1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. ‘Şeyhimiz Meyhaneye Doğru Gidiyor, Tedbirimiz Nedir, Ey Dostlar!’
‘Şeyhimiz Meyhaneye Doğru Gidiyor, Tedbirimiz Nedir, Ey Dostlar!’

‘Şeyhimiz Meyhaneye Doğru Gidiyor, Tedbirimiz Nedir, Ey Dostlar!’

‘Ben Cebrail gelip parti kur dese, asla siyasetle meşgul olmam..’ diyen bir kişinin ve cemaatinin geldiği nokta açısından ilginç bir durum değil mi?

A+A-

Selahaddin E. Çakırgil son gelişmeleri yorumluyor:

İlki 17 Kasım günü başlayan ve ‘Fir’avunluk benzetmesi, Allah aşkına nasıl bir söz, Fethullah Bey!’ başlıklı yazımdan bu güne F. G. için yazdığım 4-5 yazıdaki uslûbum ortadadır. Buna rağmen, aldığım yığınla hakaret mesajına rağmen, bir müslüman olarak itidali elden bırakmamak dikkatimden uzak düşmemeye çalışmışımdır. Hiçbirisinde bir hakaret yoktur. Esasen, görüşlerimizi hakaret etmeden dile getirmek, her bir müslümanın şiarı olmalıdır. Ama, bazı şeyleri sormak, sorgulamak hakaret sayılır, saygısızlık sayılırsa, o ayrı..

İş sonunda, ‘Yolsuzluk Operasyonu’ denilen gürültülü konuya gelip dayandı. Konuyu daha bir ilginç yapan ise, gözaltına alınanlar arasında, üç Bakan oğluyla ve Halkbank Genel Müdürü ve İst.-Fatih Belediye Başkanı’nın da bulunmasıydı.

Daha da ilginç olan husus ise, bu koğuşturma ve soruşturmanın 14 aydır devam etmesine ve gizlilikle yürütülmesine rağmen, Emniyet’in alt birimlerinin bu konulardan İst. Emniyet Müdürü ve de İstanbul Valisi’ni haberdar etmemeleri.. Alt birimlerde olanların, memurların ilk planda, üstlerine, âmirlerine itimad etmediği akla gelebilir; ama, ast’ın üst’e, memurun âmirine güven duymaması, kanunen, ve mantıken kabul edilemez. Ast durumunda olanlar, bir olumsuz ve kanunsuz konu olduğunu düşünüyorlarsa, şikayetlerini, neticelerine katlanmayı göze alarak onların da üstünde olan yetkili üst makamlara bildirirler. Ama, burada bunların hiçbirisi yapılmamış ve üstelik, bir yolsuzluk iddiasında yapıldığı ileri sürülen yolsuzluğun yüzlerce misli büyük zarar ülke ekonomisine verdirilmiş ve halkın cebindeki paranın değerinin yüzde 5-6’sının uçup gitmesine vesile olunmuştur.

Buradan da anlaşılıyor ki, mahallî seçimlere 100 günden az bir zaman kala sergilenen / tezgahlanan bu operasyonla, bir siyaset mühendisliği yapılmak istenmiştir.

Nitekim, hemen Bakan’ların ve hattâ Hükûmet’in istifasını isteyen bir muhalefet tarzı sergilenmiştir. Eğer öyle olacak olsa, bu gibi iddialar ortaya atıldığında, geride ne Hükûmet kalır, ne de yıpranmamış bir makam..

Bunun içindir ki, Hükûmet, bu operasyonu âmirlerine haber vermeden uygulamaya koyan alt birimlerdeki polis şeflerine hemen vazifeden el çektirmiştir. Esasen öyle olmasaydı, o zaman, o üst makamların bostan bekçisi durumuna düşmesi kaçınılmaz olurdu. Böyle anlarda ilk yapılacak olan, düzeni sağlamaktır. Yoksa, ipin ucu bir kaçırılırsa, çorap söküğü gibi gider ve ardı-arkası kesilmeyen bir tablo ortaya çıkar. Devlet yönetiminin nasıl işlediğini, işlemesi gerektiğini bilmeyenler bu soruyu sormakta haklı sayılabilirler. Ancaak, bir polis müdürü, bir bir jandarma komutanı, bir bilmem kim, -ânında müdahele edilmesi gerekli olan ve hukukda ‘cürm-ü meşhud (ve gözönünde cereyan eden, şâhidleri ortada bulunan cinayet ve benzeri durumlarda yapılan suçüstü)- uyguluması hariç, âmirine haber vermeden, kendiliğinden bir soruşturma yapamaz, bir yönetim yetkisi kullanamaz. Kullanırsa işte böyle olur. Nitekim, Adlî Kolluk Yönetmeliği’nde son olarak bir değişiklik yapılıp, yorumla gevşetilebilen hususlar giderilmiş ve her yetkili kişiler daha net olarak sınırlara kavuşturulmuş bulunmaktadır. (Daha yığınla kanun ve yönetmelikler var ki, onlar da daha net sınırlara kavuşturulmalıdır.)

Bu bakımdan, en çok tekrarlanan, ‘O baskınları yapan polis müdürleri vazifelerinden niçin alındı?’ sorusunun mantığı yoktur.

Son örnek de karşımıza çıkan tablo daha da ilginçtir. Şöyle ki, İstanbul Valisi, o operasyon haberini alır almaz, İstanbul Emniyet Müdürü’ne ulaşmak istiyor, iki saat ulaşamıyor.

Yazının Devamı…