Şeffaf ve hesap veren bir ordu ihtiyacı

17.10.2008 06:20

Sedat Laçiner

Ordular doğaları gereği tüm dünyada terörle mücadelenin lideri olamazlar. Fakat Türkiye’de ordu terörle mücadelenin hem beyni, hem de uygulayıcısı olmuş, buna karşın tüm politikaları eleştiri ve denetimden uzak tutulmuştur

Aktütün Saldırısı’nı ne kadar tartışırsak tartışalım olaylar bir türlü aydınlığa çıkmıyor. Her resmi açıklamadan, her tartışmadan sonra karanlık noktaların sayısı arttıkça artıyor. Genelkurmay’ın açıklaması Hava Kuvvetleri’ninkiyle, Genelkurmay İkinci Başkanı’nın açıklamaları Genelkurmay’ın daha sonraki açıklamalarıyla çelişiyor. Bir de Ordu’nun sessiz kaldığı haller var.

Sadece cevap bekleyen soruları sıralamak bile bu yazının hacmini aşıyor. ABD istihbarat verdi mi, vermedi mi? Eğer verdiyse yetkililer ilk günlerde bunu kamuoyundan neden sakladılar? Saldırı Irak sınırından mı geldi, Türk topraklarından mı? Yoksa hâlâ saldırının yönünü bile bilemiyor muyuz? Saldırıdan önce MİT ve Emniyet Ordu’ya istihbarat verdi mi, vermedi mi? Eğer verdiyse istibarata rağmen bir karakolu ancak bu kadar mı savunabiliyoruz? Saldırıdan önce insansız hava araçlarının geçtiği görüntülerde teröristlerin yerleri, hareketleri apaçık belli iken teröristler neden imha edilemedi? Hava Kuvvetleri’nden yardım istendi mi, yoksa yardım isteği altı saat sonra mı geldi? Bunlar yanıt bekleyen sorulardan yalnızca birkaçı.

Sanki 2. Dünya Savaşı

Sanırsınız küçük bir karakola baskını değil de İkinci Dünya Savaşı’nı tartışıyoruz. Eğer Dağlıca ve Aktütün gibi sadece iki karakol baskınında bile bu kadar çok karanlık nokta var ise, PKK terörüyle mücadelenin neredeyse çeyrek asırlık tarihinde acaba hangi büyük sırlar gizlidir? Peki bu sırlar bir bir açığa çıkar ise bunun altında çok sayıda kurum ve kişinin yanı sıra ülkenin iç ve dış güvenliği de kalmayacak mıdır?

Görünen o ki her kapalı yapıda olduğu gibi burada da toplumun gözetimi altına girmeyen, denetlenmeyen, eleştirilmeyen ve hesap vermeyen terörle mücadele yapısında da ciddi çürümeler yaşanmaktadır: Türkiye yaklaşık yarım asırdır halının altına süpürdüğü gerçeklerle yüz yüze gelmektedir. Tıpkı sivil kurumları gibi, hatta belki de onlardan çok daha fazla  askeri kurumlarının da ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunu toplum daha yeni yeni keşfediyor. Çetelerden sonra, askeri kurumlardaki iç rekabet, çürüme, yolsuzluklar, ihmaller ve karanlık noktalarla yüzleşmeye hazır olmak zorundayız.

Dağlıca ve Aktütün daha başlangıç. Görünen o ki dudak uçuklatacak soru işaretleri ardı ardına gelmeye devam edecek. Çünkü artık halının altında ne çeteler için, ne beceriksizliklerimiz için, ne de yozlaşmalarımız için süpürecek daha fazla yer kalmadı. Halı da, ev de fena halde kokuyor.

Denetlen(e)meyen bir ordu

27 Mayıs’dan bu yana terör başta olmak üzere ulusal güvenlik konuları fiili olarak, hatta bazı hallerde yasal olarak sivil siyasetin yetkisinin dışına itilmiştir. 27 Mayısçılar bankacılıktan eğitime, sağlıktan dış politikaya kadar neredeyse tüm konulara müdahale ettiler. Ama asıl ilgilendikleri alan Ordu’nun yapılanması ve devlet sistemi içinde dokunulmaz hale getirilmesi oldu. Ordu mensuplarının maaşlarına okkalı zamlar ve onları Hükümetlere mahkûm etmeyecek OYAK tarzı mali düzenlemeler yaptılar. Zaten Menderes ve iki bakanının idam edilmiş bedenlerini gördükten sonra askerlere meydan okuyabilecek kadar ‘babayiğit sivil siyasetçi’ bulmak da artık zordu.

Siyasetçiler darbeyi unutacak gibi olduklarında önce söz ile, söz ile uslanmayanı ise kötek ile yola getirdiler. 1960’lar ve 1970’ler boyunca meydana gelen pek çok terör olayı ve karışıklığın içinde karanlık devlet memurlarının olması herhalde tesadüf değildir. 1970’li yıllarda tanınmış bir sağcı ile tanınmış bir solcuyu öldüren silahın aynı olması da tek bir merkezin olayları nasıl da orkestra ettiğini açık bir şekilde gösteriyor olmalıdır. Hükümeti baştan ayağı değiştiren 1971 Muhtırası’nı (veya darbesi) 12 Eylül Darbesi izlemiştir. 28 Şubat Post-Modern Darbesi ile birlikte askerin siyaset üzerindeki kesin belirleyiciliği sürmüştür. Darbelerin arasında muhtıralar, muhtıraların arasında ise gizli kapılar ardında ‘ikna çalışmaları’ sivilleri iyiden iyiye sindirmiştir. Böylece siviller esas görev alanlarının barajlar, otobanlar ve duble yollar yapmak, maaşları ödemek, kredi bulmak vb. olduğuna, güvenlik konularının ise ancak askerlerce ele alınabileceğine kanaat etmişlerdir. Türkiye’nin başbakan olma rekortmeni Süleyman Demirel’e neden terörü önleyemediği sorulduğunda verdiği yanıt aslında gerçek tabloyu özetlemektedir: “Asker polis ne istemiş de vermemişim”. Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere sivil yönetimler güvenlik konusundaki görevlerini askerin (ve polisin) isteklerini temin etmek olarak tanımlamışlardır. Özal gibi terör politikalarını sorgulamaya kalkanlara ise aracılar gerekli uyarılarda bulunmuş, daha da olmadı bildik yöntemler devreye girmiştir.

Sevk ve idare

Böylece hükümetler güvenliğin diğer alanlarıyla birlikte terörle mücadelede de şoför koltuğuna oturamamış, tüm sevk ve idare Ordu’nun eline geçmiştir. Oysa ordular doğaları gereği tüm dünyada terörle mücadelenin lideri olamazlar. Hatta gelişmiş ülkelerde sadece sivil kolluk güçlerine istisnai katkı sağlayan yapılar olabilirler. Fakat Türkiye’de Ordu terörle mücadelenin hem beyni, hem de uygulayıcısı olmuştur. Buna karşın tüm politikaları eleştiriden ve denetimden uzak tutulmuştur. Meclis Ordu’yu veya eylemlerini eleştirememiş, hükümetler buna cesaret edemezken, medya da Ordu ile ilişkilerini koruyabilmek için başını her zaman başka yönlere çevirmiştir. Oysa eleştirilmeyen, denetlenmeyen ve yanlışları konusunda uyarılmayan her kurum içten içe çürür. Çürümeye ek olarak yabancı unsurların bünyesine sızmasına ve yerleşmesine uygun yapılar haline gelirler. Bu tür kurumlarda çürük elmalar ve dış düşmanlar ile içeriden işbirlikleri artar. Çeteleşme de çürümenin ardından gelen bir hastalıktır. En kötüsü ise eleştirilmeyen, uyarılmayan ve hesap vermeyen kurumlar en temel yeteneklerini de kaybetmeye başlarlar. Önce körelme başlar, ardından pekçok yetenek kaybolur. İşte TSK’nın başına gelen de budur. Meclis tarafından sözde denetlenen, hükümetlerin asla karşısına almak istemediği, Sayıştay’ın siyasi iradenin cesareti kadar ve askerin lütfettiği kadar kışlaya girebildiği bir ortamda terörle mücadelenin asıl liderlik koltukları adeta boş kalmıştır. Meclis terörle mücadelenin fikri ve ahlaki liderliğine bir türlü geçemezken, hükümetler de terörle mücadeleyi sevk ve idare etmeyi asker ve polisin her istediğini yapmak sanmıştır. Böylece hataların hata olduğu bile görülememiş, hatalar yeni hataları getirmiş, mevcut yanlışlar kronikleşirken sorunlar içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Buna rağmen yine de hatalar görülememiş, ya da hatalar yasalar, anayasa, diğer devletler, iç ve dış hainler gibi söylemler ile perdelenmeye çalışılmıştır. Hataların üzerine gitmek yerine yasalar daha da sertleştirilmiş, güvenlik güçlerinin bütçeleri ve yetkileri daha da arttırılmış ve böylece mevcut gariplikler perdelenmiştir.

PKK’ya karşı 24 yıl

Gelinen noktada bir Türk vatandaşı Afganistan’da veya Irak’ta Amerikan askerlerinin neler yaptığını kendi askerlerinin Güneydoğu’da neler yaptığından çok daha kolay bir şekilde izleyebilmektedir. Hâlâ Aktütün Baskını’nda dakika dakika nelerin yaşandığını öğrenebilmiş değiliz. Bir baskın olduğunda Ordu içindeki iletişim mekanizmasını dahi anlayabilmiş değiliz. Sistemin çok hantal olduğunu, terörist saldırılar karşısında yavaş kaldığını, iletişim ve istihbarat problemleri yaşadığını anlıyoruz. Fakat karşımızda bu eleştirilere önem veren bir yapı da görülmüyor. Bunun yerine eleştirenleri hain ilan eden bir alınganlık var. Çünkü güvenlik güçleri bugüne kadar böyle eleştirilere alıştırılmamışlar. Ne yapılırsa yapılsın yen içinde kalmasına özen göstermişler. İster başarılı olunsun, isterse başarısız her şart altında başarılı olunduğu düşünülmüş.

PKK terörüyle mücadelenin 24 yılını şöyle bir hatırlayacak olursak hangi yılında güvenlik güçlerinin mücadelede yetersiz kaldıklarını itiraf ettiklerini ve ciddi bir hesaplaşma içine girdiklerini gördük. Aksine her safhada ne kadar çok başarılı olunduğu tekrarlandı duruldu. Oysa PKK teröründe İspanya’nın yaklaşık 20, İngiltere’nin ise yaklaşık 40 misli insan ölmüştür. Yaralananlar, sorgudan geçirilen yüzbinlerce insan, dağılan hayatlar, çeyrek asır boyunca olağanüstü bir halde yaşamak zorunda bırakılan milyonlar ve ulusal ekonominin kaybettiği 1 trilyon dolarlık kayıp da eklendiğinde ortada ciddi bir başarı olmadığı anlaşılacaktır. Fakat meseleyi sadece terörist kovalamak olarak aldığınız zaman başarınızı sadece öldürdüğünüz ve yaraladığınız terörist sayısı ile ölçersiniz. ‘Ne kadar insan öldürdük, o kadar başarılıyız’ anlayışı yerleşir.

Sizin kayıplarınız ise başarısızlığınızın göstergesi değil, yeni yeni teröristler öldürmek için güçlü gerekçeler oluverir.

Artık zaman kalmadı. Halının altında yer kalmadı. Toplum kendi kaderine el koymak zorunda. Terörle mücadelede Meclis ve Hükümet sorumluluklarını kolluk güçlerine ve Ordu’ya atmamak zorunda. Aksi taktirde çeteler ülkenin dört bir yanını sarmaya devam edecek, terörle mücadele her seferinde yeni teröristler üretecek, bazıları terörist peşinde terörle mücadele ettiğini sanırken ülke yangın yeri olmaya devam edecek ve en kötüsü kolluk güçleri ve Ordu yeteneklerini kaybederek ülkenin iç ve dış güvenliğini koruyamayacak hale gelecektir.

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim