Seheryusuf, kızının düğününe gelemedi

18.10.2010 00:07

Sibel Eraslan

Tutuklandığında öğretmendi. 1987’ydi. Soğuktu. Örtü yasakları vardı.

Üniversitelere giremiyorduk. Seheryusuf Bengisu; 32 yaşındaydı demir parmaklıklar arkasına atıldığında. Suçu zamanın Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e bir telgraf çekmekti... Telgrafında bir babadan söz ediyordu, öz evlatları arasında nasıl ayrım yapamayacaksa, bir cumhurbaşkanı olarak kız evlatlar, kadın vatandaşlar arasında da ayrımcılık yapmaması gerektiğini söylemişti Evren’e. Bu suç işlemek oluyordu. Bir öğretmeni hapse attıracak, ardından mesleğinden men ettirecek... Büyük bir suç. Küçük bebeği Emine Nur, o zamanlar üç yaşlarında var yok... Hapisten çıktığında annesini tanıyamamış, “Sen anne misin yoksa teyze misin” diye soruyordu, oğlu Enes’se altı yaşındaydı... Dert ve hastalık, Seheryusuf ablayı, mahpuslukta yakalamıştı. Bundan sonraki süreç, bir kadının azar azar hayattan çekilmesi, kesilip biçilmesi, hızla erimesi şeklinde aktı gitti. Onu son yolculuğuna çıkardığımızda artık Emine Nur, annesini kimseyle karıştırmayacak yaştaydı, ayın ondördüne denkti yaşı gerçi, ama annesine yeşil renkli son giysisini giydirmek ona ve ağabeyi Enes’e ne de ağır gelmişti...  

Seheryusuf Bengisu, Isparta İmam Hatip Lisesi’nden sonra, Yüksek İslâm Enstitütüsü’nü bitirmiş, Bursa’daki bir Kur’an kursunda öğretmendi. Onu 1986-1987 döneminde, yaşadığımız başörtü yasaklarından tanıyorum. Kız kardeşi sevgili Sevda Taşkın, Hukuk Fakültesi’ndeki en yakın arkadaşımdı... Yasaklar, tüm hızıyla, bir filizkıran fırtınasına dönüştüğünde, özellikle Anadolu’dan İstanbul’a okumaya, tahsil görmeye ve meslek sahibi olmaya gelmiş kız arkadaşlarımızın üzerinde derin bir kaygıya sebep oluyordu... Çünkü çoğunun yurda girmekten yemekhaneye veya hastaneye gitmeye kadar yaşadığı bir dizi yasaklar zinciri, her birimizin hayatını adeta cehenneme çevirmişti... Bindiğimiz belediye otobüsünden bile indiriliyorduk. Okulun önündeki yasak barikatını aşamayınca sinir krizi geçirerek yere yıkılan arkadaşımız Esin’i sırtlayarak hastane hastane gezdirdiğimizi tüylerim hâlâ diken diken olarak hatırlıyorum... Hastaneler bizi almıyordu. Oysa biz çocuktuk, kimimiz on yedisinde, en büyüğümüz on dokuzunda kızlardık... Hastane önünde incir ağacı diye bir türkü vardır, ağlarım her dinlediğimde, garip kaldım yüreğime dert oldu annem der... Garip kalmıştık. İşte bizim için de her yan incir ağacıydı 1987’de... İşin en kötüsü, biz bunları, üzülmesinler diye ailelerimize bile anlatamıyorduk... Seheryusuf abla da kız kardeşi Sevda ve onun gibi niceleri için kalbi sıkışan, dertlenen, bizler için bir anne gibi deli divane olan, güzel bir insandı... İtirazı vardı, tek meselesi okumak olan kızların bu şekilde itilip kakılmalarına, ötelenmelerine itirazı vardı... Adı Seher, hem de Yusuf... Onu tıpkı masaldaki gibi bir kuyuya atarcasına soktular demir parmaklıkların ardına, “Seheryusuf’u kurt yedi” dediler... Vallahi yalan, billahi yalan. Kurt kurtken yapmaz ona yapılan zulmü kimseciklere... Anayı yavrularından ayırdılar. Meleşen kuzular gibi hasta edip de önlerine geri attılar o güzel anayı... Seheryusuf eridi, eridi, Nur suresine dönüştü kalbimizde, Ahzap’ın güzel ayetlerine benzedi...

Yavrucuklarım Emine Nur ile Muhammet Bengisu’nun düğünlerine yetişemedim. Enes Bengisu bana yazdığı bir mektubunda annesinin vefatından kısa bir süre önce, meşhur “Çile bülbülüm çile” şarkısının “Allah!” nakaratına birlikte nasıl eşlik ettiklerinden sözetmişti... Yasaklar ömürlerimizi biçti. Biz 1968’den bu yana tam dört nesildir ölüyoruz. Gözlerinizin önünde. Size daha ne diyeyim ben?

Şarkının dediği gibi her şey. Ne diyeyim? “ALLAH...”

 

YENİ AKİT

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim