1. YAZARLAR

  2. Leyla İpekçi

  3. ‘Sesimde gam evleri, dudaklarımda kuyu’
Leyla İpekçi

Leyla İpekçi

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Sesimde gam evleri, dudaklarımda kuyu’

A+A-

Bayram coşkusundan uzağım. Bir ay içinde –yanlışlıkla- hayata gözlerini yuman çocukları düşlüyorum. Düşleyince, canlı oluyorlar imgelemimde. Hiçbir şey yapamamanın çaresizliği bodrumlara, merdivenaltlarına, kuyulara kilitliyor çünkü insanı... Yarım kalan her vedadan sonra... Bir iç çekiş sadece...

Henüz kendi cennetinden düşüp dünyanın ateş topları arasında yaşam mücadelesine başlayamadan... Kardeşleriyle oynarken, sürü otlatırken, öylece, kendi masumiyetlerinin haresinde nefes alıp verirlerken... İmha ettiğimiz çocuklar...

Kaç yüzümüz var, onların parçalanmış kafataslarına bakacak? Kaç gözümüz, perdelenmemiş? Hiçbir şey yapamamak, evet ve izlemeye devam etmek sanal bir ölüm oyunu gibi, donmuş bir şehvetle... Ölüvermelerini.

Kendi başıma, ben... Suçlu değilim belki. Ama insanlık adına sorumluluğum var. Hepimizin var. Sokağımızın çöp konteynırında bir çift ojeli kadın bacağı daha bulduğumuzda ve bu giderek daha sık olduğunda, pis suyu sünger gibi içine çekmiş bir dünyadayız, öyle değil mi... Gümüş bir gündüze açacak mıyız gözlerimizi, evlatlarımız yanımızda, bir daha?

Evinin bahçesinde oynarken patlayıcı bir maddeyle temas ettiği için öldü dört yaşındaki Rujiyan. Kendi bahçesinde... Bir yaş büyük ağabeyi de ağır yaralandı. İdil’e bağlı Kovak mezrasındaydı evleri. Mezra doksanlı yıllarda boşaltılmıştı. Boşaltılmış, yani köylüler evlerinden, bahçelerinden, tarlalarından zorunlu olarak göç etmiş, geride küle dönmüş anılar bırakmışlardı.

Yerine askerî birlikler konuşlanmıştı. Ve iki binli yılların ortasına dek bu bölgede kontrol noktaları oluşturulmuştu. Askerler bu noktaları kaldırıp ayrılırken bölgede boş kulübeler kaldı. Ama ‘köye dönüş’ kapsamında bazı aileler yeniden topraklarına dönmeye başladı son yıllarda.

Rujiyan’ın babası gönüllü geçici köy korucusuydu. Patlamaya el bombasının neden olabileceği söylendi. El bombasının yıllar öncesi askerî birlikten mi kaldığı, gönüllü köy korucusu olan baba Abdulgaffur Bey’e mi ait olduğu araştırılmaya başlanmış.

Araştırmanın sonucu ‘şiddet, zorunlu göç, mağdur çocuk’ sosyolojisini değiştirmeyecek elbette. Ne de Rujiyan’ı geri gönderecek o cennet bahçesine.

Alışıldık bir ritüel tekrarlanacak sadece: Patlamada kızını kaybeden, oğlu da ağır yaralanan beş çocuk annesi Hacer Hanım, hastaneden evine gelirken gözyaşlarına boğulacak.

“Benim çocuğum burada öldü” diye haykıracak hançeresinden. Ve sonra yakınları da patlamanın yaşandığı bahçeye gelerek ağıtlar yakıp gözyaşı dökecek.

Safranbolu’da, traktör römorkunun üzerindeyken başına isabet eden kurşunla katledildi dört yaşındaki Edanur Avcı. Daha yeni. Yarım kalmış hayalleriyle...

Silahın ateşlendiği Jandarma Er Eğitim Alayı’nın komutanı acılı aileyi ziyaret edip başsağlığı diledi. “Bir daha böyle bir şey yaşanmasın diye herkes elinden geleni yapacak” derken, kışlasından silah sesleri gelmeye devam ediyordu.

Komutanın acılı aileye bahsettiği tedbirleri alabilecek miydik? Atış alanını derinleştirilmesi, toprak yığılması ve beton atılması kimin sorumluluğundaydı? Yetkililer bunun yapılıp yapılmadığını kontrol edip rapor verecekler miydi? Bir daha olmasın diye...

Daha kaç mermiyle yara alacak insanlığımız, kaçı delip parçalayacak o masumiyetleri ışıksız, sağır pencerelerimizin gerisindeyken biz... Bahçesinde yaşatamadığımız her çocukla giderek kurşuni bir katılığa bürünen kalbimizle böyle...

Edanur’un babası, “başka Edanurlar solmasın diye, bu işin peşini bırakmayacağım” demiş. Edanurlar, Ceylanlar, Seraplar, Rujiyanlar solacak. Biliyoruz değil mi? Bu ülkenin yetişkinleri olarak çocuklarımıza şiddet, suç, yoksunluk, korku, öfke, intikam dışında pek bir şeyler vaat edemediğimizi...

Türkiye Suç Haritası’nın verilerine göre son bir buçuk yıl içinde bir milyon 124 bin çocuğun suça bulaşmış olduğu gerçeğiyle yüzleşmeden yaşayacağız. Hayat Boyu Eğitim ve Gelişim Derneği’nin seksen bir ilde iki yıllık bir araştırma sonucu oluşturduğu haritanın çocuklarla ilgili bölümüne göre çocuk suçluluğu ve mağduriyeti açısından ilk on kentler bundan böyle her yıl sıralanmaya başlayacak belki.

Eskişehir, İzmir, Manisa, Balıkesir, Aydın, Kayseri, Isparta, Edirne, Uşak, Erzincan... İdrak edebiliyor muyuz, doksanlı yılların bu ‘kıyım dolu’ gerçeğini... Nasıl da bugünümüze ve yarınımıza izini düşürdüğünü... Hepimizi aynı suçta ittifak ettirdiğini...

Kemal Varol söylesin gerisini ‘Temmuz’un On Sekizi’nden:

“sesimde gam evleri / dudaklarımda kuyu: / bir kayaya yaslanıp / boz bulanık sudan içtim: / ölüm içtim / ölüm içtim / ölüm içtim / yarıldı dünya / duymadın mı sevgilim?

İyi bayramlar.

lipekci@yahoo.com

TARAF

YAZIYA YORUM KAT