Şerif Hüseyin’in akıbeti

21.06.2010 00:10

Yavuz Bahadıroğlu

Önceki günkü yazımda da belirttiğim gibi, Şerif Hüseyin, Büyük Osmanlı Devleti’nin son döneminde “Mir-i Miran” (Beylerbeyi) rütbesiyle “Mekke Emiri” idi.

Çabuk dolduruşa gelebilen mizacından dolayı Sultan II. Abdülhamid ona itimat etmez, “Şerif” ailesinin diğer fertleri olan Haydar ve Cafer paşalarla birlikte İstanbul’da göz önünde tutardı.
İttihat Terakki iktidarı bu hassasiyeti kırdı: Sultan Reşad’ın onayıyla Hüseyin’i “Mekke Şerifi” yaptı.
Hüseyin, savaşın Osmanlı aleyhine döndüğü günlerde saf değiştirdi: Ünlü İngiliz casusu Lawrence’in “Halife” ve “Arabistan İmparatoru” ilân edileceği şeklindeki vaatlerine kapılarak İngilizlere yanaştı. Kendisine para, silah, cephane, erzak verilip ayaklanması sağlandı.
Hüseyin’in oluşturduğu gücün askeri açıdan bir önemi yoktu. Önemli Arap aileler isyana katılmamıştı. Şerif Hüseyin’e katılanlar Medine çevresinde parayla tutulmuş birkaç bedevi kabile ile Haşimiler’in Banu Kolu’na mensup birkaç kabileden ibaretti (toplam 5000 kişi kadar).
Mesela, Mekke, Taif, Cidde bölgesindeki kabilelerin hiçbiri isyana taraftar olmamıştır. Daha da önemlisi ne Bağdat ne de Şam’da ufak-tefek birkaç patırtı dışında, “isyan” olarak adlandırılabilecek bir hareket görülmemiştir.
Tabii İngilizler bunu böyle yansıtmadılar. Müthiş bir propaganda kampanyası sayesinde tüm Arabistan ayaklanmış gibi gösterdiler. Tabii bu da Osmanlı askerlerinin üstünde müthiş bir psikolojik çöküntü meydana getirdi.
Sonunda Arabistan’ı kaybettik. Bölgeye İngiliz gücü yerleşti. Şerif Hüseyin de kendisine vadedildiği gibi, Mekke’de emirliğini ilan etti.
Fakat bu uzun sürmedi. Suudi Hanedanı’nın kurucusu Abdülaziz bin Suud tarafından devrildi. Yine İngilizlere sığındı. Onu Kıbrıs’a kaçırdılar.
Hüseyin’in “Medine Emiri” tayin ettiği oğlu Abdullah’ı da Suudlular devirdi. İngiltere Abdullah’ı kaçırıp Amman’a yerleştirdi ve “Ürdün Kralı” ilan etti.
Bir süre sonra Abdullah, İngilizlerin oyunlarından bıktı. Bağlarını koparmaya kalkıştı. Bu yüzden de öldürüldü. Yerine oğlu Tallal geçti. Onun da aklı dengesi bir süre sonra bozuldu. Tahtını oğlu Hüseyin’e bırakıp tedavi amacıyla İstanbul’a geldi.
Bu arada Şerif Hüseyin’in küçük oğlu Faysal’ı “Suriye Emiri” yapma teşebbüsleri de Fransa engeline takılmıştı. İngilizler onu Bağdat’a götürüp “Irak Kralı” ilan ettilerse de birkaç darbe sonunda hem kendisi, hem de bütün ailesi katledildi.
Şerif Hüseyin’in “Büyük Arap İmparatorluğu” hayalinden bugüne kala kala sadece Ürdün Krallığı kaldı.
Şerif Hüseyin’e gelince…
Osmanlı’yı arkadan vurmanın bedelini çocuklarını ve torunlarını kaybederek ödedi. Hayatının son yıllarını da Kıbrıs’ta pişmanlık içinde geçirdi.
Hikâyenin gerisini KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'tan dinleyelim (Prof. Nevzat Altıntaş'a anlattıkları) …
“Babam Raif Denktaş, Şerif Hüseyin’in dostuydu. O zamanlar küçük bir çocuktum. Babamla birlikte zaman zaman Şerif Hüseyin'i ziyarete giderdik.
“Babamla yanına gittiğimizde hep aynı olay tekrarlanıyordu. Babam onun elini öper, o da anlatmaya başlardı. Şerif Hazretleri ‘Ahhh, ben ne yaptım, ahhh, ben ne yaptım? Yaptığımın cezasını çekiyorum. Niye Osmanlı'ya ihanet ettik?’ derdi. Çünkü İngilizler kendisine bazı Arapların kralı ve Müslümanların halifesi olacağını vaat etmişlerdi. Hâlbuki Filistin'e İngilizler yerleşmişlerdi. Oraya Yahudiler mütemadiyen göç ediyorlardı.
“Suriye'ye Fransızlar kendi kültür ve dillerini yaymışlardı. İngilizler de Irak'a kendi dil ve kültürlerini götürmüşlerdi. Hüseyin babamın yanında hep iç geçirirdi. Bundan sonra babam onu teselli edecek birkaç laf söyler, ben de yanında bulunurdum.
“Bir müddet sonra, Hüseyin, ‘Raif, anlat şu İstanbul havalarını dinleyelim’ derdi. Konuşma esnasında bir taş plak çalmaya başlardı. O zaman Şerif Hüseyin, ‘Ahhh İstanbul, pâyitaht’ diyerek ağlamaya başlardı.
“Babam da o sırada onu teselli edici sözler söylerdi: ‘Şerif Hazretleri, bu takdir-i İlahidir, üzülme… Sen hata yaptın; ama bundan çok pişman olduğun gözlerinden akan gözyaşlarından belli oluyor. Allah seni bundan dolayı affeder; yapma ağlama’.
“Babam onu teselli ederken kendisi de ağlardı.
“Plak bitince biraz daha sohbet ederlerdi. Daha sonra babam onun elini öperdi. Biz kalkıp giderken, Hüseyin: ‘Rauf gel’ deyip bana elini öptürür ve elime bir altın verirdi.
“Ben de bu yüzden hep babamla Şerif Hazretlerine gitmeyi isterdim... Şerif Hüseyin hastalandı, ölümü yaklaşmıştı. Ölümüne yakın Ürdün Prensi olan oğlu Abdullah'ın yanına gitti. Onu Amman'a biz uğurlamıştık. Bir müddet sonra ise onun ölüm haberi bize ulaştı...” (Mehmet Tosun, 21. yy.da Sultan II.Abdülhamid'e bakış, İst. 2003, s.252).
Herkes bir şekilde yaptıklarının bedelini öder.

VAKİT

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim