rusya lideri Leonid Brejnev de, İran’daki o kitleleri, ‘gericiler, çapulcular, ayak takımı..’ diye suçlamakta, aynı ortak dili kullanıyorlardı..

Dünyadaki bütün emperyalist ve şeytanî güçlerin karşı çıkmalarına rağmen, müslümanlar İran’da galebe çalıyorlardı..

*

Şahlık rejimi devrilince, İslam Cumhuriyeti kurulacağı, taa başından açıkça ifade ediliyordu, İmam Khomeynî tarafından..

Ama, bu nasıl olacaktı?

Bu hususta  hiç de sağlıklı bir örnek yoktu müslümanların elinde..

Ayrıca,  bu yeni nizamın henüz ruşeym halindeyken boğulabilmesi için, daha ilk andan itibaren en kanlı isyanlar, suikasdler, silahlı ayaklanma teşebbüsleri, hemen her kavmî unsur adına tezgahlanan kavmiyetçi kıpırdanışlar, içerde ve dışarda verilen çetin mücadeleler, savaşlar.. Büyük karışıklıklar ve kurban edilen yüzbinlerce insan.. Ve nihayet, İslam Cumhuriyeti’nin dünya sahnesine çıkışının bir vakıa olarak dünya tarafından kabul edilmesi..

*

Ama, bütün bunlara rağmen, İslam Birliği ideali nasıl gerçekleştirilecekti? Bir inqılab hamlesi ile gerçekleşecek kadar kolay mıydı bu hedefin gerçekleşmesi?

İslam Milleti’ni ayrılıklara sürükleyen 13 asrın acıları ve tortuları kısa sürede giderilebilecek miydi? Eski saplantılar ve yanlışlar devam ettirilmiyecek miydi?

*

Bütün bunları tekrarlayışımız, gelinen son noktanın evveline bir kuşbakışı gözatmak içindir..

*

Arab diyarlarındaki halk hareketleri de,

İslam İnqılabı’nın meyvesi olarak görülmüşken..

Miladî-2010 yılının son demlerinde Arab diyarlarında, herbirisi yarım asırlık veya çeyrek yüzyıllık saltanatlara karşı bir ’halk patlaması’ meydana geldiğinde.. Ortaya yığınla yorumların ve yorumcuların çıkması tabiî idi.. Nice komplo teorileri de ortaya atılacaktı, tabiatiyle.. Ve hemen herkes gibi ve belki herkesten çok da emperyalist güçler, bu sosyal çalkantıların muhtemel yönelişlerine göre, yığınla mizansenler, planlar hazırlayacaklar ve ortaya çıkan her durumda, kendi menfaat ve planlarına en uygun durumları tercih etmeye yöneleceklerdi..

Ama, asıl hesabın sahibi olan Allah’u Tealâ’nın da bir hesabı vardı.. Ve yıkılmaz sanılan nice güçler, öyle bir yıkılışla yıkıldılar ki.. 

İran’ın başında bulunanlar da, Tûnus’da, Mısır’da, Yemen’de, Libya’da, Bahreyn’de sergilenen bu ’halk patlamaları’nı, uyanan arab halklarının emperyalizme indirdiği şamarlar olarak alkışlayıp selâmladılar.. Hattâ, 1980-88 arasındaki 8 yıllık İran- Irak Savaşı’nda, İran’a çok önemli silah yardımlarında bulunan Libya’nın 42 yıllık diktatörü Gaddafî’nin saltanatının kanlı şekilde sona ermesini bile.. Bütün bu müslüman halk hareketleri İslam İnqılabı Hareketi’nin bir meyvesi durumundaydı.. Hattâ, Mısır’daki 30 yıllık Husnî Mubarek rejiminin devrilişi, tam da 2011 yılının 11 Şubat günü, yani İran İslam İnqılabı Hareketi’nin 32.yıldönümünde gerçekleşmişti, ilginç bir tevafukla..

*

Amma, ne zaman ki, bu tsunami dalgaları Suriye’ye vardı..

İş değişti..

Problem de buradan başladı..

Çünkü, İran Ortadoğu’da etkili olmayı Suriye aracılığıyla sürdürmek istiyordu.

Ama, bu durumu, Suriye halkıyla değil de, sadece Suriye’deki yarım asırlık Baas rejimi ve bir küçücük azlığa dayanan (Baba-Oğul) Esed Khanedânı diktatörlüğüyle sürdürmek istiyor gibi bir görüntü ortaya çıktı..

Ancaak, bu satırların sahibi, bu tercihin stratejik gerekçelere dayandırıldığını ve mezhebî bir takım tercihlere dayandığı şeklindeki iddiaların temelsiz olduğunu ısrarla yazdı. Ayrıca, dışsiyasette tek bir oyuncu olamıyacağı, yığınla dış etken ve elin devreye gireceği de açıktı..

*

İnşaallah, akl-ı selîm, iki tarafda hâkim olacaktır..

Bu bakımdan, İran’ın Suriye konusundaki bu yaklaşım ve  tercihinin, İran ve Türkiye’yi karşı karşıya getirebileceği ve bu açıdan daha bir yanlışlığına dair görüşlerimi taa baştan beri belirttim. Çünkü, İran’ın stratejik hesabları kadar, Türkiye’nin stratejik hesablarının olması da tabiî idi. Üstelik, Osmanlı ve sonra da Türkiye’nin, son 200 yıllık siyasetinde, pençesine düştüğü emperyalist dünya ile aynı mihverde hareket etmesinin, bu zıdlaşmayı daha da derinleştireceği tahmin edilebilirdi..

Ayrıca, dış siyasette kapitalist emperyalizm dünyası ile birlikte hareket eden Türkiye’nin bunun da ötesinde, Suriye ile sınırdaş olması ve tarihî geçmişinin ve bölgenin etnik yapısının da etkisiyle, özel bir hassasiyetinin olacağı açık idi.. 

*

Nitekim, bugün Türkiye, bu özel durumu itibariyle, Amerikan emperyalizminin Suriye konusundaki ’bekle-gör’  veya ’tavşana kaç, tazıya tut..’ siyasetinden de rahatsız.. Çünkü, Amerikan emperyalizmi, Tunus ve Mısır’da yapılan seçimlerde müslüman halkların, İslamî eğilimli kadroları iktidara getirmesinin Suriye’de de tekrarlanması halinde -ki, bu ihtimal de kuvvetle muhtemeldir-, bunun siyonist İsrail rejiminin geleceği açısından son derece tehlikeli olacağını düşünüyor ve o gibi bir ihtimale kapıyı aralamaktansa, Suriye’de Beşşar Esed liderliğindeki Baas rejimi diktatörlüğünün sürmesini tercih ediyor..  Ve kan gövdeyi götürür ve bütün Suriye şehirleri Esed rejimince ve hükûmet edemediğinin bir en tipik işareti olarak da yerle bir edilir iken, Amerika, Esed rejiminin ayakta kalmasına gözyummaya devam ediyor.. Ve bu konuda, B. Amerika ve Rusya tam bir işbirliği içindeler.. Nitekim, her ikisi de, Esed rejiminin halka karşı kimyasal silah kullanmaması konusunda görüş birliği içinde olduklarını açıklayarak, kimyasal silah dışı işlenen bütün cinayetlere gözyumulacağının zımnî işaret verilmiş oluyor..

Hatırlayalım ki, 20 yıl öncelerde Bosna Trajedisi yıllarında, Bosna’lı 200’i binlerce insan sırf müslüman oldukları için kitleler halinde katledilirken, Amerikan emperyalizmi duruma uzun süre yine seyirci kalıyor ve devreye girmek isteyen İran ve Türkiye gibi ülkelere de engel oluyor ve dönemin USA Savunma Bakanı Warren Christopher, ’Bosna’da henüz Amerikan ulusal çıkarlarını gerektiren bir müdahale durumu meydana gelmemiştir..’ diyerek, o trajedinin, tam da kendi istedikleri kıvama gelmesini beklediklerini açıkça dile getiriyordu..

Amerikan emperyalizmi bu gün de,  ’Suriye Buhranı’  konusunda dünkü Bosna siyasetini takib ediyor ve bunun için de Türkiye’ye,  bir bahane olarak İran’ın Rusya ve Çin’le birlikte hareket ettiğini, bunun mes’eleyi daha bir karmaşık hale geldiğini gösteriyor..

Bu durumda, münasebetleri giderek daha bir kararan iki ülke ve rejim, İİC ve TC oluyor..

İnşaallah, iki tarafın sorumluları da böyle bir büyük gaileden uzak duracak kadar basiretli davranırlar, ama öyle olmayıp da müslüman coğrafyalarının bu iki önemli ülke ve rejimin askerî açıdan karşı karşıya getirilmesi entrikası gerçekleşirse, bu durum, bütün emperyalist ve şeytanî odaklar için bulunmaz bir ziyafet olur, mutlaka.. Ve ezilen de, müslüman halklar olacağından, sonucu her nasıl olursa olsun, sonuç itibariyle İslam Milleti’nin bugün ve yarını daha bir zehirlenmiş olacaktır..

*

Şu veya bu rejim ve ülkenin değil, İslâm’ın bağlısı olmak dikkati..


Bunları söylerken, İran, Türkiye veya bir başka coğrafyanın dostu veya düşmanı değilim.. İslam Milleti’nin birliği idealini hayatının en büyük emellerinden birisi olarak gözönünde bulunduran bir müslüman olarak, İslam Milleti’nin çeşitli unsurlarının, hele de iki önemli halkının tarih boyunca birbirlerine karşı daima temkinli hareket etmelerinin bundan sonra da sürmesini ve en azından bu dikkatin korunmasını isterken; şimdi birbirlerine karşı bir düşman noktasına gelmekte oldukları görülüyor..

Bu konuda, TC tarafının temkinli davrandığını söylemek, hakperestliğin gereği olsa gerek.. İran makamlarının da, dışsiyaset konusunda sözlerine itibar edilmesi gereken üç makamı, Rehber, Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı olarak belirttiklerine göre, öyle davrandıkları söylenebilir.. Ama, İran sistemi içindeki en önemli makamlarda bulunan bazı kimselerce yapılan ve iki rejim arasındaki ihtilafı tırmandırmaya yönelik açıklamaların, sadece lâf olsun  diye veya bazıları tatmin olması hedefine yönelik olarak dile getirildiği ileri sürülemez, herhalde.. Çünkü,  bu sözleri söyleyenler Meclis Başkanı, Genelkurmay Başkanı veya çok önemli resmî makamlarda bulunan stratejist olarak nitelenecek çapta şahsiyetler.. Bunların sözlerinin görmezlikten gelinmesini istenemez herhalde.. Çünkü, Türkiye tarafından böyle bir açıklama yapılsa, mutlaka, karşı tarafda da aynı şekilde rahatsızlık meydana getirir ve yapılacak teviller, bu gibi lafların gizli mânâsının olumsuz etkilerini gidermeye yetmezdi..

*
Suriye Buhranı’nın bu siyasetin en büyük tehlikesinin İran ile Türkiye rejimlerini karşıya getirebileceği ihtimaline taa başından beri defalarca dikkat çekmeye çalıştım... Çünkü, İran’ın stratejik önem verdiği konular bir devlet siyaseti açısından kendisi için ne kadar gerekli idiyse, bugünkü Türkiye ile Suriye devletlerinin de 90 yıl öncesine kadar tam 400 yıllık bir beraberliğinin, kaynaşmışlığının ve sınırın iki tarafında da yüzbinleri içine alan ailevî bağların etkisiyle, daha zayıf sayılmayacak stratejik gereklerin varlığı sözkonusu olabilirdi..

Ayrıca, İran, en yakın noktasında, coğrafî sınır olarak Suriye’den 200 km 180-200 km. uzaklıkta iken, Türkiye’nin Suriye’ylye 910 km.lik ortak sınırı vardı ve oradaki yangının kendi evine de sıçrayacağının endişesi tabiatiyle vardı..

Nitekim, Türkiye’nin, Suriye Buhranı’na, diğer arab ülkelerindeki sosyal çalkantılardan daha fazla bir dikkatle ilgi göstermesi ve Esed rejimini bazı sosyal düzenlemeleri bir an önce devreye sokması için devamlı ikaz etmesinin sebebi, güney sınırlarında şimdi karşılaştığı tabloyla birlikte ele alınınca, o ilginin sebebi daha kolay anlaşılabilir..

İki ülke ve rejimin tratejik tercihlerinin tıpatıp aynı olması zâten düşünülemez.. Ama, ortaya bir ihtilaf çıktığında, bunu devamlı tırmanan bir zıdlaşmaya dönüştürmekten dikkatle kaçınılmalı değil miydi?

Bu konuda, özellikle İran medyasında, ve yüksek resmî sıfatları olan bazı kimselerin yaptığı yorumların satır aralarında dile getirilenlere, iki yazı öncesinde, ’Suriye üzerinden, İran- Türkiye zıdlaşması tırmanırken..’ başlıklı ve 16 Ağustos tarihli yazıda etraflıca değinilmiş,  bu gibi yorum ve te’villi açıklamalara izin verilmemesinin gerektiği hatırlatılmıştı.

Çünkü, karşılıklı suçlamalarda, devletlerin siyaseti açısından bakıldığında her iki taraf için de izah edilebilir bir yol bulunabilirdi, ama, bu zıdlaşmanın bir askerî savaşı çağrıştıracak noktaya vardırılması halinde, ortaya çıkan tablonun sadece iki ülkeyi ilgilendirmeyeceği, sadece iki ülkenin yıkımıyla sınırlı kalmıyacağı, İslam Milleti’nin, bağrından bir kez daha ve çok ağır bir darbe daha yiyeceğinin açık olduğu anlaşılmaz değildi..

Biz bu temennileri dile getirirken, 23 Ağustos günü, medyaya yansıyan bir haber ortalığı daha bir toz-dumana kattı.. Çünkü, ’İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in, Batı’nın Suriye lideri Beşar Esed’i devirme girişimlerine misilleme olarak, Devrim Muhafızları’na, Suriyeli muhalifleri destekleyen ülkelere saldırı emri verdiği’  iddia ediliyordu.

Bu haber dünya medyasında da T.C. medyasında da geniş bir yankı bulmuştu, haklı olarak..

Haberin metni okunduğunda ise.. Şu satırlar göze çarpıyordu:  ’İngiliz Daily Telegraph gazetesinden Con Coughlin'in gündeme getirdiği iddianın kaynağı "bazı Batılı istihbarat servislerinin üst düzey yetkilileri". Ancak Coughlin, bu kaynakların adını açıklamadığı gibi hangi istihbarat servislerinde görev yaptıklarına dair de herhangi bir bilgi paylaşmadı.

Habere göre, Hamaney, Tahran'da düzenlenen Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında Devrim Muhafızları'nın uluslararası operasyonlardan sorumlu Kudüs Gücü'ne Suriye karşıtı koalisyona karşı harekete geçme emri verdi.

Konsey toplantısında sunulan raporda da Esed'in devrilmesinin ardından İran’ın Hizbullah örgütüne erişim imkanının kısıtlanacağına yer verildiği, İran rejiminin Batı’ya 'kırmızı çizgilerini' göstermesi gerektiği, böylece Suriyeli muhalifleri destekleyen ABD, İsrail, İngiltere, Türkiye, Suudî Arabistan ve Qatar’a, 'eylemlerinin cezasız kalmayacağı' konusunda bir uyarı gönderilmiş olacağı vurgulandı.’

Şimdi, bu haberin neresinde bir doğruluk var?

Ama, yalan olduğunu da kim nasıl reddedebilir, İran zmakamları resmen yalanlamadıkça..

Halbuki,  Kur’an (Hucûrat Sûresi, 6’ncı âyetde)  bize, ’Bir fâsıq, size bir haber getirdiğinde onu tahkik etmeden kabullenmeme’yi emrediyor.. İlginçtir, İran tarafından, bu haber konusunda (şu âna kadar) hiç bir açıklama yapılmadı..

Bir ingiliz gazetecisi, bir takım duyumları veya farazî değerlendirmeleri doğru imiş gibi yazınca, o, doğru mu kabul edilecek?

Şimdi.. Bu çağın geniş iletişim imkanları açısından bakıldığında, bu haber milyonlarca insana, öyle bir tahkik yapılmaksızın ulaştı.. Bütün dünyada, yüzmilyonların, tahkik ne kelime, gazetelerin bir-iki kelimelik manşetleriyle düşündükleri de ortada..

Ama, 16 Ağustos tarihli yazımızda aktarılan İran’lı bir önemli şahsın stratejik yorumlarında da benzer bir mantık yürütülmüyor muydu? O ingiliz gazetecisi, belki, o gibi yorumlara bakarak da öyle bir iddiada bulunmuş olabilir.. Çünkü, o yazıda, Suriye’deki belli bir mezhebî kesime karşı İran’ın sorumluluk altında olduğu ve Esed rejiminin çökmesi halinde, İran’ın batı sınırlarının güvenliğinin tehlikeye düşeceği ve benzeri görüşlerin dile getirildiği kaynaklarıyla aktarılıyordu..

*

Bu satırların sahibi, tekrar edeyim ki, iki taraftaki veya bir başka yerledeki askerî zıdlaşmaların, karşı karşıya gelişlerin kısa vâdedeki etkileri veya muhtemel neticeleri üzerinde duruyor değilim.  Ancak, hele de müslüman coğrafyalarının en hassas noktasında bulunan bu iki ülke ve halk, başlarındaki rejimilerin sürüklemesiyle tarihte acıdan başka bir şey bırakmamış geçmiş savaşlar gibi yeni bir savaşa daha tutuşursa, böyle bir çılgınlığın etkileri belki de asırlarca sürecek  ve ümmeti yeniden hançerleyecektir..

Bu gibi gerilimli anlarda, şu veya bu tarafta maddî, ekonomik veya askerî güce bakarak savaş çığırtkanlığı, amigoluğu yapanlar olabilir..

Bu hususta,  Türkiye’nin bugünkü yöneticilerinin oldukça temkinli olmaya çalıştığı ve NATO üyesi olduğu halde, NATO dünyasının kendisini yalnız bırakacağını unutmadığı ve kendilerini ancak, NATO dünyasının maslahatı gerektirdiğinde devreye sokmak isteyeceğinin idrakinde oldukları söylenebilir.. Nitekim, bugün de Suriye Mes’elesi’nde tek başına ileri sürülmeye çalışılmasına rağmen, NATO ititfakı içindeki sorumluluklarını,  Afganistan ve Libya’da olduğu gibi, muharib güç olmamak şartıyle yerine getirmeye özel bir dikkat göstermekte..  Keşke, NATO’dan çıkmak imkanını da elde edebilse.. Bu gibi şeytanî çarklardan çıkmanın, onun içine girmekten daha çetin olduğu unutulmamalı..

İran’a gelince..

İran kamuoyu, Türkiye’nin bugünkü yöneticilerine karşı, aylardır, resmî sıfatları da taşıyan kişilerce çok sivri, hakarete varan ifadeleri kullanmaktan henüz de elçekmedi. Halbuki, Türkiye tarafında ise, hiç değilse, resmî statüsü olan cenah veya kişilerce bu gibi ağır laflar dillendirilmiyor..

İnqılab Rehberi Khameneî’nin‚ 1980-88 arasında, 8 yıl süren İran-Irak Savaşı’nın son 7 senesinde İran Cumhurbaşkanı olarak, savaşın ve de barışı yeniden tesis etmenin ne kadar çetin olduğunu bizzat yaşamış birisidir. Onun içindir ki, Afganistan’da Tâlibân’ın iktadara gelir gelmez, Mezar-ı Şerif’deki İran Konsolosluğu’nda bulunan İranlı 14 diplomatın vahşice katledilmesi ve ’Şia kâfir est..’ gibi tabelaları iki ülke arasındaki sınır boylarına yerleştirerek ağır tahriklere tevessül etmesine tepki olarak bir İran Saldırısı beklenirken; Rehber’in kararıyla, bu saldırı yapılmamıştı.. Kezâ,  ’Bahreyn şiîleri savunmasız bırakılmayacak!’ şeklindeki açık taahhüdlere rağmen, 2011 yılında, Suûd rejiminin Manama’ya girip Bahreyn’deki saltanat karşıtı halk kitlelerini ezip geçmesi karşısında da; İran, mukabil bir müdahalenin geniş çaplı bir savaş mânâsına gelebileceği hesabıyla, tepki vermekten yine dikkatle kaçınmış, bir tedbir ehli olduğunu bir daha ortaya koymuştu..

Bu örnekler hatırlanacak olursa, bu gün de, Türkiye gibi, halkı müslüman olan ve kendisi de NATO üyesi bir ülkeyle durumu, bir savaş merhalesine doğru tırmandırmamak için gerekli tedbiri gözeteceği düşünülebilir ve inşaallah öyle olur..

Bu sözlerin, savaş korkusu olarak değil, savaş çılgınlığının, düşünülmesi gereken en son çare ve hattâ çaresizlik olacağı açısından dile getirildiği de gözten uzak tutulmamalıdır..

**

Ve, Anteb’deki büyük cinayet karşısında

dut yemiş bülbüle dönenler..

Hakkarî- Uludere’de, 2011 yılının son demlerinde,  insansız hava araçları araçlarıyla yapılan ve, insanlardan ve katırlardan oluşan kalabalık bir hareket halindeki bir karaltının Türkiye sınırına doğru yaklaşmakta olduğuna dair saatlerce süren bir izleme sonunda, Irak sınırının 250 metre kadar içerisinde hava bombardımanı yapılmasıyla, çoğu çocuk, 34 insanın parçalanması faciası.. Ülkeyi aylardır derinden ve sert tartışma ve suçlamalarla meşgul etmişti..

Hadiseye dair ilk tesbitlerim, ’Bakılan yere göre, cinayet veya facia!..’  başlıklı bir yazıda anlatılmıştı..

Ve bu hususta gerçekler henüz de tam olarak aydınlatılabilmiş değil.. Genelkurmay ise yaptığı açıklamada, o grupbun içinde silahlı PKK elemanlarının da bulunduğunu ve geceleyin yapılan bombardımandan sonra, sabahleyin devlet güçlerinin hadise mahalline varmasından önce, PKK’lı elemanların cesedlerinin ve silahlarının kaçırıldığına dair bir açıklamada bulunmuştu..

Bu doğru da olabilir..

Çünkü, gece operasyonlarında, sonucun ne olduğunun anlaşılabilmesi için, ertesi sabahın aydınlığına kadar kimse bir şey söyleyemez ve o zamana kadar, gecenin içinde işgörenler nice delilleri gizlerler..

Buna rağmen, konu, nicelerince, hem ordunun ve hem de Hükûmet’in kötü niyetli olduğu ve kasıdlı bir cinayeti olarak aktarılmış ve hattâ müslüman hassasiyet ve kimlikleriyle bilinen niceleri bile, ellerinde kesin deliller varmışçasına başkalarını ağır suçlamalarla töhmet altına bırakmışlar, gerçek ya da ideolojik gözyaşları dökmüşlerdi..

Hadise elbette bir faciaydı, en azından.. Bu satırların sahibi de, orada bir kasd olmadığı kanaatindeydi.. Hâlen de, o kanaattedir..

Hükûmet ise, facianın bir hatalı değerlendirmeden meydana geldiğini belirterek, facia kurbanlarının yakınlarının acısını paylaşmak önünde sıradışı kararlar almış, zımnen bir özür de dilenmişti.. Bunlarla, her ne kadar, gidenlerin geri getirilmesi mümkün olmasa bile.. Ama, buna rağmen, bu konuda, samimîyetle riyakârlığın birbirine karıştığı gözyaşları aylarca devam etti, ediyor..

Bu hususta benim e-mail  adresime de yüzlerce mesaj, yorum, geldi, geliyor.. Herbirisini dikkatle okuyup anlamaya çalışıyorum..

Ama, asıl acı veren durum ise, ağırlıklı olarak müslüman kimlikleriyle bilinen bazı kimselerin kendilerinin türk kavminden olduklarını hatırlayıp türkçülük yapmaları, kendilerinde bir üstünlük vehmetmeleri; ve yine aynı durumda olan diğer bir kısım müslümanların da, kürd kavminden olduklarını hatırlayıp kürdçülük yapmaları..

Her iki tarafın da adâlet ve hakkaniyeti bırakıp bir hışım ve kin küpüne döndükleri görülüyordu..

*

Uludere- Roboski Faciası etrafında aylardır devam eden tartışmalar içinde, ilgimi çeken husus, kin ve hışım dolu mesajlarını bana da gönderen yüzlerce kişiden hemen hiç birisinin, günlerdir, Anteb Kundaklaması üzerine tek bir kelime bile söz etmemeleri, âdetâ, dut yemiş bülbüle dönmeleri.. Yoksa, mazlûmdan ayrı olarak, zâlim de, ancak bizim taraftan olursa mı, farklı değerlendirmeler yapmamıza imkan vermeli?

Bu zâlim saflaşmayı hissediyor gibiyim..

*

Anteb’deki korkunç cinayet, tam mânâsıyla bir terör eylemidir..

Terör eylemi, sivil halk kitlelerini sindirmeye, dehşete sürüklemeye, korku cenderesine sıkıştırmaya yönelik eylemdir..

Silahlı bir takım örgütlerin elemanlarının, polis, asker vs. resmî silahlı güçlerle savaşması terör olarak nitelenemez.. O gibilere gerilla veya çete denilir.. Gerilla veya çete, sivil toplumları da hedef aldığında, terörist sıfatını da alır..

Bunlar birilerini yüceltmek veya alçaltmak için değil, tarif edebilmek, niteleyebilmek içindir.  

Şimdi, hele de İslamî kimlikli olarak bilinen ve  amma, kör bir kavmiyet taassubuyla, şu veya bu yönde ahkâm kesmek noktasına düşenlerden, suskunluklarını bırakıp, bu son cinayete, terör eylemine karşı da yüreklerini ortaya koymalarını beklemek, hakkımızdır, herhalde..

Çoluk, çocuk, kadın, genç-ihtiyar yüzlerce insanın günlük hayatlarının meşgalesi içinde gelip geçtiği işlek bir caddede kurulan bu tuzak, hangi ideolojik, hangi haklı dâva adına mâzur görülebilir?

Ve bunu kim yapmıştır?

Her kim yapmış olursa olsun, -ki, Anteb Valisi, aslî failin de bir PKK’lı olduğunu belgelendiğini açıkladı- böylesine bir cinayeti, sadece Anteb’de değil, Şam’da, Haleb’de, Bağdad’da, Kabil’de, Tahran’da, Kudüs’de, Lahor’da veya müslüman coğrafyaları dışında her nerede ve kim tarafından yapılmış olursa olsun; bu gibi alçaklıklara karşı insanî bir yürek hassasiyetiyle tepki göstermek, insan olmanın asgarî temel şartlarından olsa gerek..

 

  • Yorumlar 14
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim