1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Şeyh Sâîd Qıyâmı - 1
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Şeyh Sâîd Qıyâmı - 1

A+A-

     "Ben, idâresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp, kendisi sarayında içki içen adama bi'at etmem!"

 

     Bu sözler, Amed ( Diyarbakır ) ilinin Bısmıl ( Bismil ) ilçesine bağlı Çılsıtun ( Kırksütun ) köyünden mümtaz ve saygın bir şâhsiyet olan Şeyh Qâsım-é  Haşim'e ait... 1640 yılında, Osmanlı padişâhı IV. Murad'a söylenmiştir.

 

     İlmi, taqwası ve dinî önderliğiyle nam salmış olan Şeyh Qâsım, bir başka âlim olan Molla Heyder'in oğludur. Molla Heyder de Seyyîd Hacı Hûseyn el- Hûseynî'nin oğludur. O'nun babası da Seyyîd Haşim'dir. Seyyîd Haşim ise, Resûl-i Ekrem ( saw )'in Kerbelâ'da şehîd olan torunu İmâm Hûseyn'in soyundan gelen bir seyyîddir.

 

     Şeyh Sâîd'in dedesinin babası olan Molla Qâsım Efendi'nin yapısında var olan direnişçi, mücâdeleci, inqlâbcı ve hizbullâhî ruh, Kerbelâ'dan başlayıp süregelen Hûseynî bir rûh olarak, bu sülâlenin umde özelliğini oluşturmuştur.

 

     Tarihî bir şâhsiyetin, özellikle de evrenselliğini ve sürekliliğini koruyorsa bir olayın, değişim ve yapılanmanın, bir olgunun, kimi dönüm noktaları olmuş olayların nedeninin, muhtevâsının, tarih içindeki yerinin, özünün ve mesajının iyi anlaşılabilmesi için, o olayı hazırlatıcı, başlatıcı ve sürükleyici bütün yönleriyle ele almalı, içinde bulunulan dem ile beraber geçmiş – ister görsel, ister işitsel olsun – etmeni de gözönünde bulundurulmalı ve ele alınmalıdır ki, dün ve bugün ikilemi, yarına katıksız ve doğru bir şekilde yansıma gösterebilsin. Tarihî ve güncel olaylara kuşbakışı bakmak, bizi sonuca – eğer amaçlıyorsak – götüremeyecektir. Bunun için, olayların haritası çizilmeli, krokisi değil.

 

     Bilindiği üzere Şeyh Sâîd ayaklanması, 13 Şubat 1925'te başlamıştır. Bu yazıda da, olay bütün yönleriyle anlaşılmaya çalışılacaktır. Ancak biz, biraz daha gerilere gideceğiz. Çaldıran'a kadar...

 

     ÇALDIRAN SAVAŞI'NDAN BAĞDAD SEFERİ'NE DEĞİN KÜRDİSTAN'IN DURUMU

 

XV. yy'da ve XVI. asrın başlarında, Kürdistan İslâm toprakları, İran – Safewî Şâhlık devletinin egemenliği altındaydı.

 

     Yavuz Sultan Selim'in 1512 yılında tahta geçmesiyle beaber Osmanlılar, tamamen bir "siyaset-i şarqîyye" ( doğu siyaseti ) izlemeye başlamış ve bütün uğraşılarını Doğu üzerinde yoğunlaştırmışlardır.

 

     Tahta çıktıktan hemen iki yıl sonra Yavuz Sultan Selim, ilk seferini, mezhebî gerekçelerle İran üzerine yapar. Osmanlı İmparatorluğu ile İran Safewî Şâhlığı arasında Tuşpa ( Van )'ın Ebex ( Çaldıran ) ilçesinde yapılan ve tarihe Çaldıran Savaşı ( 1514 ) olarak geçen bu harbi Şâh İsmail yönetimindeki İran Safewîleri kaybeder ve Osmanlılar Tebriz'e girer; Yavuz Sultan Selim, burada adına hutbe okutur. Tebriz Sarayı'nın çok kıymetli eşyaları ile birlikte, halkından binlerce zanaatçı, tüccar ve bilim adamını İslâmbol ( İstanbul )'a gönderir.

 

     Çaldıran Savaşı'ndan sonra Kürdistan, Osmanlılar'ın hâkimiyeti altına girer. Osmanlılar, oldukça stratejik noktalarda bulunan Amed ( Diyarbakır ), Mêrdîn ( Mardin ) ve Kemax ( Kemah ) kalelerini alırlar. Asimilasyon politikaları sonucu Dîluk ( Gaziantep )'un Çînçîn ilçesinin adı "Yavuzeli" olarak değiştirilir. Hemen akabinde Osmanlılar, burada varlığını sürdüren Dılqadr ( Dulkadir ) Beyliği'ni ortadan kaldırırlar ve Memlûklular ile komşu olurlar. Böylece İran'ın ipeklilerinin ve Tebriz'den Doğu'nun diğer ürünlerinin Halep ve Bursa'ya getirilmesi olanağı, Osmanlı hâzinesine yeni gelir kaynakları sağlamış olur. Yavuz Selim, bu durumda İran'ın batıya olan zengin ipek ticâretini istediği zaman kesebilecekti.

 

     Çaldıran Savaşı, Osmanlılar ile İran arasında uzun yıllar sürecek olan kanlı savaşların başlangıcı oluyordu. Zaten kısa bir süre sonra Şâh İsmail, Tebriz ve Azer-i Badegan ( Azerbaycan )'ı geri alacaktır.

 

     Yavuz Selim zamanında doruk noktaya ulaşan mezhepçi yönetim, 1520 yılında tahta geçen Kanunî Sultan Süleyman tarafından devam ettirildi ve Kanunî, saltanatının yedinci yılında kendisine karşı Şiî bir isyanın oluşmasına engel olamadı.

 

     1527 yılında Kalenderoğlu, Yavuz zamanından beri sinmiş olan şiîleri etrafında topladı. Kanunî tarafından idâm edilip dirliği dağıtılan Gırgûm ( Kahramanmaraş ) Beylerbeyi Dulkadiroğlu Ali Bey taraftarları da Kalenderoğlu'nun etrafında toplandılar. Fakat, 30 bin kişilik katılımın olduğu bu isyan, Sadrazam İbrahim Paşa kuvvetleri tarafından bastırılır ve isyanın elebaşı ödürülür.

 

     Birkaç yıl sonra Kanunî, Österreich ( Avusturya ) ile anlaştıktan sonra, doğudaki denetimi sağlamak amacıyla yeniden İran üzerine sefere çıkar. Tebriz'e girer ve tüm Azerbaycan'ı alarak Hamedan'a kadar ilerler. Sonra güneye yönelip Kürdistan içinde ilerler ve Çîyayên Zaxa ( Zağros Dağları )'yı aşarak 1533'te Bağdad'a girer.

 

     Bir süre sonra İran'ın, Tebriz, Naxcıvan, Erivan ( Revan ) ve Tuşpa ( Van ) kalelerini zaptetmelerinden sonra İran'a ikinci bir sefer daha yapılır. Tuşpa ve Tebriz geri alınır ve Güney Azerbaycan ile Kuzeydoğu Kürdistan'da denetim yeniden sağlanır.

 

     Akabinde Osmanlılar ile Avusturya arasında savaşlar başgösterince, bunu fırsat bilen Şâh Tahmasb yeniden Kürdistan'a girer. Xelat ( Ahlat ), El- Cewaz ( Adilcevaz ) ve Mıj ( Muş )'a kadar ilerler ve Kalikala ( Erzurum )'yı kuşatır. Bunun üzerine üçüncü İran seferine çıkan Kanunî, Erivan, Naxcıvan Ve Karabağ'ı alır.

 

     Bu savaşlar her iki taraf için de zararlı oluyordu. Bu nedenle Osmanlılar ile İranlılar ilk kez resmî bir antlaşma imzalarlar. 1555'te imzalanan Amasya Antlaşması'na göre İran – Safewî Devleti, Erivan, Tebriz ve Kürdistan'daki iddiâlarından vazgeçerek buraları Osmanlılar'a bırakır.

 

     Daha sonra gelen Sokullu Devri ( 1566 – 1579 )'nde siyasal bağlamda önemli bir hâdise çıkmaz; ancak bu dönemde Kürdistan'daki şeyhler, mollalar ve halk arasında sürekli bir huzursuzluk yaşanır. Kürtler, bu devirde Osmanlı Devleti'nden nefret eder duruma gelirler. Bunun sebebi, Sarı Selim'in içkiye ve III. Murat'ın da kadına olan aşırı derecedeki düşkünlüğüdür.

 

     Duraklama döneminde, 1577 – 1590 Osmanlı – İran savaşları sonucu, 1590 yılında İstanbul'da Ferhad Paşa Antlaşması imzalanır. Antlaşmayla Osmanlılar, Azerbaycan, Loristan, Kuzey Kürdistan, Dağıstan ve Sakartvelo ( Gürcistan ) bölgelerini alarak doğuda en geniş sınırlarına ulaşırlar.

 

     III. Mehmed zamanında kayda değer bir olaya şâhid olmayan Kürdistan, 1603 yılında I. Ahmed'in tahta geçmesiyle yeniden başlayan Osmanlı – İran savaşları dolayısıyla tekrar hâdiselere sahne olur. Amed ve Musul'a kadar ilerleyen ve Kafkasya'yı ele geçiren İran ile 1611'de Nasuh Paşa Antlaşması imzalanır ve Osmanlılar, 1590 yılındaki Ferhad Paşa Antlaşması ile aldıkları yerleri İran'a geri verirler. Ayrıca İran, ipek üzerinden yıllık vergi ödemeyi kabul eder.

 

     1617 yılında, I. Mustafa'nın tahta geçmesi ile birlikte Osmanlı – İran savaşları yeniden başlamış ise de, bir yıl sonra ( 1618 ) yapılan Serav Antlaşması ile, Nasuh Paşa Antlaşması ( 1611 )'nın koşulları esas alınır; yani, bir yıl boyunca boşuna savaşılır; sadece vergi maddesinden vazgeçilir.

 

     Ancak sözkonusu antlaşmadan dört yıl sonra başlayan 1622 – 1639 Osmanlı – İran savaşları, çok uzun sürer. Antlaşmadan önce I. Mustafa, tahtını Genç Osman'a bırakır. Genç Osman'ın dört yıl süren saltanatı zamanında durum gayet sâkindir. Bu devirde önemli yenilik hareketlerine girişilir ve Genç Osman ( II. Osman ), Osmanlı tarihinin "ilk ciddî yenilikçisi" olarak nam alır.

 

     Binaen aleyh, Genç Osman'ın tahttan inişiyle yeniden başlayan Osmanlı – İran savaşları "en uzun süreli" olan savaşlardır.

 

     Osmanlı İmparatorluğu ile İran – Safewî Şâhlığı arasında süregelen bütün bu savaşlar silsilesinde başrolü hep "toprak" oynar, ki bu Hayik ( Ermenistan ), Azer-i Badegan ( Azerbaycan )  ve Kürdistan ( Gülistan ) üçgenidir. Nisbî de olsa zaman zaman Doğu Lazistan ve Güney Gürcistan da etkilenmedi değil.

 

     1623 yılında, IV. Murad'ın tahta geçişiyle beraber, Kürdistan, yeni bir sosyo – politik sürecin içine girer.

 

     IV. Murad, sert yöntemlerle ilk başta isyancıları itaat altına alır. Başta Sadrazam Topal Receb olmak üzere çok sayıda sipahî ve yeniçeriyi ortadan kaldırır. Kendisi tiryaki derecesinde içki müptelâsı olduğu halde IV. Murad, memlekette içkiyi, tütünü ve sigarayı yasaklar, gece sokağa çıkma yasağı getirir. Devrin bilginlerine raporlar hazırlattırır.

 

     IV. Murad, Revan Seferi neticesinde Revan ve Kuzeydoğu Kürdistan'ı ele geçirdiğinin hemen akabinde meşhur Bağdad Seferi'ne çıktı. Bu sefer sonucu Bağdad'ı İran'ın elinden aldı ve Osmanlı – İran arasında 1639 yılında Qasr-ı Şêrin Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre;

 

     1 – Azerbaycan ve Revan İran'a bırakılacak,

 

     2 – Güney Kürdistan ve Bağdad Osmanlılar'ın olacak,

 

     3 – Osmanlı ile İran arasında Zağros Dağları sınır kesilecektir.

 

     Qasr-ı Şêrin Antlaşması halen geçerliliğini koruyan bir antlaşmadır ve bugünkü Türkiye – İran sınırı burada belirlenmiştir.

 

     Antlaşmadan sonra IV. Murad geri döner.

 

     "DİYARBEKR'E HOŞ GELMEDİNİZ"

 

     Bütün bunlar olurken Kuzey Kürdistan'da bazı problemler ortaya çıkar. IV. Murad, Bağdad Seferi'nden dönerken, yönetime karşı oluşan bu "ince durumları" gidermek için Amed ( Diyarbakır )'e uğrar. Etrafındakilere Kürdistan'ın durumunu, buradaki halkın yaşantısı ve kendi yönetimi konusunda ne düşündüklerini sorduğunda, bölgede kendi yönetiminden hoşnut olunmadığı ve halkın çoğunluğunun kendisine karşı olduğu söylenir. Bunun üzerine IV. Murad, bölgenin tüm ileri gelenlerinin, ağaların, şeyhlerin ve müderrislerin toplanmasını ve kendisine açıkça biatlerini bildirmelerini emreder. Bu emir üzerine, köyünde müderrislik yapmakta olan Seyyid Molla Qâsım-ê Haşimî'ye de gidilip, biat etmek için çağrılır. Fakat Seyyid Qâsım Efendi ( yazının hemen başında belirttiğimiz gibi ) bu teklifi reddeder. ( Bu şeyh, Şeyh Sâîd'in babasının dedesidir )

 

     Aynı şekilde, Kürdistan'ın ileri gelen âîlelerinden biri olan Bedirhanî âîlesi ve bunlardan başka bazı şeyh ve âîleler de padişâh IV. Murad'ın çağrısını geri çevirirler. IV. Murad bu duruma çok kızar. Çünkü Kürdistan'ın şeyh ve mollaları, müderris ve âlimleri o derece büyük bir dinî statüye sahiptirler ki, IV. Murad'ın, saygınlığını ve otoritesini koruyabilmesi için Kürdistan şeyhlerinin biatlerini alması şarttır.

 

     IV. Murad, kendisini çok rahatsız eden bu durum karşısında, kendisine muhâlefet edenlerin ortadan kaldırılmasını ve bu köyün ( Çılsıtun ) ve hatta civar köylerin yıkılmasını emreder.

 

     TARİHİN GİZLEDİĞİ "ÇILSITUN QATLİÂMI"

 

     Yıl 1640...

 

     Yer Amed ( Diyarbakır )'e bağlı Bismil ( Bısmıl ) ilçesinin Çılsıtun ( Kırksütun ) köyü...

 

     Topyekûn bir halkın, şeyh ve mollaların önderliğinde başlattığı İslâmî direniş dalgasını kırmak için IV. Murad'ın verdiği emir ( ferman ) yerine getirilir ve Çılsıtun başta olmak üzere Bismil'in köyleri katliâma uğrar. Canını kurtarabilen birkaç çocuk ve kadından başka, herkesin canına kastedilir. Köyler boşaltılıp yıkılır ve köy halkından sağ kalanlar sürgün edilir. Suçları ( ! ) saltanatı kabul etmemek, saltanata ve saraya değil, Qûr'^n ve Sünnet'e dayalı bir İslâmî yönetim istemek, kendi topraklarında, kendilerine yapılan zulmü onaylamamak ve İslâm dışı kültürü özümseyememek. Bunun cezası da katliâm ve sürgün, kann ve şehâdet...

 

     Şeyh Sâîd'in şeceresinin, Molla Heyder'in dedesi ve Seyyîd Hûseyn el- Hûseynî'nin babası Seyyîd Hâşimî'den itibaren "sır" olması, bu katliâm sebebiyledir. Çünkü bu olay sırasında her yer ateşe verildiği için, Şeyh Sâîd'in soy kütüğü ile ilgili mâlumat da yanar, kül olur. Gerçi Şeyh Sâîd'in babası Şeyh Mahmud Efendi'nin babası Şeyh Ali Septî Amedî, birçok kez konuşmalarında, "biz seyyîdiz, Resûlullâh'ın soyundanız" gibi ibâreler kullanır, ama şecere imhâ edildiği için Şeyh Sâîd soyu daha sonra seyyîdlik iddiâsında bulunmaz.

 

     Katliâma sebep olan bu direnişin –önderi Şeyh Qasım-ê Hâşimî'nin hânımı, çocuk yaştaki oğlu Ali Septî ( Şeyh Ali Septî Amedî = Şeyh Sâîd'in dedesi – İ. S. ) ile beraber Meledî ( Malatya )'ye hîcret eder. Mümtaz bir âîlenin çocuğu olan Ali Septî, burada tedrisat görmeye devam eder. Daha sonra, Bağdad'da bulunan Mewlâna Xâlid-ê Bağdadî'nin bir yakını tarafından oraya çağrılır; hânımına, "ben Mewlâna Xâlid'in yanına gideceğim, istersen beni bekle, istersen seni boşayayım!" dediğinde, hânımı Bağdad'a gitmesine razı olmayınca, ondan boşanıp Mewlâna Xâlid'in yanına, Bağdad'a gider.

 

     Ülkede içki içilmesini yasaklayan IV. Murad, içkiden ölür. Tahta Sultan İbrahim geçer.

 

     Uzun bir süre Mewlâna Xâlid'in yanında kalan Şeyh Ali Septî Efendi, daha sonra Mewlâna Xâlid'in vâsiyeti üzerine O'nun bir hâlifesi olarak Kürdistan'a geri döner. Önce bir süre Amed'de kalır, daha sonra Mezrâ ( Elâzığ )'nın Palo ( Palu ) ilçesine gidip, orada tekke ve medresesini tesis eder.

 

     Şeyh Sâîd'in dedesi Şeyh Ali Septî Amedî Efendi'nin hayatı, İslâm ilmi ve seyâhattır. Çılsıtun'dan Meledî'ye, ordan Bağdad'a, Bağdad'dan Amed'e ve ordan da Palo'ya...

 

     ... VE ŞEYH SÂÎD: KÜRDİSTAN LAİKLİĞİ KABUL ETMİYOR!

 

     1865 yılında, Mezrâ ( Elâzığ ) ili Palo ( Palu ) ilçesinde Şeyh Mahmud Efendi'nin bir oğlu olur. Adını "Mûhâmmed Sâîd" koyarlar. İşte bu çocuk, İslâmî serhıldanın rehberi Şeyh Sâîd'dir.

 

     Mûhâmmed Sâîd, daha sonra babası Şeyh Mahmud Efendi tarafından Kalikala ( Erzurum )'nın Xînûs ( Hınıs ) ilçesine yerleştirilip ikâmet ettirilmiş, burada medrese tâhsili görmeye ve fıqıh, tefsîr ve hâdis dersleri almaya başlamıştır.

 

     Medrese tâhsilinin belli bir aşamasından sonra zühd ve taqwa devresi gelir. Bu noktada da donanımını derinlemesine alan Şeyh Sâîd, kendi âîlesine sevgi ve saygı duyanlara sürekli olarak İslâm'ın temel esaslarını ve tewhîdi anlatır, medreselerde ders vermeye başlar, halkını irşâd etmekten geri kalmaz.

 

     Halkın irşâdıyla meşgul olan Şeyh Sâîd, ticâretle de uğraşıp elde ettiği geliri medresesindeki talebelerin masrafları için kullanıyordu.

 

     I. Dünya Savaşı sonucunda Kürdistan'ın Rîha ( Şanlıurfa ) şehrinde başlayan ve kısa sürede bütün bölgelere yayılan Kurtuluş Savaşı'nda emperyalist güçlerin, Kürd'üyle, Türk'üyle, Laz ve Çerkes'iyle tüm halkın verdiği direniş karşısında tutunamayıp kovulmalarından sonra, yeni rejimin aynı güçler tarafından, üstelik İslâmî yönetime, Qûr'ân ahkâmına ters düşen Laisizm ve bu topraklarda yaşayan Kürt, Laz, Abaza ve hatta Arap ve Fars tüm halkların kavmî kimliklerini inkâr edip herkesin Türk olduğunu iddiâ eden Türk nasyonalizmi gibi halka taban tabana zıt iki ilke üzerine bina edilmesi, "peygamber vârisleri" olmanın sorumluluğunu üzerlerinde taşıyan Kürdistanlı âlim ve şeyhleri harekete geçirir.

 

     1924 yılı ilkbaharında Zûlqarneyn ( Bitlis ) eski milletvekili Yusuf Ziyâ, Kalikala ( Erzurum )'ya gidip Xâlid-ê Cibrî'nin evinde bir hafta misâfir olur. Verilen bir kararla aşiretlerin de yardımıyla bu yeni çizgiye ortak bir "dur!" demenin imkânı araştırılacaktı.

 

     Şeyh Sâîd, yeni rejimin bi anti – İslâmî yapısından hiç hoşnut değildi. O, karşı koymayı her zaman için düşünmüştü. Nitekim Şeyh Sâîd Efendi, 27 Aralık 1924 tarihinde Xînûs ( Hınıs )'tan Qırıkan ( Kırıkhan ) köyüne gelir. Mir Selim-ê Zirkanî ile bölgenin tüm ileri gelenleri, Şeyh Sâîd Efendi'yi burada ziyaret ederler. Ziyaret esnasında Şeyh Sâîd'in oğlu Ali Rıza Efendi de Halep'ten Qırıkan'a gelmiştir. Şeyh Sâîd, kararını ilk olarak burada açıklar. Bu karar, "Şeriât-i Ğarra-i Ahmedîyye" için harekete geçmektir.

 

     Ancak Xînûs ( Hınıs ) ve Gûmgûm ( Varto ) bölgelerindeki aşiretler hükûmet safında olduklarından, onların katılımı mümkün görünmüyordu. Bunun üzerine Şeyh Sâîd, Xormek aşireti reislerine şu mektubu yazar:

 

     "Xormek aşireti reislerinden Xelîl, Welî ve Heyder ağalara,

 

     Es- Selâmun Aleykum we Râhmetullâhi we Bereketuhu we lehu'l- Hâmd

 

     We'l- minne hidâyet-i Rabbanî ile Dîn-i Mûbin-i Ahmedî'yi kâfir olan Mustafa Kemal'in yed-i zûlmünden tahlîs etmek ğazası niyetiyle Suşar'a hareket edildi. Bu Ğâzâ ile Cihad'ın mezheb ve târiqat tefrîq edilmeden ( ayrım gözetilmeden  - İ.S. ) LÂ İLÂHE İLLALLÂH – MÛHÂMMEDÛN RESÛLULLÂH diyen bütün İslâm muwâhhîdleri üzerine farz olduğundan, mine'l- qadîm memleketimizde büyük bir ğayret ve şecaat sahibi olan müslüman aşiretinizin de Şeriât-i Ğarra-i Ahmedîyye'ye ve bu Cihâd-ı Ekber'e ittibâ edeceğinize itimâdım berkemâldir.

 

     Yâ eyyuhe'l- Ensâr,

 

     Dînimizi ve namusumuzu bu mülhîdlerin elinden kurtaralım. Size istediğiniz yerleri verelim. Bu dînsiz hükûmet, bizi de kendisi gibi dînsiz yapacak. Bunlarla cihâd farzdır.

 

     Kurulduğu günden beri Dîn-i Mûbîn-i Ahmedî'nin ( saw ) temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, Qûr'ân ahkâmına aykırı hareket, Allâh ve Peygamber'i inkâr ettikleri ve Hâlife-i İslâm'ı sürdükleri için ğayr-i meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün müslümanlar üzerine farz olduğunu, cumhuriyetin başında bulunanların ve cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının Şeriât-i Ğarra-i Ahmedî'ye göre helâl olduğunu bildiririm.

 

     "Allâh yolunda cihâd edin ve öldürün!..."

 

     4 Kanun-i Sânî 1341

 

     Emîr'el- Mûcâhîdîn El Seyyîd Mûhâmmed Sâîd El Naqşibendî"

 

     Şeyh Sâîd, yeni kurulan rejim hakkında fetvâsını vermiş ve qıyâm larari almıştır. Hareketi başlatmak üzere evinin yolunu tutar.

 

     Şeyh Sâîd eve döner ve 2 Ocak 1925'te hânımına durumu izâh ederek evden ayrılacağını ve devlete karşı ayaklanacağını söyleyince hânımı karşı çıkar:

 

     "Bey bey! Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun? Sen gidersen bizim nâmusumuzu kim koruyacak? Bizim nâmusumuzu hiç düşünmez misin?"

 

     Ama Şeyh Sâîd'in cevâbı nettir:

 

     "Hânım hânım! İslâm'ın nâmusu ayaklar altındadır."

 

     Hânımı, engel olamayacağını anlamıştır. Şeyh Sâîd, şu sözleri söyleyerek hânımından ve evinden ayrılır:

 

     "Hânım! Yarın ben qıyâmet gününde Allâh'ın ve Peygamberi'nin huzuruna suçlu olarak çıkmak istemiyorum. O zaman Allâh bana 'Ey Sâîd! İslâm dîninin hükümleri ayaklar altına alındığında sen niçin sessiz kaldın, gücün ve imkânın olduğu hâlde niye başkaldırmadın?' diye sorduğunda ben ne cevap vereceğim? Cehennem zebanîleri beni sarığımdan tutup cehenneme çektiklerinde ben ne edeceğim? Hayır! Andolsun Allâh'a ki, yalnız ben ve elimdeki âsâ bile kalsa bâtılın karşısına çıkıp qıyâm edeceğim. Şehîd olana kadar da mücâdelemden de asla dönmeyeceğim. Hem, ne ben Hz. Hûseyn'den daha makbulum ve ne de siz O'nun âîlesinden, Ehl-i Beyt'inden daha makbulsünüz. Ben üzerime düşeni yapmak zorundayım. Allâh'a emânet olun!"

 

     Şeyh Sâîd evinden ayrılır.

 

     Şeyh Sâîd Efendi ile Qırıkan köyünde buluşan Şeyh Ali Rıza Efendi ve Zirkan ile Cibran aşiret reislerinden bikaç kişi 6 Ocak 1925'te istişârede bulunurlar.

 

     Qırıkan ( Kırıkhan ) köyünden çıkıp Çêwlîk ( Bingöl )'in Kanîya Reş ( Karlıova ) ilçesine gelerek Xâlid-ê Cibrî'nin evinde ikinci toplantıyı yapar. 8 Ocak'ta Çêwlîk ( Bingöl )'in Boğlan ( Solhan ) ilçesine bağlı Melıkan ( Melikhan ) köyüne gelen Şeyh Sâîd Efendi, datisi Şeyh Abdullâh Melıkanî ile beraber, kimin hangi bölgeleri kontrol edeceğini belirler ve bu yönde kararlar alırlar. Buna göre;

 

    1 – Şeyh Sâîd, Dara Hênê ( Genç ), Hênê ( Hani ), Lıcê ( Lice ) , Farqîn ( Silvan ), Erğenê ( Ergani ), Amed ( Diyarbakır ) bölgelerinin ileri gelenleri ile görüşmeler yapacak ve daha sonra Çapakçur ( eski Bingöl )'a dönerek qıyâmı başlatacaktır. Daha sonra Amed'in denetimi sağlanacaktır.

 

     2 – Şeyh Sâîd'in oğlu Ali Rıza Efendi, Melıkan ( Melikhan ) köyünden Şeyh Sâîd'in bir fetvâsı suretiyle Boğlan ( Solhan ), Mehsert ( Ömerli ) ve Zıktî aşiretlerini gezip, Mıj ( Muş ) ovasına ve oradaki halka durumu bildirecek ve Mılazgir ( Malazgirt )'te bir güçbirliği yapılıp Mıj – Zûlqarneyn ( Muş – Bitlis ) kontrol altına alınacaktır.

 

     3 – Hareket günü Şeyh Abdullâh-ê Melıkanî, Boğlan ve Mehsert gibi yörelerin aşiretleriyle Gûmgûm ( Varto ) merkezini denetim altına alacaktır.

 

     4 – Qıyâmdan sonra Şeyh Şerif Efendi, Palo ( Palu ) ve Dep ( Karakoçan ) bölgesindeki aşiretlerle Mezrâ ( Elâzığ ) denetimini sağlayacak ve Dımılî ( Zaza ) aşiretleriyle Erzîngan ( Erzincan )' geçilecektir.

 

     Şeyh Sâîd Efendi, Kanîya Reş ( Karlıova ) tarafından Çêwlîk ( Bingöl )'e geliyor. Yolda Kes ve Fahran köylerine ve ordan da dayısının bulunduğu Melıkan'a uğruyor. Ordan da 15 Ocak günü Dara Hênê ( Genç )'ye geçiyor. Burada halkın kendisine gösterdiği saygı ve sevgi üzerine çok hoşnut oluyor. Dara Hênê'de bulunduğu yedi gün içinde, Boğlan ( Solhan )'ın Melıkan ( Melikhan ) köyü ve Dep ( Karakoçan )'in Çan nâhiyesi şeyhleri, Kanîya Reş ( Karlıova )'teki Cibran aşireti reisi ve Dara Hênê ( Genç ) ağaları biraraya gelirler. Brada yapılan istişâreler, alınan önemli kararlar, hemen her tarafa bildirilir.

 

     Şeyh Sâîd Efendi, qıyâm öncesi görüşmelerini Çêwlîk ( Bingöl )'i dört taraftan kuşatan bu dört ilçede, Dep ( Karakoçan ), Kanîya Reş ( Karlıova ), Boğlan ( Solhan ) ve Dara Hênê ( Genç ) dörtgeninde sürdürürken, Şeyh Şerif Efendi'ye şu mektubu yazar:

 

     "Hûlâfa-i Septîyye-i Xâlidîyye-i Naqşibendîyye'den Reşâdet'ul- Şeyh Mustafa Efendi'nin mâhdumu alîye'l- qaderleri reşâdetlu Şeyh Şerif Efendi'ye

 

     Reşâdetlu Şeyh Efendi Hazretleri,

 

     Maxsusen selâm ve dûâlar eylerem. Sıhhât ve âfiyetinizin iş'arıyla memnun ve mesruren müteşekkîr oldum. Yarın biqewlîhi ve meş'iyetîhi teâl Sibsur'a, Ab-u Nûr'a, Analu'ya ve andan Zeyneb'e geleceğim. ( bölgede bu isimlerde yerleşim yerleri yoktur; büyük bir ihtimalle bunların hepsi şifreli yer isimleridir; mektubun düşman eline geçme ihtimâline karşı yer isimleri şifreli bir şekilde dile getirilmiştir – İ. S. ) İnşaallâh Zeyneb'de zâtınızla mülâkat xasıl olur. Mehmaemken sükûnet ve itmi'nan matlubumdur. Bakalım taqdîr-i Cenâb-ı Râbb'ul- Azze we Celle Celâleh neler zuhur eyler ve biz de bêmehal Allâh Teâlâ'nın zuhurâtına tabi olacağız. Hûseyn Efendi ğayrın kısrağı olan hayvanı sâhibine teslîm eylesinler ( yine şifreli sözler; buradaki hayvandan kasıt zannedersem silâhtır – İ. S. ) ve paralarını da Xanıkê'den alsınlar ve bir miktar emânetlerin Gêğî'dedir. Seriyan celbettirmek lazımdır.

 

     We's- Selâmun Aleykum we âlâ men'it- tebe'al- Xwedâ

 

     17 Kanun-i Sanîyyu'l- Mer'î 1341

 

     Naqşibendî Mûhâmmed Sâîd Palewî"

 

     Bu dört ilçe, hareketin stratejik noktalarını oluştururlar. Çêwlîk ( Bingöl )'in Mezrâ ( Elâzığ ) ile bağlantısını Dep ( Karakoçan ), Kalikala ( Erzurum ) ile bağlantısını Kanîya Reş ( Karlıova ), Mıj ( Muş ) ile bağlantısını Boğlan ( Solhan ) ve Amed ( Diyarbakır ) ile bağlantısını Dara Hênê ( Genç ) sağlıyor.

 

     Şeyh Sâîd Efendi, 13 Şubat günü Amed'in Erğenê ( Ergani ) ilçesine bağlı Pîran köyüne ( bugünkü Dicle ilçesi ) gelir. O'nun geldiğini duyan halk, tekbîr getirmeye başlar. Pîran halkı, Şeyh Sâîd'i "Allâh-u Ekber" feryâdlarıyla karşılar.

 

     O anda Pîran'da bir dilan ( düğün ) vardır. Şeyh Sâîd ve cümle ekâbir, düğüne iştirak ederler. Şeyh Sâîd düğünde şu konuşmayı yapar:

 

     "Medreseler kapatıldı. Dînî kurum ve kuruluşlar yasaklandı. Dîn ve Ewkâf Bakanlığı kaldırıldı. Dîn mektebleri Millî Eğitim'e bağlandı. Küfür ve şirk hâkim oldu. Topraklarımız işğal edildi. Gazetelerde birtakım dînsiz yazarlar dîne hakaret etmeye, Peygamberimiz'e ( saw ) dil uzatmaya cesaret ediyorlar. Ben, bugün elimden gelse bizzat dövüşmeye başlar ve dînin yükseltilmesine ğayret ederim."

 

     Tarih: 13 Şubat 1925 Cum'â… Yer: Pîran…

 

     İşte tam bu sıralarda devlet tarafından hazırlanmış kontrgerilla ( 12 kişilik bir müfreze ), Şeyh Sâîd Efendi, Pîran ( Dicle )'da bir cum'â ve dilan ( düğün ) gününde vaaz verdiği sırada oraya gelir. Tabiî ki, yöredeki mâhkumlar dahi, Şeyh Sâîd Efendi'yi dinlemek için herkes gibi gelmişler. O esnada askerî müfreze, "biz bu mâhkumları götüreceğiz" diye ısrarda bulunurlar. Ancak Kürtlerde bir gelenek vardır ki, saygın bir şâhsiyetin bulunduğu bir yerde, ne adam götürülür ve ne de insan öldürülür. Misâfirler ayrıldıktan ve o büyük zât gittikten sonra, mâhkumlar teslîm olunur.

 

     Şeyh Sâîd'in kardeşi Şeyh Abdurrâhim de bu hâdiseyi yumuşak bir dille anlatır. Buna rağmen ısrar eden müfrezeye Şeyh Abdurrâhim Efendi cevâben diyor ki :

 

     "Tamam anladık ! Siz buraya mâhkumları almaya gelmişsiniz ; bekleyin. Şeyh Sâîd Efendi zaten yarın Çêwlîk'e, Xînûs'a doğru yola çıkacak ; o gittikten sonra mâhkumları götürür müsünüz, bırakır mısınız, öldürür müsünüz, ne yaparsanız yapın ; yalnız bunu şu anda yapmayın, halkın tansiyonu yüksektir. Yaparsanız halkı ğaleyana getirirsiniz, yanlış olur."

 

     Ancak, bütün bu yumuşak izâhat, müfrezeyi bir türlü tatmin etmeyince, silâha teşebbüs edip "biz bunları silâhla götürürüz" diyorlar. Silâh patlatıp içeri girmeye çalışıyorlar. Fıtrâten asabî olan Şeyh Abdurrâhim, lâftan anlamayan ve olay çıkarmak için planlı gönderilen bu müfrezeye silâhla muqabele edince, hâdise patlamış oluyordu.

 

     Oradaki cemaat ile askerler arasında karışıklık çıkar. Bunun üzerine bütün hareket planları vaktinden önceye dönüşmüştür. Artık bir yıl sonra düşünülen hareket Qader-i İlâhî gereği hazırlıksız başlamış, Pîran köyünde 12 Şubat 1925 günü silâh ve tekbîr sesleri biribirine karışmıştır.

 

     Yapılan çatışmada, Hasan Tahsin isminde bir müfreze mülâzımı ölüyor ve birkaç asker yaralanıp, diğerleri esir alınıyor. Böylece hareket başlıyor.

 

     İSMET İNÖNÜ'NÜN DAMADI ANLATIYOR

 

     IV. Murad'dan sonra, Kürtler'in en büyük qâtillerinden biri olan İsmet İnönü'nün damadı ve onun bugün bâsiretsiz Kürtler'i kendi çıkarı için kullanan oğlu Erdal İnönü'nün eniştesi olan ve "Milliyet" gazetesinde köşe yazarlığı yapan Metin Toker, "Şeyh Sâîd İsyanı" başlığı altında, 23. sâhifede 13 Şubat Pîranı'nı şu şekilde anlatır:

 

     "Şeyh Sâîd, yanındaki eşkiyanın teslimi talebini ileten teğmene oldukça yumuşak davranırken, durumu da el altından kolaçan ettirdi. Aralarında Vartolu Nebî ve arkadaşları da vardı. Bunlar çok önceden suç işlemişler, hapse girmemek için dağa çıkmışlardır. Yahut başka yerlere saklanmışlardı. Sonradan bazıları Şeyh Sâîd'in mâiyetine katılmışlardı. Dördü ağır hükümlüydü. Kıtalden aranıyorlardı. Jandarmanın asıl aradığı bunlardı.

 

     Jandarma komutanı, Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendi idi. Yanında, Teğmen Mustafa Asım Efendi ve 15 kişilik bir müfreze bulunuyordu. Subaylar aradıkları eşkiyanın köye gelip de Bahri'nin evine saklandıklarını öğrendiklerinde binayı sarmışlardı. Bu, Pîran'daki evler gibi iki katlı bir basit yapıydı. O zamanki adıyla Calan mahallesindeydi. Şimdi mahallenin adı Yeşilyurt olmuştur. Bahri'nin evi hâlâ durur. İki tarafına dükkân ve kahvehanelerin sıralandığı toprak, caddeden sola dönüldüğünde dar bir sokağa girilir. Sokak, az ilerdeki tepelere kadar uzanır. Bugün evin o sokağa bakan pencerelerinde patiska perdeler ve çiçek saksıları vardır.

 

     O unutulmaz 13 Şubat 1925 Cuma günü ikindi vakti, jandarmalardan bir kısım evin damına çıkmışlardı. Teğmenler kapının önünde dolaşıyorlardı. Arada bir içeridekilere "Teslim olun!" diye sesleniyorlardı. Fakat içerden küfürle mukabele ediliyordu. Halk civaia birikmişti ve hâdiseyi hem merakla, hem de jandarmaya karşı düşmanca seyrediyordu.

 

     Şeyh Abdurrâhim'in evinden Bahri'nin evine gizlice haber uçuruldu. Teslîm, bahis konusu değildi. Şeyh Sâîd, emrindeki bu iyi vurucu kimseler yakalandıktan sonra kendisinin tevkifine kalkışılmasından korkuyordu. Teğmenlere tekrar ricacı saldı:

 

     - Biz onlarla beraber geldik, yoldaşız. Kendilerini şu ara bana bağışlayın ve ben buradayken bir şey yapmayın. Hele ben gideyim, sonra ne isterseniz yaparsınız.

 

     Ama jandarma da, kuşlar bir kere kafese girmişken onları salıvermek niyetinde değildi. Şöyle bir anlaşmaya teğmenler rıza gösterdiler: Bahri'nin evindeki 12 kişiden 8'ini bırakmaya hazırdılar. Fakat dört azılı katil mutlaka teslîm olmalıydı.

 

     Şeyh Sâîd, bunu sağlayacakmış gibi bir tavır takındı.

 

     Eşkiyanın planı şuydu: 8 kişi evden serbest çıkacaklardı. Bunlar mahalleye bakan tepelere bir anda tırmanacaklardı. Zaten silâhlıydılar. Ordan jandarmaya ateş açacaklardı. Aynı zamanda evde kalan dört kişi de bu ateşe katılacaktı. Bu suretle jandarma iki ateş arasında bırakılacaktı. Şeyh Abdurrâhim ve adamları da yetişecekler, onlar da ateş edeceklerdi. Zaten Şeyh, mavzeriyle sokaktaydı.

 

     Plan aynen tatbik olundu. Jandarma üç yanından ateş yiyordu. Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendi , müfrezesine geri çekilme emrini verdi. Bir ölü iki yaralı bırakmıştı. Öbür tarafta ise Pîran'da kalmayı tehlikeli gören Şeyh Sâîd Efendi, oradan Maden'e doğru yola koyuldu."

 

     ŞEYH SÂÎD QIYÂMI

 

     Mîr Sâlih-ê Hênê, Faqih Hesen, Molla Hesen, Şeyh Şerif-ê Palewî, Şeyh Sâîd'in kardeşi Şeyh Tâhir-ê Xwînî'ye anında haber veriliyor. Yani, "hâdise patladı ve herkes tedbirini alsın" diye bildiriliyor. Herkes, bulunduğu mıntıqadaki karakollara, devlet kuruluşlarına ve postahanelere el koyuyor. Dara Hênê ( Genç ), Palo ( Palu ), Hênê ( Hani ), Erğenê ( Ergani ) ve Lıcê ( Lice ) gibi olayın bulunduğu yörelerdeki bütün devlet birimleri teslîm oluyorlar.

 

     Şeyh Sâîd Hazretleri bakıyor ki olay hiç beklenmedik bir şekilde gelişti. Daha sonra yeni tedbirler ve bu gelişmelerin tanzimi için, Dara Hênê'ye hareket ediyor. Bütün ileri gelenleri bir araya toplayıp istişârede ( şurâ ) bulunuyor.

 

     Çêwlîk ( Bingöl )'in Dara Hênê ( Genç ) ilçesi "Geçici Başkent" ilan ediliyor. Şeyh Sâîd Efendi, Dara Hênê'deki Ziraat Bankası ve mal sandığına girer ve kasalardaki paraları eminliğine güvenilen Yusuf Ağa'nın evine taşıtır.

 

     Şeyh Sâîd, Dara Hênê'ye Fâqîh Hesen-ê Modanî'yi vali olarak atar ve geçici bir kanun hazırlar. Bu kanuna göre Dara Hênê ( Genç ), Hilâfet merkezi ve başkent olacak, vergiler ve zekât bedelleri Dara Hênê'ye gönderilecek, herkes bir mücâhid sıfatıyla qıyâma iştiraq edecek, savaş esirleri Dara Hênê'ye gönderilecektir.

 

     Qıyâm başladığından, qıyâm rehberi Şeyh Sâîd, 14 Şubat 1925 günü, yani Pîran hâdisesinden bir gün sonra ilk yazılı emrini yazar:

 

     "Bismillâhirrahmânirrâhîm

 

     Bizler İslâm'ın ve İslâm Peygamberi'nin yüceltileceği ve zâlim Mustafa Kemal'in kendi eliyle kurduğu hükûmetin zevale uğratılacağı ve onların yeryüzünden silineceği bir zamana girmiş bulunuyoruz. Cihâd etmek her müslümana farzdır. Bu savaş, İslâm'ın bu topraklarda yeniden hâkim kılınması içindir. Bu çağrı, sizin müslüman kabilenizin bu büyük cihâda katılması içindir. Bu dâvete içtenlikle 'Lebbeyk' diyeceğinize inanıyorum.

 

     Ey insanlar!

 

     İslâm'ı bu kâfirlerin elinden koruyalım. Aksi takdirde bu kâfir hükûmet, bizi de kendisi gibi yapacaktır. Bunun için, ona karşı cihâd etmek farzdır.

 

     Emîr'el- Mûcâhîdîn Seyyîd Mûhâmmed Sâîd el- Naqşibendî"

 

     Kürdistan İslâmî Direnişi'nin âzîz rehberi Şeyh Sâîd, orda da bir bildiri yayınlar:

 

     "Fâqîrin, güçsüzün, kadının, ihtiyarın, çocuğun ve esirin haqqına, canına ve malına tecâvüz edilmeyecek, kimseden zorla para alınmayacak, esîrlere normal muamele yapılacak ve kendi yediğinden verilecek…

 

     Xâdîm'ul- Mû'mînun Şeyh Sâîd-ê Pîranî"

 

     Şeyh Sâîd'e, Dara Hênê'de jandarma teğmeni Mehmed Mihrî Hacı Mustafa Ağa'nın oğulları yardım ediyorlar. Şeyh Sâîd, Pîran ( Dicle )'dan çıktıktan sonra Xâlid-ê Hesenan, Heyder oğlu Xâlid, Xezan ( Hizan )'lı Selahaddin, Mıjlı Qâsım ve Rıza ile birleşiyor.

 

     DARA HÉNÉ'NİN BAŞKENT SEÇİLMESİNİN SEBEPLERİ NE OLABİLİR?

 

     Şeyh Sâid qıyâmında Çêwlîk ( Bingöl )'in Dara Hênê ( Genç ) ilçesi "Geçici Başkent" ilân edilmişti. Geçici olmasının sebebi de şuydu: Esas başkent Amed ( Diyarbakır )'dir. Ancak henüz ele geçirilmemiştir. Qıyâm başlayalı zaten bir gün olmuştur. Dara Hênê ise qıyâmın başladığı gün Dara Hênê halkı tarafından teslîm alınmış ve küfür rejiminden kurtarılmıştır. Peki, neden Dara Hênê başkent seçilmiştir?

 

     Birincisi, hareketin başladığı yere ( Pîran ) yakındır.

 

     İkincisi, Dara Hênê ilçesi, Çêwlîk ile Amed arasında bir k-öprü durumundadır. Daha –önce de belirttiğimiz gibi Çêwlîk'in Amed ile bağlantısını sağlıyor. Dara Hênê ( Genç ), güneyde Lıcê ( Lice ), Hênê ( Hani ), Hezro ( Hazro ), Farqîn ( Silvan ), Pîran ( Dicle ), Karaz ( Kocaköy ) ve Amed ( Diyarbakır ); kuzeyde Çêwlîk ( Bingöl ), Dep ( Karakoçan ) ve Boğlan ( Solhan ); batıda Mezrâ ( Elâzığ ) ve Palo ( Palu ); doğuda ise Mıj ( Muş ), Pasur ( Kulp ) ve Qabîlcewaz ( Sason ) kentleri ile çevrilidir. Yani tam bir merkezdir.

 

     Üçüncüsü, Dara Hênê, Şeyh Sâîd'in hayatı boyunca her zaman uğradığı yer olmuş ve artık O'nun qıyâmı ile özdeşleşmiştir. Zirâ Dara Hênê'de yediden yetmişe herkes Şeyh Sâîd'e biât etmiş, hizbullâhî hareketin saflarında yer almıştır. Yani orası, her hâlükârda kurtarılmış bir yerleşim birimidir.

 

     Dördüncüsü, aslında qıyâm Dara Hênê'de başlatılmak istenmiş, ancak taqdîr-i İlâhî gereği Pîran'da bir emr-i waqi ile başlamıştır.

 

     HAREKETİN BÖLGELERİ

 

     Birinci Bölge:

 

     Amed ( Diyarbakır ), Bısmıl ( Bismil ), Farqîn ( Silvan ), Pîran ( Dicle ), Erğenê ( Ergani ), Lıcê ( Lice ), Hênê ( Hani ), Eglê ( Eğil ), Karaz ( Kocaköy ), Hezro ( Hazro ), Pasur ( Kulp ), Çînar ( Çınar ), Qabîlcewaz ( Sason ), Hezo ( Kozluk ), Qubîn ( Beşiri ), Élîh ( Batman ), Hesen kêhf ( Hasankeyf ), Kercews ( Gercüş ), Şemrex ( Mazıdağ ), Derika Çîyayê Mazî ( Derik ), Koser ( Kızıltepe ), Mêrdîn ( Mardin ), Mehsert ( -Ömerli ), Stewrê ( Savur ), Kerboran ( Dargeçit ), Mîdyad û Estel ( Midyat ), Nûsêybîn ( Nusaybin ), Hezex ( İdil ), Cezîra Botan ( Cizre ), Basa ( Güçlükonak ), Gırigê Amo ( Silopi ), Şehr-i Nûh ( Şırnak ), Tillo ( Aydınlar ), Qîlaban ( Uludere ), Dih ( Eruh ), Berwarî ( Pervari ), Sêhrd ( Siirt ), Xîzxêr ( Şirvan ), Mısrîyye ( Kurtalan ), Xana Hewêl ( Baykan ) ve serbajar Dara Hênê ( başkent Genç ) bölgesi, birinci bölge olarak seçilir.

 

     İkinci Bölge:

 

     Palo ( Palu ), Mîyalan ( Arıcak ), Gûleman ( Alacakaya ), Madena Erğenê ( Maden ), Gûla Hazar ( Sivrice ), Mezrâ ( Elâzığ ), Xarpıt ( Harput ), BaŞzkîl ( Baskil ), Kewan ( Keban ), Şîro ( Pötürge ), Keferdîz ( Doğanyol ) ve Meledî ( Malatya ) civarları da ikinci bölgedir.

 

     Üçüncü Bölge:

 

     Mamıkê Dersim ( Tunceli ), Mêzger ( Mazgirt ), Pêrtax ( Pertek ), Kîslê ( Nazımiye ), Pîlemor ( Pülümür ), Singeç ( Hozat ), Malkışî ( Çemişgezek ), Pûlûr ( Ovacık ), Gêğî ( Kiğı ), Xorhol ( Yayladere ), Dep ( Karakoçan ) ve Çêwlîk ( Bingöl ) yöresi de üçüncü bölgedir.

 

     Dördüncü Bölge:

 

     Xezan ( Hizan ), Zûlqarneyn ( Bitlis ), Mîrtax ( Mutki ), Norşîn ( Güroymak ), Tux ( Tatvan ), Xelat ( Ahlat ), El- Cewâz ( Adilcevaz ), Mılazgîr ( Malazgirt ), Beranik ( Bulanık ), Mıj ( Muş ), Gûmgûm ( Varto ), Boğlan ( Solhan ), Kanîya Reş ( Karlıova ), Xînûs ( Hınıs ), Qere Şivan ( Karaçoban ), Gogsîya Alemdaran ( Karayazı ), Tekmana Şeqşeqê ( Tekman ), Çad ( Çat ), Eşqala Gêğîyê ( Aşkale ), Kalikala ( Erzurum ) ve Hesenkeleh ( Pasinler ) ise dördüncü bölgedir.

 

     SICAK MÜCÂDELE

 

     14 Şubat 1925'te dara Hênê'ye yarım saatlik mesafedeki Qupar k-öyüne gelen Şeyh Sâîd Efendi, geceyi burada geçirmeye karar verir. Bu sırada Şeyh Sâîd'in önünde giden kuvvetlerin Dara Hênê'yi ele geçirdikleri haberi Qupar'a ulaşır. Ertesi sabah şehre giden Şeyh Sâîd halka vaaz verir:

 

     "Haberiniz olsun ki ben kötü bir amaç için yola çıkmadım; zâlim de değilim, bozguncu da. Kötü bir azgınlık ya da haksız bir isyan çıkarma amacında da değilim. Aksine Hz. Mûhâmmed ( saw ) ümmetinin kötüye giden durumlarını düzeltmek için yola çıktım. Emr-i bi'l- mâruf we nehy-i âni'l- münker istemekten başka bir amacım yoktur. Her kim beni bu yolda haklı görürse şüphesiz ki Allâh haqqa daha lâyıktır. Ve her kim de benim şu söylediklerimi bana geri çevirip reddederse, Allâh benimle onlar arasında hükmünü verinceye kadar bekleyip sabredeceğim. Muhaqqaq ki Allâh, benimle qawmim ve milletim arasında bir hüküm verecektir. Şüphesiz ki O, haqqın ve haqqlılığın en iyisini bilir."

 

     Daha sonra şu âyet-i kerimeyi okudu:

 

     "Ey imân edenler! Düşmana karşı savaş hazırlıklarınızı görün ve silâhlarınızı takınarak cenge hazır olun da, birlikler halinse savaşa çıkın veyâhut seferber olun." ( Nisâ, 71 )

 

     Gece saat ikide Şeyh Sâîd, avanesiyle beraber Dara Hênê'ye gelir. Ertesi günü 15 Şubat Pazar sabahı, Şeyh Sâîd'in memurlarla görüşmek istediğini haber verirler. O gece vali İsmâil Bey ve jandarma tabur komutanı Mustafa Bey, diğer bazı vilâyet memurlarıyla birlikte Şeyh Sâîd'in yanına gittiler. Şeyh Sâîd Efendi s-öze başlayarak, Peygamberimiz (saw )'in sahâbeden Hz. Ebû Bekr ( ra ) ve Hz. Ömer ( ra ) ile istişâre ettiğini, ancak hükm ve iradede kendi hükm ve reyinde müstaqîl olduğunu ve Osmanlı hükûmeti zamanında pâdişâhların yanlarında şeyh'ul- İslâm bulundurduklarını ve ulemâ ve meşâyix ve ewqafa riayet olunduğunu ve medreselere bakıldığını ve meşrutiyetten sonra Şerîât ahkâmına riâyet yavaş yavaş zevale uğrayıp Cumhuriyet idaresinde ise mesturîyyetin ( örtünme ) kaldırıldığını, dans yapıldığını, hilâfetin yok edildiğini ve xulâsa Şerîât'a riâyet olunmadığını ve kaldırıldığını ve bu hallere karşı seyirci kalmanın ise câiz olmadığı için laik hükûmete karşı qıyâmla bu uğurda kanının son damlasına kadar çalışacağını söyledikten sonra, bu emelinin Amed, Konya ve sair mahallerde ve hatta Ankara'da bile teşvik eden ve iştirak eyleyenlerin de bulunduğunu bildirir.

 

     Şeyh Sâîd Hazretleri, Modan aşireti reisi Faqîh Hesen'i, eski müftü Hacı İlyas Dalberî'yi yine müftü ve Molla Hûsnî'yi de inzibat memuru olarak görevlendirir.

 

     Dara Hênê ( Genç )'den sonra sıra Hênê ( Hani )'ye gelmiş, Hênê de kısa sürede fethedilmişti. Şeyh Sâîd kuvvetleri halkla beraber Hênê meydanında zorbaların sultasından kurtulup Allâh'ın hâkimiyeti Hênê beldesini de ğafletten kurtardığı için cemaatle birlikte "şûkr" namazı kılındı, kurbanlar kesildi, yemekler yenildi ve dûâlar edilerek yola çıkıldı.

 

     Şeyh Sâîd Efendi, 16 Şubat 1925'te Dara Hênê'ye gelerek Hacı Sâdıq, -Ömer Faro ve Çapakçur ( eski Bingöl )'un Mıstan aşireti ve Botan aşiretleriyle 20 Şubat'ta Lıcê merkezini ve çevresini denetime aldırır.

 

     Şeyh Sâîd Efendi, 16 Şubat'ta Dara Hênê'de şu emirnâmeyi yazar:

 

     "Bir emirnâme:

 

     Rütbesi: Binbaşı Fâqîh Hesen Efendi, Yüzbaşı Ali Awnî Efendi, Mülâzim-i Ewwel Mûhâmmed Mihrî Efendi

 

     17 Şubat'tan 1341 itibaren bâlâda esamisi muharrer zewaî wazifelerine mubâşeretleri için yedlerine iş buyuruldu, ifâ kılındı.

 

     16 / 17 Şubat 1341

 

     Emîr'el- Mûcâhîdîn Mûhâmmed Sâîd Naqşibendî"

 

     Şeyh Sâîd Efendi, kardeşi Şeyh Abdurrâhîm Efendi'ye de şu mektubu yazar:

 

     "Biraderim Şeyh Abdurrâhîm Efendi'ye,

 

     Boğlan'dan Emiranlı bir Kürt ile Diyarbekîr efendilerinden birinin karışık ağnamı varmış. Kendisine yemin ettirilip itimâdımı hâiz olan Zûlfî'ye qanaat hasıl oldukça, efendinin ağnamını mûcâhîdînin iâşesine taxsîs ediniz.

 

     28 Şaban 1341

 

     Emîr'el- Mûcâhîdîn Mûhâmmed Sâîd Naqşibendî"

 

     Aynı gün Şeyh Sâîd Efendi, Şeyh Şerif Efendi'ye de şu mektubu yazar:

 

     "Xarpıt Cephesi Kumandanı Şeyh Şerif Efendi'ye,

 

     Dara Hênêli Mûhâmmed oğlu Ali ve Diyabuklu Sûweyş oğlu Hesen nam kimseler Xarpıt'tan gelecekler. Bir kimse tarafından silâhlarına ilişik edilmeye. Wesselâm.

 

     16 Şubat 1341

 

     Emîr'el- Mûcâhîdîn Mûhâmmed Sâîd Naqşibendî"

 

     Çapakçur ( eski Bingöl ) ve Gêğî ( Kiğı ) kısımlarını denetimlerinde bulunduran Dep ( Karakoçan )'in Çan şeyhleri Mustafa Efendi ve İbrahim Efendi, 17 Şubat günü Çapakçur ilçe merkezini Çanlı Şeyh Hesen Efendi'ye teslîm etmişler ve Siyakar ve Simsor beyler ve Hesen Began ile diğer Dımılî ( Zaza ) kuvvetleriyle Gêğî bölgesinden Simhaçlı Hesen aşireti, Sancak bucağından Cibranlı Awanî oğullarından oluşan iki bine yakın bir kuvvetle 20 Şubat'ta Gêğî üzerine yürünmüştür.

 

     Şeyh Sâîd Efendi, Şeyh Şerif Efendi'ye ikinci bir mektup yazar:

 

      "Xarpıt Cephesi Kumandanı Şeyh Şerif Efendi'ye,

 

     Rıfatlu Efendim Hazretleri,

 

     El- yewm bi'awnihi Subhane we Teâlâ, Şeyh Abdullâh Melıkanî'ye emîr verdim. Mıj'a veyahut Gûmgûm'a hareket edecektir. Ve size de emir verdim ki Dikvan'dan Palo'ya hareket edesiniz.

 

     Ve Şeyh Hûseyn biraderiniz de Farqînlileri beraberce götürsünler. Ve biz de Lıcê tarafına hareket edeceğiz. Gökdere ve Dikvan'a bu xususta umumî bir mektub yazdım.

 

     Biiznillâhi Teâlâ şâyet Peygamberî'den ve şâyet Ewliyâ-i Kiram'dan muzaffer ve mensur oluruz.

 

     16 Şubat 1341

 

     Emîr'ul- Mûcâhîdîn Mûhâmmed Sâîd Naqşibendî"

 

     Şeyh Sâid Efendi, Hênê ( Hani ) bucağındaki Serdê ( Şeren ) köyüne giderek buradan Lıcê ( lice ) üzerine yürüme planı yapar.

 

     Toplantıya Lıcê'nin ileri gelenlerinden Heqqî Bey, İbrahim Bey ve oğulları, Lıcêli Selim ve Fehmî, molla oğulları Ğalib ve Tâhir katılmışlardı.

 

     Pîran'daki olay ( 13 Şubat ) duyulur duyulmaz, Kürdistan'ın bütün aşiret reisleri Dep ( Karakoçan )'in Çan nâhiyesinde toplanıp kararlar alırlar. Bölgenin tanınmış âlimlerinden Şeyh Ahmed Efendi'nin türbesinin qubbesi altında hiyânet yapılmaması için Qûr'ân-ı Kerim üzerine yemin edildi. Bu plan gereğince cepheler ve bu cephelerin komutanları da belirlenmiştir.

 

     Çapakçur cephesi, Şeyh Şerif komutasında Dep'in Çan nâhiyesi şeyhlerinden İbrahim ve Hesen tarafından y-önetilecek, Çapakçur ele geçtikten sonra Xoykin ağalarının da desteği ile Mezrâ'ya doğru yürünecekti. Gezık ve Gêğî boğazları tutulacak, askerlerin bu yönde gelmeleri engellenecekti.

 

     Şeyh Abdullâh-ê Melıkanî'ye Mıj Cephesi Komutanlığı verilmişti. Mıj'ı ele geçirdikten sonra Kalikala ( Erzurum ) yöresinden gelebilecek devlet kuvvetlerine engel olacaktı.

 

     Amed komutanlığını Şeyh Sâîd'in bizzat kendisi üzerine almıştı. Kardeşi Şeyh Abdurrâhim de Madena Erğenê ( Maden )'deki kuvvetlere komuta ediyordu. Şeyh Abdurrâhim, Madena Erğenê'den sonra Gırê Sor ( Siverek )'a doğru yol açacak, Gırê Sor da Şeyh Sâîd'e bağlı Şeyh Eyyûb tarafından ele geçirilecekti.

 

     Şeyh Sâîd Efendi, Lıcê yakınlarındaki Til ( Dernek ) köyünde Mûhâmmed Şerif Xoce tarafından karşılanmıştı. Şerif Xoce, Şeyh Sâîd'den Lıcê'ye gece girmemesini istemişti. Gece Til köyünde konakladı. Tam bu sırada kardeşinden aldığı bir haberden Serdê ( Şeren ) köyünden Şeyh Mûhâmmed Mehdî'nin, hükûmet kuvvetlerinden bir alayı Fis ovasında bozarak Amed istikametinde geriye attığı öğrenilmişti.

 

     Ordu birliklerine karşı kazanılan bu başarı, Şeyh Sâîd kuvvetlerinin moralini yükseltti ve bozguna uğrayan alayı geriden kuşatmak üzere Karaz ( Kocaköy ), Mûhâmmedyan ( Arkbaşı ), Gırikê Hecî Faris ( Tepecik ), Xawrê ( Yazı ) ve Şaqlat ( Şaklat ) cephelerini tutmaya koştular.

 

     Bütün bunlar olurken, devlet de hararetli günler yaşıyordu. 18 Şubat 1925'teki Meclis Celsesi'nde bir önerge verilmiş, bunun üzerine İçişleri Bakanı şu açıklamayı yapmıştır:

 

     "Arkadaşlarımızdan bir Darahini hâdisesi hakkında suâl ilettiler. Darahini'de Şeyh Sâîd adında bir eşkiya çıktı ortaya. Taraftarlarıyla beraber etrafta yağmacılığa başladı. Fakat hükûmetimizin ciddî tedbirleri neticesinde pek yakında tamamen bastırılacağı tabiîdir."

 

     Aynı günlerde Abdullâh Ağazade, Mustafa ibn-i Zûlfî oğlu Mûhâmmed, Mûhâmmed Ağazade Bahrî, Fahrî, Abdurrâhim, Zûlfî Perzîd Ağazade, Molla İmranzade, Büyük Hacıağazade Hesen, Kürdîyanzade, Sofu Ömerzade Dıranî, Molla Bekîr, Mustafa Zûlfî Ağazade, Melâmiyanzade Ahmed, Hacı Ali Ağazade, Hacı Bekîr Ağazade Mûhâmmed adlı 15 Kürt âlimi, İstanbul'da bir beyannâme yayınlarlar:

 

     "Türk Cumhuriyeti'nin İslâmiyyet'e muğayîr ahwâl ve harekâtı ve bilhassa muhibb-i İslâmîyyet olan Kürt eşraf ve hanedanına reva görmekte olduğu mezâlim ve hakaret ve kin ve nefret birkaç seneden beri gazete ve ewraq-i remîyyelerinde okunuyor. Ve bunlar Ermenîler'e yaptığı muâmeleyi Kürt müteneffizânına da bir muâmele yapmak fikrinde oldukları ve hatta geçen sene içtima eden Meclis-i Mebusan'da bu hususun mûzâkere kılındığı ve karar verildiği de mewsuq-i menâbîden istihbâr kılınmış ve buna dair de birçok alâim mesbuq ve mewcud olmuştur.

 

     Salâbet-i İslâmîyye ve asabîyyet-i Kürdîyyesi ğaleyana gelen birçok zevat bir Cemîyyet-i İslâmîyye teşkil ederek mûstaqîl bir İslâm hükûmeti vücûda getirmek fikrindedirler. Allâh muwaffaqîyyet versin. Âmin.

 

     İşte İslâmîyyet'ten fersah fersah ıraq olan, âded-i qâdîm putperestlik dîni ihyâ ve âyin-i metrukelerini icrâya xatwe atan bu Türk Laik Hükûmeti'nin izmihlâline çalışanlara an semi'ul- qelb muawenet-i maddîyye ve bedenîyyede bulunacağımızı ve bu uğurda icâb eden her türlü fedâkârlığı ifâda tereddüt ve rehâvet göstermeyeceğimizi ve emîn olduğumuz her ferdi, her zâtı bu xususa tahrîq ve teşwîq edeceğimizi taahhüd eylediğimizden iş bu taahhüdnamenin zî'rini bitawerriza imza ve tehmir eyleriz."

 

     YENİ HÜKÛMET

 

     Hareketin başlangıcında Fethi Okyar, bu mes'eleye biraz daha ılımlı kaktığı için, Mustafa Kemal Atatürk'ün emri ile istifa ettirilip onun yerine sürekli olarak "biz hocaları ortadan kaldırmadıkça, hiçbir şey yapamayız" diyen asker k-ökenli İsmet İnönü, kabineni başına getirildi. TAQRÎR-İ SÜKÛN kanunu çıkarılarak ŞARQ İSTİKLAL MAKKEMELERİ kuruldu. Ayrıca hareketin bastırılabilmesi için, oradaki şeyhleri elde etme amacıyla, kendi uzantları olan Kâzım Dirik ve onun gibi insanları yetkilendirerek, onları para ve gelecek vaadederek satın aldırttı.

 

     Şeyh Sâîd Qıyâmı başladığında, TC'nin hükûmeti tamamen değiştirildi. Yeni hükûmet şöyle oluşmuştu:

 

     Cumhurbaşkanı: M. Kemal Atatürk

 

     Başbakan: İsmet İnönü

 

     Dışişleri Bakanı: Dr. Tevfik Rüştü Aras ( İzmir )

 

     İçişleri Bakanı: Cemil Uybaydin ( Tekirdağ )

 

     Bayındırlık Bakanı: Süleyman Sırrı ( İstanbul )

 

     Maliye Bakanı: Hasan Saka ( Trabzon )

 

     Ticaret Bakanı: Ali Cenanî ( Gaziantep )

 

     Adalet Bakanı: Mahmut Esat Bozkurt ( İzmir )

 

     Tarım Bakanı: Sabri ( Saruhan )

 

     Millî Savunma Bakanı: Recep Peker  ( Kütahya )

 

     Deniz Bakanı: İhsan

 

     Millî Eğitim Bakanı: Hamdullâh Suphi Tanrıöver ( İstanbul )

 

      Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı: Dr. Refik Saydam ( İstanbul )

 

     İsmet İnönü, grubunda Doğu'daki hareketi imhâ etmek için şu tedbirleri teklif etti:

 

     "1 - Örfî idare bölgesindeki suçlar için İstklal Mahkemeleri teşkil edilecektir. Örfî idare bölgesi dışında kalan memleket parçalarında işlenen siyasî ve asayiş suçlarına bakmak üzere de Ankara'da ayrıca ikinci bir İstiklal Mahkemesi kurulacaktır. İsyan bölgesindeki İstiklal Mahkemesi kararları DERHAL, Ankara İstiklal Mahkemesi'nin idâm kararları ise Meclîs tasdikinden sonra yerine getirilecektir.

 

     2 – Her türlü teşkilat, tesisat ve neşriyat hükûmetin isteği ve Cumhurbaşkanı'nın onayı ile yasaklanabilecektir. Böylece iç politika ile ilgili yayın yapan gazeteler kapatılabilecek, bunların sahip ve yazarları Ankara İstiklal Mahkemesi'nde hesâba çekilebilecektir."

 

     Parti meclis grubunda bunların yapılması kararlaştırıldıktan sonra Meclis'ten güvenoyu istendi.

 

     TEDBİRLER NEYİ İFADE EDİYOR?

 

     Herşeyden önce doğuda ayrı, batıda ayrı işleyişiyle günümüzdeki CMUK ( Ceza Muhâkemeleri Usûlü Kanunu )'a benziyor.

 

     Zaten TC tahakkümü altında 70 yıldır Fırat'ın batısında ayrı, doğusunda ayrı kanunlar uygulanıyor. Diyarbakır'daki İstiklâl Mahkemeleri ile Ankara'daki İstiklâl Mahkemeleri arasındaki ayrım, uygulamada "ilk" olma özelliğine sahiptir sadece…

 

     Tedbir teklifinin ilk maddesindeki "isyan bölgesindeki İstiklal Mahkemesi kararları DERHAL, Ankara İstiklal Mahkemesi'nin idâm kararları ise Meclîs tasdikinden sonra yerine getirilecektir, ifâdesi – ki bu sadece teoride kalmadı, en iğrenç ve vahşî bir şekilde uygulamaya da konuldu – Kürdistan'daki idâm kararlarında delil ( kanıt ) aranmayacağının ifâdesidir. Şeyh Sâîd Qıyâmı'nda, TC tarafından dünyada ve tarihte eşine ender rastlanır bir şekilde terör estirildi; rejim, önüne gelen herkesi astı. Sırf Türkçe bilmediği için asılanlar oldu. Mâhkeme hâkimleri kimi zaman karşılarına Türkçe bilmeyen insanlar getirildiğinde, "Türkçe bilmeyen birinden vatana millete zaten fayda gelmez" deyip idâm kararları veriyorlardı. Ne de olsa Kürdistan halkı "hem müslüman, hem de Kürt" idi; yani iki büyük suçu ( ! ) ve iki düşman kimliği beraber üzerinde taşıyordu. Kürt olup da müslüman olmayan biri "Kürt olduğu için", Türk olup da müslüman olan biri "müslüman olduği için" ( örneğin İskilipli Atıf Hoca ) idâm edilir; ama "hem müslüman, hem de Kürt" olan biri iki suçu birden işlemekte, "gerici ve bölücü" olarak adlandırılmakta ve ona idâm cezası bile az görülmekteydi.

 

     İdâm cezası az geldiği için, "hem müslüman, hem de Kürt" olan Şeyh Sâîd Hazretleri, idâm edilmekle kalmamış, bir de ölüsüne ve rûhuna eziyet etmek için, bu âlimin mübârek cesedi üzerinde ayrıca fuhuş sineması inşâ edilmişti. Şeyh Sâîd ( ra ) 'in cesedi üzerinde inşâ edilen sinemada fuhuş filmleri gösteriliyordu.

 

     Bunlar, bir başka yerde değil, bu blgede olmuştur. Bu, bizim yakın tarihimizdir. Bunların böyle olmadığını ileri sürenler, gerçekten ve gerçekten câhildirler veya yalancıdırlar. Kızılderililer'in tâbiriyle "çatal dillidirler."

 

     Biz bunları kitaplarda okumadık, dergilerde okumadık. Şeyh Sâîd Qıyâmı'nı ansiklopedilerden öğrenmedik. Biz bunları dedelerimizden, babalarımızdan, amcalarımızdan dinleyerek büyüdük.

 

     Türkçe'yi ilkokulda öğrendik. Ermenî zındıkı Agop Dilaçar'ın Türkçesini hâlâ dahi –öğrenemedik. Şeytan Beyaz Adam'ın "en iyi kızılderili, ölü bir kızılderilidir" dedikleri gibi, bunlar da "en iyi Kürt, ölü bir Kürttür" dediler; ama nedense Kürtler'in ölülerini dahi rahat bırakmadılar. Hele hele İslâm âlimlerine çektirdikleri…

 

     Şeyh Sâîd'in cesedinin üzerinde fuhuş sineması açtılar, içki fabrikası yaptılar. Zilan Deresi'nde su yerine kan aktığını, Palo halkının Murat Nehri suyunun kırmızı akması karşısında donup kaldığını bilenler, bu bölgenin merkezi olan Amed'de içki fabrikası açılmasının ne anlama geldiğini çok iyi bilirler. Yine Bedîuzzeman Sâîd-i Nursî'nin ölüsüne yapılan işkenceler, dirisine yapılanlardan kat be kat daha fazladır. Demek ki o insanlar ölmemişlerdi ve Allâh-u Teâlâ'nın şu âyet-i kerîmesi tecelli ediyordu:

 

     "Allâh yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Zirâ onlar diridirler; ancak siz farkında değilsiniz." ( Baqara, 154; Âl-i İmrân, 169 )

 

     Tedbir teklifinin ikinci maddesi üzerinde de durmak gerekir. Şeyh Sâîd Qıyâmı başladığında hiç bir basın – yayın organı bunu gerçek olarak aktarabilme şansını elde edemedi; çünkü hepsi susturuldu. Böylece rejim, istediği şekilde propaganda ve iftira kampanyası düzenledi. Şeyh Sâîd Qıyâmı olduğunda, Türkiye'nin batısındaki halk, Ermenîler'in isyan ettiğini sanıyordu. Çünkü TC, onları bu şekilde kandırmıştı. Batıdaki halkın qıyâma destek vermemesinin sebebi budur. Yoksa onlar da müslüman değil miydi? Ama onların, Kürtler'in âlimler öncülüğünde İslâmî bir qıyâm başlattıklarından haberleri yoktu. Hristiyanların isyan çıkardıklarını sanıyorlardı. Çünkü iç politika ile ilgili yayın yapmak yasaklanmıştı.

 

     Dünyanın neresinde görülmüştür ki, bir ülkenin belli bir bölgesinde bir ayaklanma olacak, ama olayla ilgili gazete ve dergilerde yazı yazmak, konuşmak ve yorum yapmak yasaklanacak?! TC iyi biliyordu ki, Şeyh Sâîd'in amacının halk tarafından anlaşılması, kendisinin sonu olacaktı ve zamanın "Büyük Şeytanı" İngiltere iyi biliyordu ki, Şeyh Sâîd'in başarıya ulaşması halinde, kendisi artık Kürdistan coğrafyasında istediği gibi at koşturamayacaktı.

 

     GENELKURMAYIN TEDBİRLERİ

 

     16 Şubat 1925 günü Bakanlar Kurulu toplantısında, İçişleri Bakanı Cemil Bey, Pîran olayı hakkında lâzım gelenlere emir verildiğini ve mes'eleye kapanmış nazarı ile bakıldığını bildiriyordu. Gazetelerde yayınlanan bu haber, hükûmetin bu mes'eleyi ciddiye aldığını göstermesi itibariyle kamuoyunu rahatsız etmeye başladı.

 

     Durumu oldukça ciddî gören Genelkurmay Başkanlığı, 3. Ordu Müfettişliği'ne emir verir:

 

     "1 – Şeyh Sâîd olayı bilinmektedir. Hükûmet eşkiyalığı bir an önce gidererek, güçlülüğünü göstermek suretiyle dirlik ve düzenliği sür'atle yerine getirmeye karar vermiştir.

 

     2 – Tâkib harekâtını bir elden sizin yönetmeniz ve valilerin harekât bakımından emrinizde bulunması uygun görülmüştür. Bu harekât, iç dirlik ve düzenliği sağlamak bakımından olduğu için genel önerge İçişleri Bakanlığı'ndan verilecek ve bu konuda o bakanlıkla muhabere edilecektir. Yalnız harekâtı yapacak ve katılacak askerî birlikler hakkında Genelkurmay Başkanlığı'na bilgi verilecek ve yeni birliklerin katılması hususunda Genelkurmay Başkanlığı'nın da onayı alınacaktır.  

 

     3 – Alınacak tedbirler şunlardır:

     Erzurum Müstâhkem Mevkî erlerinden 150 kişilik bir birliğin bölük halinde derhal Hınıs'a hareket ettirilmesi bu gece 9. Kolordu Komutanı'na emredildi.

 

     Erzincan Entersüvar ( katıra bindirilmiş – İ. S. ) Taburu'nun 120 atlısı dün Erzurum yolu ile Hınıs'a hareket etmiştir. Bu taburun Erzincan'da kalan piyade erleri Eğin – Arapkir yolu ile Elâziz'e hareket ettiriliyor.

 

     Diyarbekir'den yola çıkarılan 7. Kolordu Süvari Bölüğü ile Jandarma Birliği Piran doğrultusunda hareket ettirilmiştir. Orada sükûneti sağladıktan sonra Palu'ya doğru gönderilmesi düşünülüyor.

 

     1. Süvari Tümeni hemen Diyarbekir'e hareket ettirilecektir. Oraya vardıktan sonra bir alayının Lice'ye gönderilmesi uygun görülmektedir. Duruma göre gerekirse diğer bir alayını da Piran'a göndermek veya tümeni bütünü ile Lice, Piran, Palu bölgesine göndermek gerekecektir. Yalnız bu harekâtın iskan ve iâşe bakımından ne derece uygulanabilir olduğunun öğrenilmesi lazımdır. Muş Entersüvar Taburu'nun bugünkü dağınık durumda bırakılmayarak toplatılmasının ve büyük kısmı ile harekâta iştirak ettirilmesinin uygun olacağı düşünülüyor. Bu hususlardaki düşüncenizin makinâ başında bir an önce bildirilmesini rica ederim."

 

     İçişleri Bakanlığı'nın 15 / 16 Şubat gecesi, ayaklanmanın bastırılmasına dair "gizli" kaydı ile verdiği ve bir suretini Genelkurmay Başkanlığı'na sunduğu önerge ise şöyledir:

 

     "1 – Harp ve vatan hâini sanıklar olduğu ihbar olunan ve tanık olarak Bitlis'teki Özel Harb Divanı tarafından çağrıldığı halde temaruz eden ( kendisini hasta gösteren - İ. S. ) Hınıslı Şeyh Sâîd, bir süredir konuk olarak bulunduğu Lice üzerinden 13 Şubat 1925'te 300 kişiden ibaret silâhlı avanesi ile Ergani'nin Piran köyüne geçtiği ve irticâ yollu kışkırtma ile halkı aldattığı ve mâiyetini çoğaltmaya çalıştığı ve Piran'da jandarma müfrezemizle çarpışarak iki jandarmamızı yaraladığı ve müfrezemizin subayları ile Eğil bucak müdürünü ve 10 eri tutuklayarak silâhlarını aldığı ve Hınıs'tan gelirken Darahini ili içinde yaptığı kışkırtma üzerine bu il içinde de bazı olayların meydana geldiği ve bu arada Lice – Hani ile Darahini – Çapakçur ve Çapakçur – Palu telgraf hattının kesildiği, Hani – Lice hattını onarmaya çalışan hat çavuşu ile iki jandarmayı da tutukladığı anlaşılmıştır.

 

     2 – Adı geçen Şeyh Sâîd'in, harb ve vatan hâini sanıklarından Cibranlı Halid ve kaçak Hasananlı Halid ile ilgisi ve  bağlılığı vardır.

 

     3 – Bakanlık, bu kışkırtmanın, Hasananlı Halid ve arkadaşları ile diğer vatan hiyânetinden sanık ve tâkib edilmekte olan kimselere yöneltilmiş bulunan azimli kuvvetini geçici olarak işgal etmek ve duruma bir karışıklık rengi vererek harekât sonucunda tutukluları kurtarmak ve işi siyâsî yoldan çözümleyebilmek umudu ile meydana getirdiği kanısındadır.

 

     4 –  Bu sebeple hükûmet, eşkiyâlığın etrafa bulaşmasına meydan vermeden azim ve ciddîyetle ortadan kaldırmaya ve mahallî dirlik ve düzenliği tekrar sağlamak sureti ile bu işi yapmış olanları tenkile karar vermiştir.

     5 – Tenkil harekâtını 3. Ordu Müfettişi Kâzım Paşa'nın idare etmeleri ve harekât bölgesindeki illerin harekât bakımından Kâzım Paşa'dan alacakları emre göre hareket etmeleri uygun görülmüştür.

 

     6 – Darahini iliyle 14 Şubat 1925 öğle saatlerinden beri irtibat kesilmişrie. Muş'tan 15 Şubat 1925 günü muhtelif istikametlerde gönderilen yeteri kadar kuvvet, ilkin Darahini ile irtibat kurarak Darahini'nin durumu hakkında bakanlığı aydınlatmaya memur edilmiştir. Her türlü vasıtaya başvurarak Darahini ili merkezi ile irtibat sağlanması çok önemlidir.

 

     7 – Erzincan Entersüvar Taburu'nun Yüzbaşı Mustafa komutasında 12 Şubat 1925'te iki makinâlı tüfekle takviyeli 120 atlıdan mürekkeb müfreze, Erzurum üzerinden Hınıs'a ve aynı kıtadan 100 süvari, 26 piyade ve bir makinâlı tüfekten mürekkeb ikinci bir müfreze, tabur komutanı Abdullah komutasında 15 Şubat 1925 öğle vakti, Eğin – Arapkir üzerinden Elâziz'e hareket ettirilmiştir. Bu kuvvetler, Kâzım Paşa'nın emrine girecektir.

 

     8 – Muş ili Hasananlı Halid ve arkadaşlarının takibine tahsis ettiği kuvvetten tasarruf edebileceği entersüvar kuvvetlerini de mahallî durumunu gözönünde bulundurmak suretiyle Kâzım Paşa'nın emrine bırakacaktır.

 

     9 – Takib harekâtı, ancak dirlik ve düzenliği bozan zararlı kimselere yönelmiştir. Bu arada masum halkın rencide edilmemesine, aksine kendilerine iyi muâmele edilmek suretiyle Cumhuriyet idaresine karşı iyi olan eğilimlerinin pekiştirilmesine itina edilmesini ve zararlı kimselerin tenkilinde amansız bir sürat ve azim göstermek suretiyle de bu tür delice hareketlere karşı Cumhuriyet rûhundaki hassasiyetin güçlülüğünü göstermek lazımdır.

 

     10 – Harekâtın bir elden idaresine ve her günkü hareket ve sonuçları hakkında Kâzım Paşa tarafından makinâ başında bilgi verileceğine göre, illerin harekâta dair bütün mihabereleri yalnız Kâzım Paşa ile olacaktır.

 

     11 – Bitlis Özel Harb Divanı'nca harb ve vatan hıyanetinden dolayı tutuklanan şahısların herhangi bir durumdan yararlanarak kurtulma teşebbüslerine mani olmak üzere Diyarbekir'e nakillerine lüzûm olmadığı hakkında Kâzım Paşa'nın düşünceleri ile beraber Özel Harb Divanı faaliyetlerinin sekteye uğramaktan korunmasını ricâ ederim.

 

     12 – Harekât bölgesi içinde veya civar illerin durumunun hassasiyet ve nezaketini göz önünde tutarak olayın büyümesi ve kamuoyunun karışıklıktan korunması için tedbir alınmaları lazımdır.

 

     13 – Harekâtta kullanılmakta ve kullanılacak olan bütün kuvvetlerin ne durumda bulunduklarının bildirilmesini Kâzım Paşa'dan ayrıca ricâ ederim.

 

     14 – 3. Ordu Müfettişi Kâzım Paşa'ya Bitlis, Muş, Erzurum, Diyarbekir, Siverek, Siirt, Ergani, Elâziz, Dersim Erzincan illerine yazılmıştır.

 

     QIYÂM

 

     14 Şubat 1925'te Amed ( Diyarbakır )'den Pîran ( Dicle ) istikametinde hareket eden ve Binbaşı İbrahim komutasında bulunan müfreze, 16 Şubat'ta Şeritan köyünde bulunduğu sırada, Pîran yönünden gelen 500 kadar mücâhîdin öğle 11'de Şeritan' yaptığı kuşatıcı taarruz, müfrezenin karşı taarruzu ile durdurulabildi. Saat 19:30'a kadar devam eden çarpışmada, müfreze daha fazla ilerleyemeyerek Farqîn ( Silvan )'in Klîse ( Akyol ) köyünde kalmış ve 18 Şubat'ta Eglê ( Eğil )'ye gelen 1. Süvari Tümeni ile birleşmişti.

 

     16 Şubat'taki çarpışmada, mücâhîdlere komuta eden Pîran okul öğretmeni Fahrî şedîd edilmiş, müfrezeden de Teğmen Fevzî ve bir er yaralanmıştı. Amed'den Lıcê ( Lice ) istikametine gönderilen 21. Süvari Alay Komutanı Yarbay Hüsnü emrindeki müfreze ise, Fis ( Ziyaret ) boğazından geçerken mücâhîdlerin baskınına uğrayarak, Pasur ( Kulp )'un Qamıkan ( Akbulak ) köyüne çekildi. Alayın Fis boğazında uğradığı hezimeti telâfi için Ordu Müfettişliği Süvari Uzmanı Yarbay Hüseyin, emrinde piyade ve süvariden oluşan bir müfrezeyle 19 Şubat'ta Lıcê'ye çekilmiş, Qamıkan ( Akbulak )'a çekilen müfreze de bunun emrine verilmişti.

 

     Yarbay Hüseyin'in, komutayı üzerine almasından sonra 19 Şubat'ı 20 Şubat'a bağlayan geceyi Qarasî ( Karasi ) köyünde geçiren müfreze, 20 Şubat sabahı Hezro ( Hazro )'nun Zoxbırîn ( Kırmataş ) köyünden, Karaz ( Kocaköy )'ın Lîcok ( Çavundur ) köyüne doğru hareket etti. Bısmıl ( Bismil )'ın Behremkê ( Tepe ) nâhiyesinin Gırikê Hecî Faris ( Tepecik ) köyü ve Amed ( Diyarbakır ) merkeze bağlı Mûhâmmedyan ( Arkbaşı ) köyleri hizâsına geldiği sırada, bu ve civâr köylerdeki mücâhîdler, silâha sarıldılar ve müfrezeyi yoğun bir ateşe tuttular. Ayrıca bir kısım kuvvetleri ile müfrezenin sağından ve solundan Fiz ( Ziyaret ) köyü yönünde ilerlemeye başladılar. Durumu tehlikede gören müfreze komutanı Yarbay Hüseyin, çekilme emri verdi ve o sırada kendisi de kurşunlara hedef olarak öldü.

 

     Mustafa Kemal, İsmet İnönü'yü hemen Engurî ( Ankara )'ye çağırdı. Bunun üzerine İnönü, 21 Şubat Cumartesi günü Ankara'ya vardı. İstasyonda M. Kemal tarafından karşılandı. Beraberce Çankaya'ya giderek durumu incelemeye oturdular. Bu sırada Bakanlar Kurulu da gerekli tedbirleri görüşüyordu.

 

     Görüşme sonrasında Bakanlar Kurulu, M. Kemal başkanlığında toplandı. TBMM'ye şu bilgi verildi:

 

     "21 Şubat 1925

 

     Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na,

 

     Ergani vilâyetinin bir kısmında devletin silâhlı kuvvetlerine karşı meydana gelen isyan, Diyarbekir, Elâziz, Darahini vilâyetlerine de geçmiş ve genişlemeye müsâit görünmüş olduğundan Muş, Ergani, Dersim, Diyarbekir, Mardin, Urfa, Siverek, Siirt, Bitlis, Van, Hakkâri vilâyetleriyle Erzurum vilâyetinin Kiğı ve Hınıs kazalarında bir ay müddetle Örfî İdâre ilân edilmiştir ki, anayasanın 86. maddesi gereğince keyfiyeti yüksek meclisin tasdikine arzolunur."

 

     23 Şubat'ta hükûmet, durumu ve alınacak önlemleri, CHF ( Cumhuriyet Halk Fırkası ) meclis grubuna iletti. Meclis grubunda İsmet İnönü, söz aldı ve yaptığı konuşmada her zaman olduğu gibi, "mürtecîlerin öteden beri tâhrikleri vardır; bizim görevimiz parti olarak hükûmete güvenmek ve bu gibi hâdiselere karşı şiddetle hareket eden ve edecek olan hükûmete yarımdır," dedi. Ardından Adalet Bakanı Mahmud Esad Bozkurt, hükûmetin getireceği kanun maddesini okudu: "Dîni alet ittihâz ederek zihinleri karıştıranlar, en az iki sene kürek çekmek ve en ağırı idâm olmak üzere cezalandırılırlar."

 

     24 Şubat günü yapılan TBMM toplantısını ilgiyle izleyen Atatürk, önce Çankaya'da Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzî Çakmak, ikinci başkan General Kâzım Orbay ve İnönü ile birlikte askerî tenkil planını tertiplerler. Bu plana göre, ayaklanma bölgesi en kısa zamanda büyük kuvvetlerle sarılacaktı. Harekât, Kalikala ( Erzurum ), Erzîngan ( Erzincan ), Sebaset ( Sıvas ), Amed ( Diyarbakır ) ve Mêrdîn ( Mardin ) üzerinden gönderilecek birlikler tarafından yerine getirilecek ve hava kuvvetleri derhal harekete geçeceklerdi.   

 

     QIYÂM EN SICAK ANINDA

 

     Mezrâ ( Elâzığ )'nın fethi, müslümanları büyük bir sevince boğdu. Artık hedef, Meledî ( Malatya )'nin İslâm'ın hâkimiyetine girmesini sağlamaktı. Bu amaçla, Şeyh Sâîd'in askerleri Meledî'ye doğru yola çıktı.

 

     Müslümanların, Şeyh Sâîd önderliğindeki bu âzîz qıyâmını silâhla durduramayacağını anlayan laik TC, para karşılığı satın aldığı uşaklarını qıyâm erlerinin arasına sokarak hareketin rotasını değiştirmeye çalıştı.

 

     Şeyh Sâîd kuvvetlerinin büyük bir kısmının Mezrâ'dan Meledî'ye doğru yola çıkması, bölgede TC'nin yardakçılığını yapan bazı Alevî aşiretlerini ğaleyana getirir. Doğandede oğlu Hûseyn Efendi liderliğindeki Xîzan ve İzolî aşiretleri ile Oxî ( Ohi ) bucağından Necîb Ağa ( Necîb Ağa halen sağdır; kendisini yakından tanırım, birkaç kez Şeyh Sâîd Qıyâmı üzerine kendisiyle sohbet etme imkânı buldum – İ. S. ), Hecî İbrahim Bêritanî ile birlikte Dumanî oğlu Hûseyn ile Mamıkî Dersîm ( Tunceli )'nin Lolan – Soran ve Dep ( Karakoçan )'in Avdelan ( Abdalan ) aşiretleri ile Mezrâ halkının bir kısmı, hükûmet kuvvetlerine yardım ederek, Çêwlîk ( Bingöl )'te ikâmet eden Şeyh Sâîd kuvvetlerinin geride kalanlarının büyük bir kısmını şehîd ederler ve Mezrâ ( Elâzığ )'yı laik – tâğutî TC rejimine teslim ederler.

 

     Palo ( Palu )'ya gelen Şeyh Şerîf, durumu öğrenir öğrenmez, Mezrâ'ya yürümek istemişse de Pêrtax ( Pertek ) ve Mılazgir ( Malazgirt ) yönlerinden gönderilen gönüllü aşiret kolları ile yaptığı çarpışmada daha fazla zayiât vererek Beranîk ( Bulanık )'e çekilmek zorunda kalmıştır.

 

     Bu esnada Şeyh Şerîf, Mustafa Kemal Atatürk ile irtibat kurarak, hükûmetin "resmî dîni İslâm" olan anayasaya işlerlik kazandırmasını istemiştir.

 

     26 Şubat günü Palo Mevkî Komutanlığı, Elâzîz Cephesi Komutanlığı'na şu haberi yollar:

 

     "Palo Mevkî Kumandanlığı'ndan Elâzîz Cephe Kumandanlığı'na

 

     Bismillâhirrahmânirrâhîm

 

     1 –Elâzîz hududuna kadar telgraf hattını tamir etmek üzere telgraf çavuşları yola çıkarılmıştır. Zât-ı Âlileri de icâb edecek mahale kadar hattın tamirine emirler buyurunuz. Telgraf olmayınca mâlumat almak müşküldür.

 

     2 – Beş günden beri harb raporunuza nâil olmadığımızdan ziyâdesiyle mahzunuz.

 

     3 – Çapakçur hattı da el- yewm tamir edilmektedir.

 

     4 – Palo ahâlisi halen bir réya istiqâmete wa'zolunmadılar.

 

     5 – Dün gelen teyyare tarafından yapılan bombardımandan hiçbir semere ve te'sir hâsıl olamamıştır. ( Mektubun bu maddesinden, rejimin, Şeyh Sâîd askerleri oradalar diye, bütün bir şehri helikopterle bombaladıklarını anlıyoruz – İ. S. )

 

     6 – Şeyh Mustafa Efendi, nihâyet derecede keyifsizdir. Emîr'el- Mûcâhîdîn Şeyh Sâî Efendi'nin postası el- yewm teref-i âlinize xeber alınmıştır.

 

     7 – Xatt-ı hareketimizin üç postamızla iş'âr buyurulması. Derwîş Efendi'nin burada lüzûmu vardır. Orada lüzûm görülmediği takdirde izâm kılınacağı tabiîdir.

 

     Baqî Xwedâ mu'ininiz olsun efendim!

 

     26 Şubat 1341

 

     Palo Mevkî Kumandanı nâmına Hesen"

 

     İHÂNET… İHÂNET… İHÂNET…

 

     İhânet, sadece Mezrâ ( Elâzığ ) ve Meledî ( Meledî ) üzerine yürürken olmadı.

 

     Şubat ayının sonlarında Şeyh Sâîd askerleri, büyük bir atak yaparak Çêwlîk ( Bingöl )'in Gêğî ( Kiğı ), Xorhol ( Yayladere ) ilçelerine ve Dep üzerine yürümüş, ancak Gêğî'deki Xormek aşireti, Şeyh Sâîd askerlerini arkadan vurmuştur. Böylece Şeyh Sâîd Efendi'nin Xormek aşiretine daha önce gönderdiği mektup bir işe yaramamış; Xormek aşireti, Şeyh Sâîd'e biât etmesine rağmen O'nu arkadan vurmuş ve bu Kerbelâî – Hûseynî Qıyâm'ın "Kufe Ehli" durumuna düşmüştür. Gêğî bozgunu, harekette bir dönüm noktası olmuş ve artık her şey laik rejimin lehine işlemeye başlamıştır.

 

      Bu olay üzerine laik hükûmet, Gêğî Kaymakamlığı'na ve ilkel millîyetçi ( Kürt ulusalcısı ) olan Xormek aşiretine şu mektubu yazar ve onlara minnet duygularını sunar:

 

     "3.3.1341

 

     Kiğı Kaymakamlığı'na,

 

     Aynı zamanda hak ve hakikatle mevkileri bulunan Kiğı'nın kıymetli mücahitlerine ve özellikle Hormek aşireti ileri gelenlerine tarafımdan teşekkürât-ı mâhsusanın tebliğine delalet-i mâhsusalarını rica ederim.

 

     3. Ordu Müfettişi Kâzım"

YAZIYA YORUM KAT