Şehidin dulu olmaz!

26.05.2009 02:40

Mustafa Özcan

Filistin’le Dayanışma Konferansı’nın Türkiye’de yapılması elbette tesadüf değildir. Konferansın Türkiye’de yapılması, Filistin ile bu topraklar arasındaki kaderinin derin ilişkisini yansıtır.

Konferansta çok önemli tanıklar ve konuklar vardı. Bu konuklardan birisi de Abdulaziz Rantisi’nin ‘dul’ eşiydi. Bilindiği gibi, Rantisi Şeyh Ahmet Yasin’in halefiydi. Ve doktorluk mesleğinin yanında hareketin doktrin yönünü yürüten teorisyenlerinden birisiydi. Merc ez Zuhur sürgünleri arasındaydı. Konuşmak için kürsüye davet edildiğinde gerçekten de çok vakur bir şekilde kürsüye çıktı. Nikaba bürünmüştü. Mısırlıların Filistinlileri niçin içeri almadıkları veya kısıtlama getirdikleri buradan da anlaşılıyor. Şöyle ki, Bayan Rantisi şayet Mısır’da ve Vakıflar Bakanlığı bünyesinde çalışıyor olsaydı Zakzuk’un zikzak kararlarına göre nikabını çıkarması gerekirdi. Yani sadece gözleri açıkta bırakan örtünme şekli Mısır Vakıflar Bakanlığı kadrolarına yasak. Vakıflar Bakanlığı tek dini bakanlık ve buna rağmen bakanlık görevlisi bayanların bu kıyafetten uzak durmaları isteniyor. Takdimci, Bayan Raşa Rantisi’yi ‘Abdulaziz Rantisi’nin dulu’ diye takdim etti ve kürsüye geldikten sonra Bayan Rantisi’nin ilk işi bu takdimi tashih etmek ve düzeltmek oldu ve insanların saçlarını diken diken eder bir biçimde şunları söyledi: “Ben Abdulaziz Rantisi’nin dul eşi değilim. Ben onun eşiyim. Zira, Kur’an-ı Kerim’in beyanıyla şehitlere ölü denilmiyor. Dolayısıyla eşim ölmediğine göre ben onun dulu değil hâlâ eşiyim...” Bu, onların yedikleri bütün darbelere rağmen ayakta olduklarını göstermektedir. Herhalde direniş dedikleri şey bu (dayanıklılık ve direnç) olsa gerek.

Konuşmacılar Filistin meselesinin mihver bir mesele olduğuna temas ettiler. Meselenin ümmet bazında çözülebileceğini söyleyen Cevad Halisi, Irak’ta yaşanılanları ve taifiyye meselesini de Filistin meselesine bağladı. Halisi herkesin katıldığı bir tahlilde bulunarak şunları söylemiştir: “Irak’ta yaşanılan acı ve kederler aslında Filistin meselesinin bir uzantısıdır. Taifiyye kavgası ve mezhep meselesine dayalı ayrılıkların nedeni de yine ümmet bağlamını zayıflatarak Filistin meselesini sahipsiz ve yardımcısız bırakmaktır. Irak’ta direnişin karalanması ve çirkinleştirilmesi girişimleri de yine aynı hedefin bir parçasıdır...” Sudan’ın yüz akı olan ve Hasan Turabi karakterinin tam zıddını temsil eden Suvaruzzeheb İsrail’in Filistin’deki iki politikasını anlattı. Bunlardan birisi Filistin halkını açlığa mahkum etmek. Mübarek Gazze olaylarının arifesinde ‘Filistin halkını açlığa mahkum etmeyeceğiz’ şeklinde taahhütler içine girmişti. Lakin daha sonra ağır basan Amerikan baskıları karşısında bu taahhütlerini unuttu ve cani ile birlikte kurbana karşı tavır aldı. Suvaruzzeheb’in ikinci önemli teşhisi ise ‘tehvid’ meselesiydi. Açlık ile Filistinlileri ‘terbiye’ ve felç etmek isteyen İsrail öbür taraftan da kendi gündemini yürütüyordu. Filistinlilere açlıkla göz açtırmayan ve onları kendi dertlerine düşüren İsrail öbür taraftan da işgal altındaki topraklarda sinsi Yahudileştirme programını uyguluyordu. Tecvi ve tehvid politikaları.

İstanbul Konferansının diğer konferanslardan farklı olduğunu söylediler. Daha önce Katar ve Lübnan’da benzerleri yapılmış. Nedenine gelecek olursak: Gazze saldırıları tarihte bir ilk olmuştur. Daha doğrusu Vietnam Savaşından beri ilk defa saldırılar canlı yayınla duyurulmuş ve ekranlara aktarılmıştır. Vietnam Savaşının kaybedilmesinin en önemli nedenlerinden birisi askeri zayiatın yanında ekranın veya basının gücüydü. O dönemde Vietnamlı çocukların çektiklerinin gazetelere aksetmesi savaşın seyrini değiştirmişti. Amerikan halkını ayağa kaldırmış ve infial meydana getirmişti. Gazze saldırılarında ise Amerikan halkı değil ama başta Türk halkı olmak üzere İslam dünyasının ayağa kalkması olmuştur. Vietnam sendromunu kaldırmak isteyen Amerikan yönetimi Irak işgalinde ise büyük bir sansür ve karartma uyguladı. Bunun için basın cımbızla seçildi ve maiyet gazeteciliği diye bir gazetecilik türü (embedded) geliştirildi ve tarihe geçti. Halbuki, El Cezire sayesinde karartma Gazze’de aşıldı ve insanlık İsrail’in yaptıklarını ve irtikap ettiklerini ekran aracılığıyla görebildi. Gazze saldırılarının bir başka gerçeği, İsrail askerinin ölüm korkusuydu. Suvaruzzeheb bunu dile getirdi ve İsrail askerlerinin Gazze’de ilerleyemeyişinin sebebinin İsrail askerlerinin ölüm korkusu olduğunun İsrailli bakanlar tarafından itiraf edildiğini hatırlattı. Zaten Ehud Olmert de Müslümanları karalamak için Yahudilerin ölüm kültürü yerine hayat kültürünü benimsediklerini ve yeğlediklerini söylemiştir ki, yazılarımdan birisinde, bu sözleriyle Ehud Olmert’in Kur’an-ı Kerim’i tasdik ettiğini kaydetmiştim. Zira, Kur’an onları hayata çok düşkün ve tutku derecesinde bağlı olarak tanımlamıştı. Hayata öyle düşkünler ki onların hayat tutkusu ahireti gölgede bırakmıştır. Halbuki, Müslümanların hayat anlayışı ise dünya hayatının geçici olduğu ve ancak ahiret hayatının gölgesini teşkil edebileceği anlayışı ve algısıdır. Gazze savaşı iki algı arasındaki savaştı. Dünyayı sevenler savaşta kaldılar. Hizbullah Temsilcisi de konuşmasında İsrail için zaferler döneminin kapandığını ve zafer döneminin Müslümanlar için başladığını söyledi. Zafer candan ve maldan geçmeyi gerektirir. Canından ve malından geçemeyenler savaşta varlık gösteremezler.

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim