1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Şeyh Sâîd Qıyâmı - 3
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Şeyh Sâîd Qıyâmı - 3

A+A-

     ŞEYH ALİ RIZA İRAN'DA

 

     Şeyh Sâîd Efendi, yakalanmadan önce Iraq'a gitmek istiyordu. Ancak Suriye ve başkenti Dîmeşk ( Şam ), Fransız askerlerin işgali altında olduğu için İran'a geçmeye karar vermişti. Sonra yakalndığı ( 15 Nisan ) için, geri kalan mücâhîdler, Şeyh Sâîd'in oğlu Şeyh Ali Rıza kuvvetlerine katılıp İran'a doğru ilerler. Çêwlîk ( Bingöl ), Boğlan ( Solhan ), Mıj ( Muş ), Tux ( Tatvan ), Westan ( Gevaş ), Tuşpa ( Van ), Karkelê Ebex ( Özalp ) hattını izleyerek İran'ın Xoy kentinde bulunan ve etrafı surlarla çevrili bir askerî kışlaya girerler.

 

     İran'da o zaman Şâhlık vardır ve Şâh, laik – kemalist TC'nin bölgedeki en yakın müttefikidir. TC, Ali Rıza ve beraberindekilerin Türkiye Kürdistanı'ndan İran Kürdistanı'na geçtiğini İran Şâhı'na haber verir. Bu haberi alan Şâh hükûmeti tedbirini almış ve hazırlıklarını yapmıştır. "Hemen içinizden temsilci heyet gönderin, konuşalım" diye Şeyh Ali Rıza Efendi'ye haber verir. Şeyh Ali Rıza da yanına birkaç ağa alıp Şâh'ın temsilcisiyle görüşmeye gider. Diğerleri de ellerinde silâhları, aç ve sefil bir vaziyette kışlayı çeviren duvarın altında otururlar.

 

     Şâh hükûmetinin temsilcilerinin gelen heyete söyledikleri ilk şart şudur: "Hepiniz elinizdeki silâhları teslîm edin, ondan sonra gelin oturup konuşalım." Şeyh Ali Rıza buna cevaben, "bunların hepsi bir milletin ileri gelen ve kendini bilen insanlarıdır; bir gaye uğruna çıkmış, buraya gelmiş siyasî mültecîlerdir; bunlara bunu demek mümkün değildir; ben bunu onlara öneremem," der.

 

     Bu yanıttan rahatsız olan temsilci bağırarak elindeki silâhın dipçiğini Şeyh Ali Rıza'nın kafasına vurur. Şeyh Ali Rıza'nın kafasının her tarafı yara ve kanlar içinde kalır. Yanındakiler müdâhâle eder. Bunun üzerine Şeyh Ali Rıza, tekrardan bunlara der ki: "Ben onlara haber göndereyim, ama bunu hiçbiri kabul etmez. Önce silâhımı teslîm edecek, daha sonra mı masaya oturacağım? Olacak iş mi bu? Ne diyeceksin? Bizi teslîm mi edeceksin, öldürecek misin? Bu bilinmiyor ki!" Bunu söyledikten sonra dışarı haber yollar. Ancak İslâm savaşçıları, Şâh'a şu anlamlı cevabı verirler: "Eğer biz silâhlarımızı teslîm etseydik, TC'ye eder, buraya hiç gelmezdik. Biz silâhımızı vermemek ve özgür yaşayabilmek için, bu uğurda insanlarımızı fedâ ederk, şu anda buradayız!"

 

     İşte tam bu sırada dışarıya, "Şeyh Ali Rıza Efendi yaralandı!" haberi sızınca, Şeyh Ali Rıza'nın bu haberi duyan hizmetçilerinden biri çok hüzünlenip silâh patlatıyor. Şâh rejimi bu ihtimâli nazara alıp her tarafa makinâlı tüfekler ve toplar yerleştirmişti. Kale içindeki bütün mücâhîdler taranıyor, çoğu şehîd oluyor. Şehîd olanlardan biri de Şeyh Diyaeddîn idi.

 

     Şeyh Ali Rıza ve yanındakiler de esîr alınıyor. Ali Rıza Efendi müsaade isteyip, şehîdleri defnedip, dînî vecîbelerini yerine getirdikten sonra zindana getiriliyor. 6 ay zindanda kaldıktan sonra, yanındakilerle beraber Sımko aşiretinin yanına giderler. Şeyh Ali Rıza, aşiretin ileri gelenleri ile konuşup, "biz burada karargâh kuralım, siz de bizi destekleyin" deyince, bu, Sımko'yu rahatsız etmiş, saltanatının yıkılacağı ihtimâliyle Şeyh Ali Rıza'yı vurmayı düşünmüş, ancak aşiret karşı çıkıp, "sen nasıl Şeyh Sâîd Efendi'nin oğlunu vurursun?" diye tepki gösterebilirler deyip vazgeçmiştir. Şeyh Ali Rıza Efendi bunu hissedince selâmeti gitmekte görüp, Sımko'dan bir katır alıp Urmîye ( Rızaîye ) üzerinden Iraq'a geçer.

 

     ŞEYH ALİ RIZA IRAQ'TA

 

     Şeyh Ali Rıza Efendi, Iraq Kürdistanı'nda 4 yıl boyunca Ehl-i Sünnet'in Şâfiî mezhebi üzerine dersler verir. Şeyh Selâhâddîn de askerî bir okula kaydolur. 1932'de af çıkınca Şeyh Ali Rıza ve beraberindekiler, Türkiye Kürdistanı'na geri dönerler. Şeyh Ali Rıza Efendi, Erzurum'a yerleşir. Oradan çıkması da yasaklanır. Bu arada yine boş durmayan Şeyh Ali Rıza Efendi, yöredeki ağalar ve Xîlbaç aşireti ileri gelenleriyle "Partîya Şimalê Kûrdistan" ( Kuzey Kürdistan Partisi ) adında bir cemîyet kurar. Sonra, yapılan ihbarlar neticesinde Şeyh Ali Rıza Efendi yakalanıp, idâmına karar verilir. Şeyh Selâhâddîn Efendi'nin yaşı küçük olduğu için ileri atılıp, "hayır, cemîyeti ben kurdum" deyince, idâmdan vazgeçip Şeyh Selâhâddîn'e 12 yıl hapis verirler. Cemîyete mensup 11 kişi de tutuklanır. Şeyh Ali Rıza, Ankara'da hapse atılır.

 

      Şeyh Ali Rıza, Ankara'da hapiste iken başına gelen bir olayı şöyle anlatır :

 

     "Ben Ankara'da hapiste Qûr'ân okuyordum. O esnada Mustafa Kemal mahpusları teftişe gelmiş. Ben Qûr'ân okumaya devam ederken, 2 gardiyan geldi ve bana dedi ki :

 

     - Kalk, Mustafa Kemal geliyor. Belki sana merhâmet eder ve seni affeder.

 

     Ben dedim ki :

 

     - Ben ve babam bu Qûr'ân'ın yükselmesi için hayatımızı verdik. Başkasını, elimde Qûr'ân varken, ta'zimen nasıl kalkarım?

 

     Mustafa Kemal içeri girince gardiyanlar korkudan titriyor, ben ise Qûr'ân okumaya devam edip önünden kalkmayınca, Mustafa Kemal gardiyanlara,

 

     - Bu kim?

 

diye sordu. Onlar da:

 

     - Palulu Şeyh Sâîd'in oğludur,

 

diye cevab veriyorlar. O zaman Mustafa Kemal onlara döndü ve dedi ki:

 

     - Ehl-i âhîret ve dîyanet olmak isteyen Şeyh Sâîd ve çocukları gibi, ehl-i dünya ve delâlet olmak istiyorsanız benim gibi olun! Eğer önümde kalkmış olsaydı, daha çok tâciz ederdim.

 

     İDÂM SORGULARI TÜM HIZIYLA SÜRÜYOR

 

     26 Mayıs'ta Başkan Mazhar Müfit Kansu, Şeyh Sâîd Efendi'nin sorgusunu yapıyordu:

 

     - Ayağa kalkınız, nerede tâhsîl ettiniz?

 

     - İslâmî eğitim sistemine göre tedrisat yapan medresede tâhsîl ettim.

 

     - Medreselerde neler okudunuz?

 

     - Bediî, İstiâre, Tefsîr, Hâdîs, Usul-i Fıqh, Sarf ve Nâhiw okudum. İstiâre, Bediî ve Beyan'ın kısımlarındandır.

 

     - Niçin ayaklandınız?

 

     - Dîn hükümleri zayıflamıştı. Gereğini yapmak istiyordum. Yüce Şeriât'ın hükümlerini uygulamayan bir hükûmete karşı ayaklanmak vâcîbdir. Bu, bizim fıqh kitâblarımızda yazar. Biz de bunu için qıyâm ettik ve hükûmete biraz olsun, Şeriât mes'elesini anlatmak istedik. Şeriât'ı uygulamalarını teklif edecektik. Allâh'ın takdîri doğrultusunda bu iş gelişti. Şer'ân vâcîb olduğu için bu qıyâma katıldık.

 

     - Qıyâmınızın esbâbı nedir, onu söyleyiniz.

 

     - Şeriât mes'elesini, bir de Sebil'ur- Reşâd'ın yazdıkları hiddetimi arttırıyordu. Bizi teşvîk ediyordu. Ben bu fikri, yazı ile halletmek için gidip münâkaşa-i ilmîyye yapayım dedim ve bazı rüfeka bulmak istiyordum. Fakat Taqdîr-i İlâhî beni Pîran'a sürükledi.

 

     - Şeyh Efendi bunları bırak, qıyâm sebeblerini söyle!

 

     - Qıyâmımızın sebebi, Pîran köyünde bir olay oldu. Çatışma oldu. Taraflardan mecruhlar oldu. Bu da bana atfolundu.

 

     - Pîran'a gelmezden evvel de dîn mes'elesinden dolayı qıyâmı düşünüyordun, değil mi?

 

     - Kalbimde tasavvur ediyordum, lâkin muhârebe sur'etiyle değil, risâle yazıp Şeriât ahkâmını bildirmek için kanunları da Şer'â mutabık bir şekilde tâleb etmek istedik. Meclîs-i Mebusan'a göndermek istedim.

 

     - Ne için yapmadınız, böyle bir risâle yazmadınız?

 

     - Allâh'ın kaderi bırakmadı. Pîran olayı çıktı, önünü alamadık.

 

     - Şeriât ahkâmı icrâ edilmiyor diye isyân ettiniz demek?

 

     - İmâm, Şeriât ahkâmını icrâ ermezse, dedim. Bu qıyâmın cevazına delildir. Wexta ki wuq'u buldi, işte Şeriât da "vâcibdir" diyor. "Hiç olmazsa günâhkâr olmayız" dedim.

 

     - Şeyh Efendi, sen söylüyorsun ki, "müslümanlar biribirinin kardeşidir." Müslümanı müslümanın üzerine kıtale sevketmek câiz midir?

 

     - Evet, yêkdiğerinin kardeşidir. İmâm'a qıyâm etmek muhârebeyi ihtac etmez mi? Kitâb öyle diyor.

 

     - İslâmlar mâdem ki kardeştiler, nasıl oldu da siz müslümanları biribiri üzerine kıtale sevkettiniz?

 

     - Ya Hazret-i Ali? Muhârebe ettikleri adamlar müslüman değil miydi? Yine kardeş kalır ve bir de heyet-i wekîle vardır.

 

     - Bunlara, dînde gördüğünüz kayıtsızlığı bildirmeden müslümanları ne için kıtale sevkettiniz?

 

     - Qıtale ben sevketmek istemedim. Bu zewâta da yazamadım. Niyette kaldı. Kader bırakmadı. Kavgaya düştük, elimize geçti.

 

     - Bu kıyâmınızı vâcib görüyorsunuz. Küffâr, İslâm beldelerini çiğnerken cihâd nedir?

 

     - O da cihâddır. Farzdır.

 

     - Yunan ordusu, bütün memleketi ve İslâmîyyet'in merkezini ( İstanbul'u kastediyor – İ. S. ) ayaklar altında çiğnerken, cihâdın farzlarını neden yerine getirmediniz, neden Yunan üzerine yürümediniz?

 

     - O zaman perişan ve muhâcîrdik.

 

     - Oğlunuz Ali Rıza İstanbul'a gitti mi?

 

     - Gitti.

 

     - Ne zaman gitti?

 

     - İsyândan bir ay ewwel.

 

     - İstanbul'da kimden fikir almıştır?

 

     - Kimseden fikir almamıştır. Aqraba-i taalluqata misâfir olmuştur. Seyyîd Abdulqâdîr'i ziyâret etmiştir.

 

     - Ne maksatla İstanbul'a gitmiştir?

 

     - Ticâret maksadıyla… Biz otuz seneden beridir hayvan ticâreti yaparız.

 

     - İstanbul'dan döndükten sonra oğlunuzla nerede görüştünüz?

 

     - Şavşar'da görüştük. Dara Hênê vilâyetinin bir köyüdür.

 

     - "Raslantı sonucunda ve olayları yarattığı yerde ayaklanma oldu, ben de karıştım" diyorsun. Oysa ayaklanma için üç ay önce yollara düşmüşsün. Ne için bu seyâhat?

 

     - Biz çıktık, lâkin Divan-ı Hârb, Bêdlîs'te şâhîdlik için beni istediler. Şeyh Abdulbâqî'ye yazdım. "Benim ifâdemi burda alsınlar, müsaade alırım," dedim. Müsaade edildiğine dâir haber geldi. Xînûs'ta mâhkemede ifâdemi aldılar. Memleketin kışı uzundur. Palo'ya gelip kalmak istedim.

 

     - Hangi ayda çıkmıştınız?

 

     - Aralık ayında çıktım.

 

     - Yaşlı bir insan, kış günü böyle bir seyâhâta çıkar mı? Neden ilk ve sonbaharda veya yazın çıkmadınız? Böyle bir zaman daha uygun değil mi?

 

     - Günde üç saat gidiyordum. Fazla gidemiyorduk, yer elverişli değildi. Odun ve ateş yoktu. Yazın ticâret ve ziraat ile meşgulüz. Aralık ayı ise durgunluk ayıdır, iş yoktur.

 

     - O zamandan ayaklanmaya kadar ne kadar süre geçti?

 

    - İki aydan fazla geçti.

 

     - Aradan çok geçmeden ayaklanma oluyor. Dediniz ki, Sebîl'ur- Reşâd okuyorsunuz. Demek ondan ilhâm aldınız, düşündünüz ve ayaklandınız.

 

     - O fikrimde vardı. Patlamak niyetimde yoktu, fakat patladı.

 

      - Pîran'daki hâdise nasıl gelişti?

 

      - Öğle vakti ismini bilmediğim bir mülâzım odaya geldi ve Mehmed oğlu Ahmed adında bir mâhkûmun evine on kadar başka mâhkûm sığındığını, bunların teslîmi için tawassutta bulunmamı ricâ etti. Hemen mâhkûmlara haber göndererek teslîm olmalarını nasihât ettim. Fakat mâhkûmlar "talaq-i selase" ( üçlü boşama – İ. S. ) üzere ahdettikleri için teslîm olmayacaklarını bildirdiler. Sonradan duyduğuma göre, mâhkûmlardan sekizi serbest bırakılmış, geriye kalan ikisi ise teslîm olmamışlar. Bunun üzerine ikisi içerden, sekizi de dışarıdan ateş açarak jandarmayı dağıtmışlar ve hepsi kaçmışlar.

 

     - "İsyânın patlak vermesine jandarmanın karışması sebeb oldu" diyorsunuz. Jandarmalar gelmese, vurulmasa idi, isyân olacak mıydı?

 

     - Hükûmetin gidişatının İslâm'a muhâlif olduğunu, devletin "dîni İslâm" olan maddenin işlerliğinin sağlanmasını mektubla, telgrafla sağlayacaktım. Gereğini yazılı olarak yapacaktım.

 

     - O halde size ne oluyor da işe karıştınız?

 

     - Kâtil oldu, nasihât ettim, ricâ gönderdim. Sekiz zanlı tahliye ettirdim. Ben köyden çıktım, gittim. Sonra işin içine köylüler karıştı, ayaklanma başladı. Bir daha içinden çıkamadık.

 

     - Bunu neden tabiî görüyorsunuz?

 

     - Vallâhî bilmem, Allâh bilir.

 

     - İsyânın maksadı, jandarma gelmiş, adam yakalamış gibi şeylerden olmaz.

 

     - Jandarma mes'elesi olmasaydı, gereğini yazı ile yapacaktım. Altı ay sonra, bir sene sonra... Allâh takdîr etti de oldu.

 

     - İnsan irâdesini inkâr mı ediyorsunuz?

 

     - İnsan irâdesi de vardır elbette...

 

     - Siz her şeyi kaza ve kadere bağlıyorsunuz. İrâde-i cüzîyenizi inkâr mı ediyorsunuz ?

 

     - Hayır, irâde de var tabiî… Ben de boş değilim, benim de sorumluluklarım var tabiî, inkâr etmiyorum. Bu dünyada yaptığımdan veya yapmadığımdan yahut konuştuğumdan veya konuşmadığımdan hesâba çekileceğim.

 

     - Bu işi niçin yaptınız ?

 

     - Şeriât hükümleri tatbik edilmezse, tüm müslümanlar üzerine qıyâm vâcibdir.

 

     - Amacınız neydi ?

 

    - Şeriât hükümlerinin hükûmet tarafından uygulanmasını sağlamak düşüncesi, benim başımda yaşayan bir fikir ve arzuydu. Bunu, gerektiğinde söylemekten de çekinmezdim.

 

    - Neticelerini düşünmediniz mi ?

 

     - Şeriât uğrunda ölürsek, dînsiz gitmeyiz.

 

     - Ayaklanmayı yalnız başınıza yaptığınıza inanmıyorum. Herhalde sizi kışkırtanlar, yüreklendirenler vardır.

 

     - Ne içeride, ne de dışarıda kışkırtan vardır. Dışarıdan kasdım ecnebîlerdir. Qûr'ân'ın buyrukları doğrultusunda qıyâm ettik.

 

     - Bu qıyâmı yalnızca siz mi düşündünüz?

 

     - Evet, yalnız benim fikrim vardı. Ulemâ, fuqehâ ve uqelâyı göreyim dedim. Dîn ahkâmı bırakıldı, onları isteyelim dedim. Teklîflerimizin tamamı kabul edilmese de büyük bir kısmının kabul edileceğini ümid ediyordum.

 

     - Ukelâ ve ulemâyla görüştünüz mü?

 

     - Görüşmedim, görüşemedim, zaman kalmadı. Bu iş başladı.

 

     - Türkiye Cumhuriyeti'nin eski hükûmette olduğu gibi şâhısların böyle bir mürâcaat ve teklîflerini dinleyeceğine nasıl ihtimâl veriyordunuz? Kimlerle müşâvere ettiniz?

 

     - Müşâwere etmedim.

 

     - Ayaklanmayı nasıl düşündünüz? Sizi kışkırtanlar var mıydı? Yoksa ilhâm mı vakî oldu?

 

     - Hâşâ!.. İlhâm?… İlhâm waqî olmadı. Kitâblarda gördük. İmâm ne zaman Şeriât kurallarını uygulamazsa üzerine qıyâm vâcibdir. Hükûmete Şeriât kurallarını uygulama sorumluluğunu anlatmak istedik.

 

     - Diyarbekîr'e saldırırken kaç bin kişi vardı?

 

     - Bilmem, Allâh bilir. Ben o gece Semâhê'deydim. Dörtbin, dörtbin beşyüz, belki beşbin asker olabilir. En güzelini Allâh bilir.

 

     - Bu askeri siz Semâhi'deyken kim yönetiyordu?

 

     - Hênêli Sâlih Bey, Mustafa Bey, Şeyh İsmâil, Abdullâtif, Hecî Selîm var ise de kesin olarak bilmiyorum.

 

     - Sizin askerlerden o gece kaç kişi Diyarbekîr'e girmişti?

 

     - Seksen ilâ yüz kırk arasında söyleniyor.

 

     - Münhasıran Diyarbekîr'i almakla ne kasdediyordunuz?

 

     - Rızqımız, nâsibimiz bu tarafa düşmüştü.

 

     - Diyarbekîr'i almakla ne olacaktı?

 

    - Diyarbekîr'i aldıktan sonra, İslâm'ın haddlerini tatbik edecektik. Hırsızın elini kesecektik, zinâ eden evli kadın ve erkeği recmedecektik. Dîn böyle emrediyor. Dünyayı, Peygamber'in zamanındaki kadar olmazsa da, biraz iyileştirecektik. Üstümüze bu kadar asker gönderileceğini tahmin etmiyorduk.

 

     - "Fetîh" tâbirini kullanıyorsunuz. Mektubunuzda, imzânızın üstünde "Emîr'el- Mûcâhîdîn" yazıyorsunuz. Bununla maksadınız ne idi?

 

    - Bu ünvandan sonradan istikrâh ettim. Nedâmet duydum. "Xadîm'ul- Mûcâhîdîn" yazdım. "Xadim" ünvanına döndüm.

 

     - Diyarbekîr'i böyle kolaylıkla ele geçireceğinize ne suretle kanî oldunuz?

 

     - Ben Diyarbekîr üzerine yürümek taraftarı değildim. Bazı ağalar…

 

     - Kimlerdi?

 

     - Hênêli Mustafa Bey, Têrkanlılar…

 

     - Başka kimler vardı?

 

     - Mustafa Bey vardı. Başkasını hatırlamıyorum. Sâlih Bey'i muhâqqaq biliyorum. Kâğıt yazdı. "Diyarbekîr üzerine gitmezsek ahalî dağılır," dedi. Diyarbekîr'e hücûmu tavsiye ediyordu.

 

     - Lice'den buraya mektub yazdırdınız mı?

 

     - Ben Lıcê'de Esîr Süvarî Kaymakamı Cemil Bey'e, Mürsel Paşa'ya hitâben bir mektub yazdırdım ve bunda maksadımın Şeriât olduğunu el birliği ile dînin ihyâsına çalışmaklığını yazdım. Fakat, vardı – varmadı bilmiyorum.

 

     - Başarıyı ne ile tahmin ediyordunuz?

 

     - "Üzülmeyin, gevşemeyin! Eğer gerçekten imân etmişseniz, muhâqqaq ki üstün gelecek sizlersiniz," âyetinden anlıyoruz.

 

    - Diyarbekîr içinde size yardım edecek var mıydı?

 

     - Vardı.

 

    - Kimlerden yardım umuyordunuz?

 

     - Ahalîden… Nâqîb'in dîndar bir müslüman olduğunu, Cemâl Paşazade'lerin dîne bağlı olduklarını söylüyorlardı. Fakat kendilerini bilmiyordum, tanımıyordum.

 

     - Bunu söyleyen kimlerdi?

 

     - Sâlih Bey, Têrkan ağaları…

 

     - Size böyle mühîm bir haber verilirse, aslını sormaz mısınız?

 

     - Bu gibi haberler çoktur. Böyle yalan haberler çok olur.

 

     - "İslâmîyet böyle oldu, şöyle oldu, ayaklanma vacibdi," diyorsunuz. Sonra ayaklanıyorsunuz. Bunca müslüman kanı dökülmesine sebeb oluyorsunuz. Bu günâhı düşünmediniz mi? Bu günâh değil mi?

 

     - Şeriât'ı inşaallâh tâmir ederiz, bir miktar can kaybı olsa da yine Şeriât içindir, dedik.

 

     - Herhalde bir tertibatınız vardır. Tertibatsız, şuursuz böyle beyhude yere müslüman kanı akıtmak câiz mi? Bunu niye evvelden düşünmediniz?

 

     - Şeriât'ı inşaallâh bozmam, dedim.

 

     - Şeriât kuralları uygulanmıyor diye ayaklandınız öyleyse.

 

     - Allâh, Qûr'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor: "Fitne ortadan kalkıp, dîn yalnız Allâh'ın oluncaya kadar onlarla savaşın" ( Enfâl, 39 ) İmâm Şeriât ahkâmını icrâ etmezse dedim, bu ayaklanmanın meşruluğuna, geçerliliğine delildir. Wexta ki vuq'u buldu, işte Şeriât "vâcibdir" diyor. Hiç olmazsa günâhkâr olmayalım, dedim. Hepimizin bildiği gibi, Hz. Hûseyn, zâlim olan Yezîd'e karşı qıyâm etmiştir.

 

      - Diyarbekîr'e girdiniz, maksadınız ne idi? Ne yapacaktınız?

 

     - Diyarbekîr'de âlîmlerle görüşüp, dîn mes'elelerini hükûmete resmen yazacaktım. İçki yasağı gibi İslâm'ın haddlerini koydurtup, Diyarbekîr ve Elâzîz gibi illerdeki kapatılan medreseleri açıp diğer medreselerin açılmasını isteyecektik.

 

     - Diyarbekîr'i aldıktan sonra müstâkîl bir Kürdistan Krallığı kurmak istiyor mu idiniz?

 

     - Krallık bilmiyoruz. Benim yegâne maksadım, dîn hükümlerini tatbik ettirmekti. Kürdistan Krallığı'nı kat'iyyen düşünmedim. Kesinlikle müstâkîl bir Kürt Devleti ve Kürt Krallığı değil, Şeriât'ın yaşanmasını arzulamıştım. Putperestlik dînini ihyâya ve âyan-ı mefkurelerini icrâya çalışan bu laik Türk hükûmetini, Cemîyet-i İslâmîyye tenbîl ederek bir İslâm hükûmeti vücûda getirmek amacında idim.

 

     - Siz yalnız Kürtlerle mi iş görmek istiyordunuz? Eğil taraflarında Türkler ve büyük adamlar da var, onlarla neden görüşüp işbirliği yapmıyordunuz?

 

     - Eglê taraflarına, Erğenê'ye gittim. Türkler'i de çağırdım. Onlara "dînimize çalışalım" diyordum.

 

     - Onlar sizinle beraber ayaklandılar mı ?

 

     - Tutan tutuyor, tutmayan tutmuyordu sözümü...

 

     - Erganî'den kimler vardı?

 

     - Erğenê'den Şewkî Efendi vardı, Hâmîd Ağa vardı, Hecî Hûsnî Efendi vardı. Bunların hepsi Türktüler. Meselâ onlar bizim İslâmî qıyâmımıza katıldılar.

 

     Sonra Mazhar Müfît Kansu, elindeki belgeyi sesli bir şekilde okuması için kâtîbe emretti. Bunun üzerine kâtîb, belgeyi okumaya başladı:

 

     "Türk Cumhuriyeti'nin İslâmiyyet'e muğayîr ahwâl ve harekâtı ve bilhassa muhibb-i İslâmîyyet olan Kürt eşraf ve hanedanına reva görmekte olduğu mezâlim ve hakaret ve kin ve nefret birkaç seneden beri gazete ve ewraq-i remîyyelerinde okunuyor. Ve bunlar Ermenîler'e yaptığı muâmeleyi Kürt müteneffizânına da bir muâmele yapmak fikrinde oldukları ve hatta geçen sene içtima eden Meclis-i Mebusan'da bu hususun mûzâkere kılındığı ve karar verildiği de mewsuq-i menâbîden istihbâr kılınmış ve buna dair de birçok alâim mesbuq ve mewcud olmuştur.

 

     Salâbet-i İslâmîyye ve asabîyyet-i Kürdîyyesi ğaleyana gelen birçok zevat bir Cemîyyet-i İslâmîyye teşkil ederek mûstaqîl bir İslâm hükûmeti vücûda getirmek fikrindedirler. Allâh muwaffaqîyyet versin. Âmin.

 

     İşte İslâmîyyet'ten fersah fersah ıraq olan, âded-i qâdîm putperestlik dîni ihyâ ve âyin-i metrukelerini icrâya xatwe atan bu Türk Laik Hükûmeti'nin izmihlâline çalışanlara an semi'ul- qelb muawenet-i maddîyye ve bedenîyyede bulunacağımızı ve bu uğurda icâb eden her türlü fedâkârlığı ifâda tereddüt ve rehâvet göstermeyeceğimizi ve emîn olduğumuz her ferdi, her zâtı bu xususa tahrîq ve teşwîq edeceğimizi taahhüd eylediğimizden iş bu taahhüdnamenin zî'rini bitawerriza imza ve tehmir eyleriz.

 

      Abdullâh Ağazade, Mustafa ibn-i Zûlfî oğlu Mûhâmmed, Mûhâmmed Ağazade Bahrî, Fahrî, Abdurrâhim, Zûlfî Perzîd Ağazade, Molla İmranzade, Büyük Hacıağazade Hesen, Kürdîyanzade, Sofu Ömerzade Dıranî, Molla Bekîr, Mustafa Zûlfî Ağazade, Melâmiyanzade Ahmed, Hacı Ali Ağazade, Hacı Bekîr Ağazade Mûhâmmed."

     

      Sorgu devam eder:

 

     - Burada bir beyanname var, demin okundu, dinlediniz mi?

 

     - Dinledim ve lâkin kimin yazdığını bilmiyorum.

 

     - Beyannamede "Millet Meclîsi'nde dîndar mebuslar, dînsiz mebuslar da var" diyorsunuz. Onlara neden dînsiz diyorsunuz?

 

     - Açıkça görmesem dînsiz demem.

 

     - İslâm dîninin icraattan kaldırıldığını hangi mebusun beyanından çıkardınız?

 

     - Zîya Xoce'nin meclîsteki beyanından: "Bizim yenilgimiz işret, dans, plaj sefâsından başka bir şey değildir. Fuhuş gittikçe artıyor. Müslüman kadınlar edeblerini kaybetme yolundadırlar, sarhoşluk ve zina hükûmet tarafından himâye, hatta teşvîk olunuyor. Dînî duygular rencide ediliyor. Yeni rejim, sadece ahlâksızlığı getirmiş. Bunlar ilericilik adı altında yapılıyor. Bu rezîl idâre tarzı, memleketi uçurumun kenarına getirmiştir."

 

     - Bu beyandan memnun oldunuz mu?

 

     - Elbette ki memnun olurum. Lâkin anlatılanlar hiç te memnun olunacak şeyler değil. Keşke her mebus Zîya Xoce gibi kötülüğün karşısında İslâm'ın müdâfâsını yapabilse!...

 

     - Yani her mebus hoca mı olsun?

 

     - Müslüman olsun yeter!

 

     Mâhkeme üyesi Ali Saip Ursavaş, Şeyh Sâîd'in bu sözüne çok sinirlenerek sorguya müdâhâle etti ve bağırdı:

 

     - Karşınızda müslüman oğlu müslüman Türk askeri vardı. Onlara nasıl kurşun attınız? Bu kadar kan döküldükten sonra pişman olmak, 'Emîr'el-Mücâhîdîn' imzâsını atmak ne demektir?

 

     Şeyh Sâîd bu soruyu yanıtsız bıraktı. Öfkeyle kalkan Ali Saip, zararla oturdu. Mazhar Müfît sorguyu sürdürdü:

 

     - Lice müftüsüne yazdığınız mektubda, intikam aşkından bahsediyorsunuz. Bu isyânın evvelce hazırlanmış olduğunu isbatlamaz mı?

 

     -Mektubu ben yazmadım. Hem, İslâm'da intikam diye bir şey yoktur.

 

     - Altında imzânız var.

 

     - Mümkün değil.

 

     Sorguya Ali Saip Ursavaş devam etti:

 

     - Dîn hükümlerinden kasdınız nedir?

 

     - İçki yasağı kaldırıldı. Şeriât hükümleri lağvedildi.

 

     - "İslâm'a kılıç çeken İslâm değildir" hâdîsinden haberiniz var mı?

 

     - Ama hükûmet dîn hükümlerini bırakmıştı.

 

     - Hâmdolsun hepimiz müslümanız. Kur'an okuyoruz, zekât veriyoruz.

 

     - İslâm, sadece Qûr'ân okumak ve zekât vermekten ibâret bir dîn değildir. İslâm, okunan Qûr'ân'ı hayatımıza ve dewlet-i âliye hâkim kılmak demektir. Hem dîn cezâlarından hangisi var?

 

     Ali Saip sertleşti:

 

     - İslâmlarda senden daha âlîm yok mudur?

 

     -Çoktur.

 

     - O halde?

 

     - Ben Qûr'ân'dan anladığım şekilde hareket ettim. Çünkü Tewhîd bize, Allâh'tan başka kanun koyan tüm tâğutî sistemlere karşı qıyâm etmemizi emrediyor. Ben de bundan dolayı qıyâm ettim.

 

     Mâhkemenin bitmesi üzerine Şeyh Sâîd Efendi, etrafındakilerin duyabileceği bir şekilde şunları mırıldanır: "Artık ölümden korkmuyorum, şu anda gelse bile… Allâh bu dâvâyı ölüme terketmeyecektir. Sonucu Allâh'a bırakıyor ve O'nun vereceği cezâya razıyım."

 

 

     Şeyh Sâîd ve diğer sanıkların sorgulamaları 20 Haziran Cumartesi gününe kadar sürmüş, sanıkların savunmalarını hazırlamaları için duruşma 27 Haziran Cumartesi gününe bırakılmıştı.

 

     Ünlü yazar Bernard Lewis, "Modern Türkiye'nin Doğuşu" adlı kitâbının 246. sâhifesinde, Şeyh Sâîd Qıyâmı'nın temel ereğini şöyle belirtir: "Şeyh Sâîd ve mürîdleri, Allâhsız cumhuriyeti devirmeyi ve hilâfeti geri getirmeyi istemiştir."

 

     3 Haziran'da Diyarbekîr İstiklâl Mâhkemesi Başkanı'ndan Ankara İstiklâl Mâhkemesi Başkanı'na şöyle bir telgraf gelir:

 

     "Ankara İstiklâl Mâhkemesi Başkanlığı'na,

 

     Kılıç Ali Bey'e mahsustur.

 

     Saip'le benim, arasıra nöbetimiz gelir geçer. Fakat ne onun, ne de benim huysuzluğumuz uzun sürmez. Sizleri orada belki heyecan ve endişeye düşüren istihbarat olmuştur. Lâkin nabehemaldir. Müşterek ve pek mukaddes millî gaye uğruna ölmek lâzım gelse, benle Saip yanyana görünürüz. Hürmet ve hasretle cümlenizin gözlerinizden öperiz. Saip arasıra size havadîs verdiği için ben yazamıyorum. Zîra vaktim de yoktur. Tekrar gözlerinizden bütün arkadaşlar öperiz kardeşim.

 

     3 Haziran 1341

 

     Şark İstiklâl Mâhkemesi Savcısı Süreyya"

 

     Şark İstiklâl Mâhkemesi Başkanı ve Denizli Milletvekîli Mazhar Müfît Kansu, dâvâ dosyasının ve evraklarının incelenmesinden sonra 28 Haziran 1925 tarih ve 1925 / 69 sayılı İstiklâl Mâhkemesi kararını teblîğ eder:

 

     "Yapılan mâhkemelerden ve tetkiklerden, tekke ve zâviyelerin birer kötülük ve fesâd ocağı oldukları ve bu tekkelerle zâviyelerde şeyhlerin kendilerine Allâh süsü vererek halkı kendilerine taptırmak gibi, dînin kabul edemeyeceği fiiller işledikleri, mâhkeme huzurundaki ifâdelerinden anlaşılması dolayısıyla Şark İstiklâl Mâhkemesi, yargı bölgesi içindeki bütün tekkelerle zâviyelerin kapatılmasıyla kaldırılmasına karar vermiştir.

 

     Şeyh Sâîd'in vukua getirdiği müsallâh ( silâhlı – İ. S. ) isyân ve ihtilâl hareketlerine muhtelif şekil ve suretlerde karışıp katılarak isyânın devam ettiği haftalar ve aylar boyunca birçok şehir, kasaba ve köyleri, devlet ve hükûmet zabıtâ ve askerî kuvvetleriyle kanlı bir hârb halinde çarpışmak suretiyle zapt ve işgal eden ve ihtilâl bölgesindeki en mühîm vilâyet ve merkezlerinden Diyarbekîr şehrini dahi muhâsaraya ve orada dahi inât ve ısrarla hârb ve katlden çekinmeyen nihâyet uğradıkları acz ve mâhrumîyetlerden sonra tutuldukları günlere kadar birçok asker, zâbit ve vatandaşları cerh, şehit, esîr eden, sirkatler, gaspler, yağmalar yapan ve yaptıran şâhıslardan oldukları iddiâsıyla mâhkemeleri icrâ edilmiş olan 81 sanıktan Şeyh Sâîd, Şeyh Abdullâh, Kâmil Bey, Baba Bey, Şeyh Şerîf, Fâkih Hasan, Hacı Sâdık Bey, Şeyh İbrahim, Şeyh Ali, Şeyh Celâl, Şeyh Hasan, Mehmed Bey, Hanili Sâlih Bey, Madenli Kadrî Bey, Şeyh Şemseddîn, Darahini Tahrirât Kâtibi Tâhir, Nâhiye Müdürü Tayyîb ve avaneden 29 kişi idâma mâhkum edilmiştir."

 

     Şeyh Sâid'in Alevî hizmetkârı Çerko, mâhkeme kararıyla serbest bırakıldı. Mâhkeme reisi, Çerko'nun beraatini teblîğ edince, Alevî olan Çerko ( Yusuf oğlu Çerkes Jandarma Hâmîd ) salona giriyor ve kahramanca şöyle haykırıyor:

 

     "Şeyh Sâîd'in olmadığı, İslâmsız bir dünyada, benim için hayat haramdır. Zîllet altında yaşamaktansa, izzetlice idâm sehbâsında ölmek daha evlâdır."

 

     Çerko idâm ediliyor…

 

     Şeyh Sâîd ve beraberindekiler, tekrar hapishaneye getiriliyor. 28 Haziran'ı 29 Haziran'a bağlayan gece Şeyh Sâîd ve diğer İslâm askerleri, içerde Qûr'ân okuyup namaz kılarlarken Muhâfız Bölüğü Komutanı Nâzif Bey görünür. Sert bir sesle emîr verir:

 

     - Haydi bakalım, birer birer çıkınız!

 

     Hepsi dışarı çıkar. En önde Feqî Hesen vardır. Şeyh Sâîd, ortalarda bir yerdedir. İstiklâl Mâhkemesi üyeleri de orada amade beklemektedir. Ali Saip Bey, kendisiyle içli – dışlı olduğu Şeyh Sâîd Efendi'yi kafilede göremeyince yüksek sesle sorar:

 

     - Sâîd Efendi nerede?

 

    Şeyh Sâîd yanıt verir ve biraz şakacı bir üslûbla:

 

     - Buradayım!… Ali Saip Bey, hani doğruyu söylemen gerekirse, beni kurtaracaktın. Kurtulmuş olsaydım,Xînûs'a kuzu yemeye dâvet edecektim seni.

 

     - Ne yapalım Sâîd Efendi!… Seninle Hınıs'ta kuzu yiyemiyeceğiz.

 

     - Ben Qûr'ân'a göre doğru olanı yaptım ve mâhkemede doğruyu söyledim. Doğruluğun cezâsı idâm mı?

 

     -Şeyh Efendi, bundan daha hafif cezâ olur mu?

 

     - Bundan daha ağırını söyle bakalım Saip Bey…

 

     - Bu kadar Türk kanının dökülmesine, hânumanların sönmesine sebeb oldun. Cezânı çekeceksin.

 

     - Seni severim. Ama Rûz-i Mâhşer'de seninle muhâkeme olacağız.

 

     - O gün babasız bıraktığın mâsum çocuklar, hânumanlarını söndürdüğün biçarelerle muhâkeme edileceksin.

 

     - Zâlîm ve kâtillerle elbet mâhşer gününde hesâblaşacağız. Boynuzsuz keçinin âhını boynuzlu keçiden alırlar. Bana şehâdeti nâsib eden Allâh'a şükrediyorum. ŞUNU BİLİN Kİ, BENİM KANIM SİZİN İNQILÂBINIZI BOĞACAKTIR.

 

     Daha sonra Şeyh Sâîd, idâm sehbâsına götürülür. Yolda dûâ okumaktadır. Şeyh Sâîd dûâsını bitirince, askerler tarafından boynuna yağlı kemend geçirilir. Bu esnâda Şeyh Sâîd'e son isteği sorulduğunda, kâğıt kalem ister ve kâğıda Arapça olarak şunları yazar:

 

     "We lâ ubâlî bi sulbî fî cuz'u-ir râda

 

     İn kâne mesre'i fî- Allâh'i we fî'd- dîn."

 

     ( Mücâdelem Allâh için ve dîn için olduktan sonra, idâm sehbâlarında asılmamda korkum yoktur – İ. S. )

 

     … Ve Şeyh Sâîd Hazretleri, 28 Haziran'ı 29 Haziran'a bağlayan gece, saat 02:00'de darağacına asılarak idâm edilir.

 

     Şeyh Sâîd idâm edilir!… Şeyh Sâî şehîd olur!… Şeyh Sâîd rehber olur!…

 

     Şeyh Sâîd halkından ayrılır ve Râbbine kavuşur. Halkını, "ümmetin yetimleri" olarak bırakır ve gider.

 

     Hz. Hamzâ'nın, İmâm Ali'nin, İmâm Hasan'ın, İmâm Hûseyn'in, Yâsîr âîlesinin yanına, şehîdlerin diyârına gider. Ve yetim kalan mazlûm, mustaz'âf ve mâhrum Kürdistan halkı hep bir ağızdan feryâd eder. Kürt anaları ağıt yakar:

 

     "Ezâ ezâ günüdür,

 

     Bugün ezâ günüdür,

 

     İdâm edildi Şeyh Sâîd,

 

     Bugün mâtem günüdür."

 

     İDÂM EDİLENLERİN LİSTESİ

 

     1 – Şeyh Sâîd-ê Palewî

 

     2 – Mıj ( Muş ) ve Gûmgûm ( Varto ) Cepheleri Kumandanı Şeyh Abdullâh Melıkanî

 

     3 – Gûmgûm'a saldıranlardan aşiret reisi Xâlîd oğlu Kâmîl Toqlîyanî

 

     4 – Kâmil Toqlîyanî'nin kardeşi Baba Bey

 

     5 – Mezrâ ( Elâzığ ) Cephesi Kumandanı Şeyh Şerîf

 

     6 – Dara Hênê ( Genç ) İnzibât Kumandanı – Geri Hizmetler Âmiri ve fıqıh otoritesi olarak tanınan Fâqîh Hesen Fehmî

 

     7 – Dara Hênê mıntıkasındaki isyân hareketlerinde bulunan reislerden Hacı Sâdıq Valirî

 

     8 – Palo ( Palu ), Mezrâ ( Elâzığ ) ve Çêwlîk ( Bingöl ) cephelerinde çalışan ve qıyâmcılar nâmına Çêwlîk'te idâreyi ele alan reislerden Dep ( Karakoçan )'in Çan nâhiyesinden Şeyh İbrahim

 

     9 – Xarpıt ( Harput ) cephesinde savaşan ve mücâhîdler üzerinde etkisi olan Şeyh Ali

 

     10 – Şeyh Celâl

 

    11 - Dep'in Çan nâhiyesinden Şeyh Hesen

 

    12 – Amed ( Diyarbakır ) ve Lıcê ( Lice ) çatışmalarında müfreze komutanlığı yapan İzzet Ğeribî oğlu Mûhâmmed Bey

 

     13 – Çatışma sonucu yakalanan reislerden Mustafa Hênî ( Hanili )

 

     14 – Sâlih Bey

 

     15 – Nezîb Dağları'nda tutuklanan Dep'in Çan nâhiyesinden Şeyh Abdullâh

 

     16 - Dep'in Çan nâhiyesinden Şeyh Ömer

 

     17 – Tekkesinde qıyâm hazırlıkları için toplantılar yapan Şeyh Adem-ê Hênî

 

     18 – Madena Erğenê ( Maden ) İnzibât Komutanı Qâdrî Madenî

 

     19 – Mücâhîdlerin temsilcisi olarak Molla Mâhmud-ê Pîranî

 

     20 – Şeyh Şeymseddîn Farqînî

 

     21 – Qıyâm propagandacılarından Şeyh İsmâil Termilî

 

     22 – Şeyh Abdullâtif Termilî

 

     23 – Gûmgûm baskınından Molla Emîn Belıkanî

 

     24 – Sâlîh Bey oğlu Hesen Hênî

 

     25 – Arap Abdî

 

     26 - Gûmgûm'a yüz atlısıyla saldıran Xelîl oğlu Mûhâmmed

 

     27 – Şeyh Şerîf'in kâtibi ve arkadaşı Hesen oğlu Sûleyman Şinıkî

 

     28 – Palo ve Mezrâ muhâcîrlerinden köy öğretmeni Molla Cemîl Musyanî

 

     29 – Aşiretiyle ayaklanmaya katılan Az aşireti reisi Demirci Ömer oğlu Sûleyman

 

     30 – Gêğî ( Kiğı ) saldırısına katılan Şerîf oğlu Sûleyman

 

     31 – Fâqîh Hesen'in kâtibi Tâhir

 

     32 – Mustafa Bey oğlu Mûhâmmed Hênî

 

    33 - Gûmgûm'dan Şeyh Abdullâh ile çalışan Şeyh Musâ oğlu Şeyh Ali

 

    34 – Gûmgûm mücâhîdlerinden beylik bir katırla Xâlîd-ê Hesenanî'ye kaçarken yakalanan Hacı Xâlîd-ê Belıkanî

 

    35- Gûmgûm'u fethedenlerden Gihadîn ( Diyadin )'li timur Ağa

 

    36 – Kâmil Xînûsî oğlu Abdullâtif

 

    37 – Gûmgûm fâtihlerinden Mûhâmmed Mıjî ( Muşlu )

 

    38 – Sûleyman Mıjî

 

    39 – Bahrî Mıjî

 

    40 – Usad şeyhlerinden Şeyh Cemîl Zorâbâdî

 

    41 – Çapakçur ( eski Bingöl ) Boğazı çatışmasında bulunanlardan Sûleyman oğlu Yusuf Çêwlîkî

 

     42 – Yamaç aşiretinden Ali Badan

 

    43 – Şeyh Abdullâh'ın yanında savaşan Xâlîd

 

    44 – Çatışmalarda yaralanan Mûhâmmed oğlu Tâhir

 

    45 – Nâhiye Müdürü Tayyîb Ali

 

    46 – Çêwlîk Kaymakamı Hûseyn Hilmî

 

    47 – Şeyh Sâîd'in Alevî hizmetkârı "Çerko" lakaplı Yusuf oğlu Çerkes Jandarma Hâmîd

 

    48 – Sâlih oğlu Hesen

 

    Ayrıca;

 

    İdâma mâhkum olan Sâlih Beyzâde Hûseyn'in cezâsı küçük olmasından dolayı Kilikya ( Adana )'da onbeş yıl küreğe ve yine idâm mâhkumlarından Çêwlîk Kaymakamı Çerkes Hûseyn Hilmî'nin de Kuvâ-i Millîye'den geçmiş eski hizmetleri göz önünde bulundurularak cezâsı Konya'da onbeş yıl küreğe çevrilmiştir.

 

     Dara Hênê Valisi İsmâil Heqqî'nin Livane ( Artvin )'in Hopa ilçesinde bir yıl hapsine ve devlet hizmetlerinde çalıştırılmamasına...

 

     Jandarma Yüzbaşısı Ali Awnî ve Teğmeni Mihrî'nin askerlikten tardları ile onar yıla...

 

     Cemîl Paşazâde Ekrem'in on yıl küreğe...

 

     Çêwlîk Hâkimi Iraq – Bağdatlı Rızâ Bağdadî'nin millî hudud dışına çıkarılmasına...

 

     Cemîl Paşazâde Muhiddîn, Qâdrî, Memduh ve Ömer Bey'lerle Nâqîb Bekîr Sıdqî'nin mes'uliyetsizliklerine...

 

     Rûşdî Hûseyn Bazganî, Sıhhîye Kâtibi Niyazî, Fâqîh İlyas, Emekli Binbaşı hâin ve mel'un Qâsım ve on arkadaşının beraatine karar verilmiştir.

 

     Nâqîb Bekîr Bey, Cemîl Paşazâde Ömer, Qâdrî, Cewdet, Memduh ve Muhyîddîn Bey'in de haklarındaki ihbâratın kanunî mes'uliyeti muste'zîm fiillerinden olmadığı anlaşıldığından onların adem-i mes'uliyetlerine karar verilmiştir.

 

     ŞEYH SÂÎD QIYÂMI'NIN NİHAÎ ZAFERE ULAŞAMAMASININ SEBEBLERİ

 

     1 - Qıyâm'ın düşünülen zamandan önce, hazırlıksız ve bir provokasyonla başlaması:

 

     Qıyâm düşüncesi, Şeyh Sâîd'de ve diğer âlîmlerde Aralık 1924'te oluşur. İslâmî bir qıyâm için hazırlıklar yapılmaya başlanır. İlkbahar'da en az bir veya iki yıl sonra düşünülen hareket, 13 Şubat 1925'te Şeyh Sâîd Efendi Pîran'da bir düğünde vaaz verirken rejim askerlerinin bilinçli provakasyonuyla bir emr-i wâqî ( oldu – bitti ) neticesinde, müslümanlar daha qıyâm hazırlıklarını yapmamışken başlar ve artık olayların önü alınamaz. Rejimin en hazırlıklı ve müslümanların en hazırlıksız olduğu bir dönemde başlayan qıyâm, nihaî zafere ulaşamadı.

 

     2 – Sonu gelmeyen ihânetler:

 

     Daha önce de ifâde ettiğimiz üzere Şeyh Sâîd Qıyâmı Tarihi, "İhânetler Tarihi"'dir. İlkin Şeyh Sâîd'e biât eden birçok aşiret, şeyh ve ağalar, kendilerini para ve makam karşılığında rejime satarak Şeyh Sâîd'e ve şanlı qıyâma ihânet ettiler. Şeyh Sâîd ve erlerini arkadan vurdular. Önce Gêğî ( Kiğı ) saldırısında Kürt ulusalcısı Xormek aşiretinin kemalist rejimle anlaşarak Şeyh Sâîd'in mücâhîdlerini arkadan vurması, Mezrâ ( Elâzığ ) ve Meledî ( Malatya ) üzerine yürünürken Alevî ve Kürt ulusalcısı olan çevre aşiretlerin yaptığı ihânetler – ki hepsi para karşılığında kendilerini kemalist rejime satmışlardı -, Gûmgûm ( Varto ), Mıj ( Muş ) ve Zûlqarneyn ( Bitlis )'deki aşiretlerin ihâneti, en sonuncusu ve en öldürücüsü de Şeyh Sâîd'in bizzat bacanağı Binbaşı Qâsım tarafından yakalattırılıp laik rejime teslîm ettirilmesi.

 

     3 – Rejimin yalan – yanlış propagandaları:

 

     Laik rejim, Şeyh Sâîd Qıyâmı başladığında, qıyâmın mâhîyyeti hususunda her tarafa ayrı bir şekilde – nasıl uygun oluyorsa öyle – propaganda yaptı. Bu cümleden olarak Kürdistan'a ayrı, Türkiye'nin batısına ayrı, Avrupa'ya ayrı ve Ortadoğu'ya ayrı bir dille mâlumat ( ! ) verdi.

 

     Kemalist rejimin qıyâm bölgesinde yaptığı propaganda : "Şeyh Sâîd, Ermenîler'le işbirliği içindedir. İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar'dan destek görüyor. İsyânın dînî motifleri sizi yanıltmasın !"

 

     Türkiye'nin batısındaki yerlerde yaptığı propaganda : "Doğu'da Ermenîler ve hristiyanlar, Kürtler'i âlet ederek isyân çıkarmıştır. Amaç, Doğu ve Güneydoğu'da bir Ermenistan Devleti kurmaktır!"

 

     Avrupa'ya yaptığı propaganda : "Doğu'daki isyân hareketi, Şeriât için yapılmıştır. Eğer isyânı bastırmak için bize yardım etmezseniz, sizin baş düşmanınız olan İslâm, yeniden vücûd bulacaktır!"

 

     Ortadoğu'ya yaptığı propaganda : "Bu isyân, Anadolu ve Arap dünyasını işgal etmek isteyen büyük devletlerin çıkarttığı azınlık isyânıdır!"

 

     4 – Rejim askerlerinin Şeyh Sâîd askerleri kılığına girerek soygun ve talana girişmesi :

 

     Qıyâmı durdurmakta epey zorlanan laik rejim, çok sinsî bir yönteme başvurarak kendi askerlerine Şeyh Sâîd askerlerinin giydiği kıyâfetleri giydirmek suretiyle soygun ve talana sevketti. Şeyh Sâîd askerleri kılığındaki rejim askerleri her tarafı yağmaladı. Evlere girerek eşyaları ve kadınların taktıkları altınları gasbettiler. Hattâ, tecâvüz olaylarına dahi karıştılar. Böylece saf olan belli kesimler, bunları Şeyh Sâîd'in mücâhîdlerinin yaptığını sanarak Şeyh Sâîd'e olan desteklerini kestiler ve hattâ "bunlar hem, biz Şeriât için qıyâm ediyoruz diyorlar, hem de kızlarımıza tecâvüz ediyorlar" deyip rejimin safına geçtiler.

 

     ŞEYH SÂÎD KAYB MI ETTİ ?

 

     Şehîd Beheştî'nin çok güzel bir sözü vardır : "Şehîd verdik demeyin, şehîd kazandık deyin!"

 

     Kazanım, elde etmek ve iye ( sâhib ) olmak demektir. Özdekçi ( materyalist ) bir bilgilenme ve eğitim çemberi içinde bulunduğumuz için "kazanmak" olgusuna ( görüngü ) bakışımız da hep bu doğrultuda oluyor.

 

     İmâm Hûseyn kayb mı etti ?

 

     Şeyh Sâîd, Seyyîd Qutb, İzzeddîn el- Qassâm, Malcolm X, Abbas Musâwî ve nice şehîdlerimiz…

 

     Bunlar kayb mı etti ? Kesinlikle "hayır" !…

 

     Bir hareketin ve hareket rehberinin kazanıp kazanmadığını belirlemek için, hareketin o anki neticesine değil, tüm zamanlar içinde dengeleri nasıl, ne derece ve ne yönde etkilediğine bakmak gerekir. İmâm Hûseyn, 72 yârânıyla birlikte katledildi. Hiçbir erk kazanımına mazhar olamadı. Ama İmâm Hûseyn'in dökülen pâk kanı, bugün bir milyarlık İslâm ümmetine hayat veriyor. İmâm Hûseyn'in kanı İran'da devrim oluyor. Filistin'de intifada, Kürdistan'da serhıldan, Cezayîr'de direniş, Keşmir'de qıyâm, Tacikistan'da umut oluyor. Demek ki İmâm Hûseyn kaybetmedi, kazandı. Hem de çok büyük bir zafer kazandı. Bilâkis, kaybeden zavallı Yezîd ve takipçileridir.

 

     Her zamanın, her savaşın, her coğrafyanın bir Seyyîd'uş- Şûhedâsı vardır. Bunlar, mazlûm ve mâhrum bırakılmış halkların, mustaz'âf kitlelerin ve yalın ayaklıların rehberleridirler.

 

     Uhud'da Hz. Hamzâ, Sıffîn'de Ammar bin Yâsîr, Kerbelâ'da İmâm Hûseyn, Endonezya'da Prens Şeyh Yusuf, Bharat ( Hindistan )'ta Ebu'l- Kelâm el- Âzâd, İran'da Mûhâmmed Hûseyn Beheştî, Kafkasya'da Şeyh Şâmîl, Iraq'ta Mûhâmmed Bâqır es- Sâdr, Hicâz'da Cûheyman el- Uteybî, Lübnan'da Abbas Musâwî, Filistin'de İzzeddîn el- Qassâm, Mısır'da Seyyîd Qutb, Trablusğarb ( Libya )'da Ömer Muhtar, Cezayîr'de Şeyh Abdulqâdîr, Nijerya'da Osman Dan Fadio, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde İmâm Abdullâh Hârun ve Yeni Dünya ( Amerika )'da Malcolm X ( Mâlik el- Şâhbaz )…

 

     Kürdistan'ın Seyyîd'üş- Şühedâsı da Şeyh Sâîd'dir.

 

     Kürdistan'daki müslümanlar, muwâhhîd ve muttâqî bir müslüman olmanın, laik – kemalist diktaya karşı mücâdele etmenin gerekliliğini izâh etmeye çalışırken, bunu "Şeyh Sâîd gibi olmak" sözüyle ifâde ediyorlarsa, bu demektir ki Şeyh Sâîd kaybetmemiştir. Şeyh Sâîd'in kazandığı zafer, büyük bir zaferdir. Bu zaferin adı, "Şeyh Sâîd'in tâkipçileri olan inqılâbcı bir nesil yetiştirmek"'tir.

 

     Şeyh Sâîd hayatta iken yetiştiremediği Hûseynî nesli, şehîd olduktan sonra yetiştirmiştir. Bu, daha büyük bir öğretmenliktir ve adı "ölümsüzlük"'tür.

 

     Bu nesil, Şeyh Sâîd'in neslidir. Kewser pınarından beslenen bu nesil, Fâtıma Zehrâ'nın çocukları ve Kerbelâ'nın askerleridir. İmâm Hûseyn'in yoldaşı ve Zeyneb'in feryâdıdır.

 

     Ve bu nesil Amed'de, Harran'da, Serhat'ta, Ğarzan'da, Botan'da, Behdînan'da…

 

     Bu nesil, hep bir ağızdan tek bir yürek halinde haykırıyor :

 

     "Kerbelâ diroka me – Şeyh Sâîd serokê me"

 

     ( Kerbelâ tarihimiz – Şeyh Sâîd önderimiz )

 

      ibrahim.sediyani@hotmail.de

YAZIYA YORUM KAT