1. YAZARLAR

  2. BAHADIR KURBANOĞLU

  3. Seküler Kesimlerle İlişkilerde Nelere Dikkat Etmeliyiz?
BAHADIR KURBANOĞLU

BAHADIR KURBANOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Seküler Kesimlerle İlişkilerde Nelere Dikkat Etmeliyiz?

A+A-

Farklı çevrelerle diyalog içerisinde olan özellikle genç kardeşlerimizin dikkat etmesi gereken bazı hususlar var. Bunlara dikkat edilmediğinde denge üzere kurulması gereken ilişkilerde ibreler şaşabiliyor, büyük beklentiler sükûtu hayallere dönüşebiliyor, ilişki kurma ve sürdürme adına tek taraflı menfi etkilenmeler söz konusu olabiliyor. Bunlara siyasayı okumada ortaya konan kusurlar, arka plan eksiklikleri, ilişki kurmanın hukukunda beliren tecrübesizlikler de eklenince ister istemez adil bir tutum takınma becerisi törpülenebiliyor. Nitekim adil tutumun, ilkeler kadar hayat tecrübelerini de kapsadığını hayat bize öğretiyor.

Tavsiyeleşmeyi arzu ettiğim hususları şu şekilde özetlemem mümkün:

1) Sosyal bilimlerle hemhal, günümüz liberal gelişmelerinin de içine doğmuş, kimlik olarak da İslami bir duruşu tercih etmiş olan kardeşlerimizin öncelikle ciddi bir usul bilgisine, İslam tarihi (en önemlisi de yakın tarih) araştırmalarına ve bu araştırmaları bu tarihin canlı şahitleriyle istişareleşmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. İslami kimliğin birikimi yeni nesillere altın tepsilerde sunulduğu için bu birikime ulaşmak için kat edilen yolları tanımayan kardeşlerimiz, bu birikimin hatalarını yanlış olarak tespitlenen İslam algılarına (ki bu tespitlerde yanlışlarla doğrular birbirine karışabiliyor; çünkü seküler dünyanın benimsettiği algı türleri burada devreye girebiliyor), sevaplarını ise günümüz rasyonel zihin sahiplerinin oluşturduğu vasata bağlayabiliyorlar. (Özellikle sosyal bilimlere olan ilgi, Batı'nın kendi içindeki tartışmalara vukufiyet ve sorunları aşmada gösterdikleri tartışmaları takip kadar, İslami-tevhidi geleneğin kendisini nelere refere ettiği, hangi birikime sahip olduğu, neleri tartıştığına da aynı oranda ilgi sahibi olabilmeyi gerektiriyor. Hatta hiç şüphesiz çok daha fazla ve öncelikli olarak.

2) Bu yapılabildiğinde, gayrislami çevrelerle girilen diyaloglarda gösterilen cehd ve gayretten daha fazlasının müslüman kardeşlerimizle olması gerektiği ortaya çıkar. Bizim dışımızdakilerle diyalogsuzluk bizi gettolaştırıyor gibi bir anlayıştan önce, o insanlara da İslam’ın aydınlık yolunu reel tecrübeler ışığında götürebilmek, öncelikli olarak müslümanlararası ittifak, hatta vahdet arayışlarını gerekli kılıyor. Bazen “Bizi yanlış anlamasınlar”, “Aslında biz öyle değil böyleyiz” gibi bir kendini ispatlama çabası, ne olMAdığımızı anlatmaya çalışırken, ne olduğumuzun sergilenmesi boyutunu gölgede bırakabiliyor. Ve bu daha çok İslami alt yapısı zayıf ama popüler gündemlerle ilgisi yoğun kardeşlerimiz tarafından gerçekleştiriliyor.

3)Güneşin doğup battığı hiçbir alanda söylenmemiş söz kalmamıştır” sözü önemlidir. Ama “İslam coğrafyalarında, İslam kültürünün yeşerip gürleştiği yerlerde söylenmiş olanlar nelerdir?” sorusunun daha öncelikli cevap beklediği hususu da unutulmadan. Bu yüzden tarihin bize kattığı (Bu ‘BİZ’in hangi donanıma sahip olduğu ve ‘KİM’ olduğu öncelikli bir meseledir) tecrübelerin de insanlık tecrübesi bağlamında kayda alınması, önemsenmesi, faydalanılması gerektiğine inanmak lazım. Mesela Ali Şeriati bu bağlamda sözümüzü destekleyen örneklere imza atmış bir şahsiyettir. İnsanlık tecrübelerini tevhid potasında eritme cehd ve gayreti gösterip, seküler kimlik sahiplerinin doğrularını teslim ederken, eksiklerini, göremediklerini, iç çelişkilerini gösterebilme gayreti ve başarısından ötürü. Ama bunu yapmak kolay olmadığı gibi, insanların bizleri hemen algılayabileceği, sindirebileceğini ummak da en başta kendimize ve o çevrelere haksızlık olur. Üstelik bizler bir yandan bunu yaparken aynı tecrübeleri, aynı ortamları, aynı hassasiyetleri paylaştığımız kardeş ve büyüklerimizle istişareleşmelerimiz önemlidir. Bizden önceki onca canlı, yaşayan birikime gözlerimizi kapatmak, onların açtıkları zeminlerde yol aldığımızı unutmanın ötesinde, en hafif tabirle çocuksuluk olarak adlandırılabilir ve geleneğin içerisinde hiçbir maruf yokmuşçasına hareket eden modernistlerin konumunu hatırlatır.

4) Müslümanların kendilerini geliştirmeleri önemlidir elbette. Ama kendilerini geliştiremeyen Müslümanlar bile seküler kimlik sahiplerinden daha değerli görülebilmelidir. Çünkü velilerimiz, kardeşlerimiz, can yoldaşlarımız onlardır. Bu bapta seküler kimlik sahipleri bizler için bir tebliğ konusudur. Evet, hayat tecrübeleri, seküler dünyaya ilişkin birikimleri bizden fazla olabilir ama bu sadece Müslümanların eksikliğidir, İslam’ın değil. Ve hayat tecrübesi maalesef insanların cehenneme yaptıkları yolculuğun önünü kesemiyor. Onlara bunu gösterme çabası önemlidir ama bu işin en zor tarafı onların platformlarında yer alarak bu işi yapmaktır. Zira pek çok konuda sürekli eleştirmek zorunda kalmak, sürekli bir tebliğ çabasına ne kadar tahammül edilebilineceği bilinemez. Eğer bu tebliğ çabası sadece onların İslam’a yönelik ikircikli tutumlarını, tutarsızlıklarını tespitlemek sınırında kalırsa bu defa da dönüştürme arzusu (ıslah çabası) akamete uğrar. Tabii tüm bunların içerisinde en önemli sorun da, etkilenme boyutudur. Bulunduğumuz ortamlardan etkilenmek insan için kaçınılmazdır. Ve maalesef günümüz örneklerinde bunu fazlasıyla görmekte ve endişelenmekteyiz.

5) Bu diyaloglar kimi zaman (ve özellikle) seküler kesimlerle yaşanan sorunlarda Müslüman kimlikli kardeşlerimizin o cenahtan olayları değerlendirerek kendi kardeşlerini sığaya çekmeye kadar varabiliyor. Bu durum, bir tercihten kaynaklanıyor ve denge yitimine sebebiyet veriyor. Tercih, genellikle seküler kesimlerin şikâyetlerine, itirazlarına olan yakınlığın benzerinin İslami kesimlere gösterilmemesi olarak yansıyor. Bu da, az diyalog içerisinde olunan (hatta bazen kendini diyalogsuzluk şeklinde izhar eden) kesimlere yönelik, bilgi eksiği taşıyan zaaflı değerlendirmelere yol açabiliyor. Seküler kesimlerle yapılan istişarelere (fikir alış verişlerine) verilen değerin bir bölümünün bile Müslüman kardeşlerden esirgenmesi, beraberinde kimliksel bir bunalımı da getirebiliyor. Bu kimliksel bunalım bir süre sonra içselleştirilip tamamen bir kimliksel dönüşüme sebebiyet verebiliyor. Bu kardeşlerimiz, bir süreliğine sürdürdükleri bu ilişkilerde oluşan zaaflı durumlarda da hayal kırıklıkları yaşayıp, İslami duyarlılıklarıyla hayal ettikleri olumlu ilişkiler süreklilik de arz etmeyince bir bireyselleşme ve içe kapanma girdabına da sürüklenebiliyorlar. Ya da bunu aşmak için İslami hareketlilik sürecinin tecrübeleriyle uzak yakın ilgisi olmayan türedi kimlikler inşa edilebiliyor.

6) Başlarda, “Birey”liliği olumlamadığını bildiğimiz bu kardeşlerimizde “bireyleşme sürecinin zaafları “oluşuyor. Ve durulan yer katmerleşiyor. Siyasi bilinçlilik halinin devamı ve onca kat edilen yolun heba edilmemesi adına da bu defa İslami kesimler adına “hakem olma” görüntüsü, kendiliğinden bir rol üstlenme süreci baş gösteriyor. Karşıdan oluşan görüntü, bir takım sosyo-politik gelişmelerde Müslümanların yanlış anlaşılmaması adına, -kendi zihinlerinde ve etkilendikleri mahfillerde oluşan denge unsurları adına- Müslümanlar adına bir temsil yetkisini kendilerinde görerek Müslümanların kalplerinin kırılması, rencide edilmesi ve haksız ithamlara maruz kalmasını beraberinde getirebiliyor.

7) Daha önceki pratiklerinde, İslami bilinçlenme süreçlerinde üretilmiş olan sorumluluk alanlarında hem zihinsel hem de pratik yükümlülüklerini tam anlamıyla örneklendirememiş ve biriktirememiş şahsiyetler açısından baktığımızda, genellikle bu kardeşlerimizin içinden çıktığı geleneğe saygı duyan, hakkını teslim ederken eleştiren bir geleneğin mensupları olduklarını unutageldikleri ilk fark edilen unsurlar arasındadır.

8) Seküler çevrelerin söylem ve eylemlerinin merkezinde olan “Haklar ve Özgürlükler” konusunun büyüsü, alt yapı eksikliğinin hem bilgi hem de tarihi tecrübe anlamında kendilerinde var olan kardeşlerde zemin kaymalarına, anakronizmlere, safha ve tedric konusunu gözetememelerine sebebiyet verebilmektedir. Oysa bilgi, bilinç(iman) ve eylemlilik ilmek ilmek dokuyarak elde edilen kazanımların bir bileşkesidir. İslami hareketin mücadele azminin neleri kapsadığını layıkıyla kavramadan girişilecek hak ve özgürlükler mücadelesi bazen “ne Musa’ya ne İsa’a yaranamama”yı beraberinde getirebilmektedir. Ne yapmak istediğimizden önce nerede durduğumuz önemlidir. Çünkü yapacaklarımızı onun üzerine bina edeceğimiz kesindir.

9) Seküler kimlik sahiplerini İslam’la buluşturma gibi bir kaygımız var ise, buna öncelikle Müslüman kardeşlerimizin ıslahını ve kimlik inşasını önceleyerek başlamamız gerekir. Müslümanların hayatın içerisinde en doğru tarzda müdahalesi zaten, dosdoğru bir şahitliği ve sorunların dillendirilmesi ve çözümü konusunda en doğru pratiği beraberinde getirecektir. Bu bapta, kulağımızı tersten göstermek gibi bir durumun içerisine düşmemeliyiz. Bu tutum beraberinde “Müslümanların bedevilikleri var, çağın dışında yaşıyorlar, adam edilmeleri gerekir” gibi bir yaklaşıma savrulmayı da getirebilir ki bu müstağni bir tutumdur. Farkında olmadan modernist-sekülarist bir düşünüş biçimini besler, özveriyi, merhameti, fedakârlığı törpüler. İsar’ı, Aff’ı, İhsan’ı, Takva’yı, Birr’i, Kıst’ı zedeler.

Sözün Özü

Bu konularda gelişme göstermesi gerektiğine inandığımız Müslümanları, İslam’ın sorumluluklar, özgürlükler, haklar mücadelesinin içerisine çekebilmek için çaba göstermek, bizim dışımızdakilere İslam’ın ne olmadığını ispat çabasından daha önemlidir, diye düşünmekteyim. Bu düşünce öncelikli olarak atılacak adımların hesabını içerir, yoksa birilerini ötekileştirip “ne hali varsa görsün” şeklinde algılanmamalıdır. (Beni anlamayan Müslümanlar, ne halleri varsa görsünler anlayışından daha ahlaklı olduğu da kesindir.)

Halis niyetlerimizin bizleri en doğru noktalarda buluşturması dua ve temennilerimle…

YAZIYA YORUM KAT

5 Yorum