1. YAZARLAR

  2. Süleyman Seyfi Öğün

  3. Seçilmişlik ve seçkinlik
Süleyman Seyfi Öğün

Süleyman Seyfi Öğün

Yazarın Tüm Yazıları >

Seçilmişlik ve seçkinlik

A+A-

Kaynağı ne olursa olsun, kadim dünyanın bilgelikleri insanal varoluşu temellendirirken günlük hayat gerilimlerine karşı bir mesafe koymayı esas alır. Günlük hayatın bizi basitleştiren bir tarafı olduğu aşikârdır. Bilgelik, bu durumda ister istemez bir seçkinleşme yönelişidir.

Gelin görün ki, seçkincilik modern demokratik paradigmayla uyuşumsuzdur. Genellikle hoş karşılanmaz ve bizi kolaylıkla faşizm ile buluşturacağından endişe edilir. Oysa sorun bizatihi seçkincilikten değil, onun seçilmişlik iddialarıyla birlikte savunulmasından kaynaklanıyor. Şimdi buna bir bakalım: Seçilmişlik düşüncesinin tarihsel örüntüsünün aristokratik yapılarla ilişkili olduğu aşikârdır. Aristokratlar, seçilmiş ailelerin mensubu olmakla övünürler ve eşitsizliğe dayalı tasarruflarını seçilmişlik değeri üzerinden meşrulaştırırlardı. Modernleşme tarihinin içinde ortaya çıkan demokratikleşme eğilimleri, bu meşruluk kaynaklarını kuruttu. Doğrusu fena da yapmadı. Kendi nam ve hesabıma, modernleşmenin saygıdeğer olduğu en önemli odağın, hak edilmişliği tartışmalı olan bu seçilmişliğe karşı geliştirdiği demokratik çıkışı olduğunu düşünüyorum. Aslında bu, burjuva entelektüellerinin modernleşme yorumudur. Bu yorumun bir yere kadar etkili olduğu ve bu etkilerin hiç değilse zihin dünyamızda kalıcı olduğu su götürmez bir gerçektir. Ama ne yapalım ki; hayat kitaba sığmıyor. Burjuva yorum, modern hayatın gidişatını sonuna kadar belirleyebilmiş değildir. Modernlik, kapitalist ilişkilerin belirlediği bir yapılanmaya doğru evrilmiştir. Bu yapılanma, eşitsiz bir yapılanmadır ve burjuva entelektüellerinin beklentilerinin hilafına, seçilmişlik düşüncesini, muhtelif ideolojilerin tornalarından geçirerek ihya etmiştir. Seçkinleşmeyi, bilgelik tarihinden koparan, kitleselleştiren ve günlük hayata eklemleyen, nihayet çığırından çıkaran da budur.

Seçilmişlik düşüncesi iki şekilde tezahür edebilir. İlki, bu düşüncenin yoğun bir şekilde kişiselleştirilmesidir. Weber'in karizmatik otorite olarak adlandırdığı bir otorite yapılanmasının, buna iyi bir örnek teşkil ettiği söylenebilir. Modernlik, karizmatik otorite yapılanmasını tasfiye etmek bir yana; pekiştirmiş; yine Weber'in diliyle söyleyelim "rutinleştirmiştir". Bunun altında "seçilmiş kişinin iradesinde eriyerek onun seçilmişliğinden pay almak" yatar. Bir diğer seçilmişlik ise doğrudan seçilmiş olduğuna inanılan bir topluluğa mensubiyetin sağladığı bir seçkinlik duygusuyla bağlantılıdır. Bu kültürel şekillenmeyi ise Durkheim, çok berrak bir şekilde okumuş; "topluluk üzerinden tapınma" olarak değerlendirmiştir.

Hiç kuşkusuz, seçilmişlik düşüncesi, modernliğin kendi başına geliştirdiği bir buluş değil. Bunun kültürel kodları, kadim dünyanın hakim kültürel kodlarından, özellikle de dinî doktrinlerinden besleniyor. Kanaatimizce, semavî din anlayışı, esasta bütün bir beşeriyeti içine almayı hedeflediği için, seçilmişlik düşüncesinin geriletilmesine adanan bir doğrultu taşır. Ama semavî dinlerin doktriner anlamda tarihselleşmesi esnasında savrulabiliyor ve çok önemli sapmalara uğrayabiliyor. Bu, öncelikle nübüvvetin algılanmasında ve yorumlanmasında ortaya çıkabiliyor. Çünkü nübüvvet kültüründe "seçilmişlik" bir bakıma kaçınılmazdır. Yaratıcı, peygamberini seçiyor. Dolayısıyla kendiliğinden bir seçilmişlik, üstelik İlahî güç tarafından seçilmişlik söz konusudur. Sapma, bu seçilmişlik durumunu topluluğun nasıl değerlendireceği ve bu doğrultuda nasıl bir doktrin inşa edeceği ile ilişkilidir. Mesela İsa Peygamber, Hıristiyan doktrin tarafından beşeri bir varlık olmaktan çıkarılıp beşer-üstü bir varlık, hatta bizzat Tanrı'nın kendisi olarak doktrinleştirilmiştir. Bir bakıma, İsa Peygamber'in seçilmişliği, insan-üstülüğü; nihayet tanrısallaştırılmasıyla nihayetlenen bir doktrine dönüşmüştür. Hıristiyan topluluğun seçilmiş bir topluluk olarak tanımlanması olgusu ise çok daha geç zamanların, özellikle de modern dünyada Batı-merkezciliğin pekiştirilmesi sırasında tezahür ediyor. Yahudilikte ise, "seçilmiş topluluk olma doktrini" daha baskın ve içkin bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu doktrinin, Yahudi topluluğunun yurtsuzlaşmasına dayanan mukadderatının bir fonksiyonu olduğu aşikâr. İslamî nübüvvet doktrinine gelince; onun bu konuda çok özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Hz. Muhammed'in, tebliğini beşerî bir odakta tutması ve ölümlülüğünü yani beşerîliğini ısrarla vurgulaması son derecede dikkat çekicidir. Öte yandan putlaştırmaya karşı çıkışı, kendisinden sonraki zamanlara matuf olan açık bir uyarıdır. Elbette ki, İslamî kültür tarihi içinde çok sayıda sapma ortaya çıkmıştır. Ama semavî ilahiyatın orijinal doğrultusuna en sadık olan dinin yine de İslamiyet olduğu çok sarihtir.

Lümpenleşmenin doğuşu...

Modern dünyada seçilmiş üzerinden seçkinlik iddiası geliştirmek, semavî inanış ve kültür tarihinden sarkan sorunlu, ama o ölçüde de kemikleşmiş doktrinlerin yeniden-üretimiyle ilişkili. Seçilmişlik üzerinden seçkinlik geliştirme iddialarının, modern dünyanın maddî donanımlarından aldığı desteklerle ileri sürülmesi, yol açtığı tahribatlar düşünüldüğünde ayrıca ele alınmayı gerektiriyor.

Modern dünya, kesif bir üretkenlik iddiası üzerinden zuhur etti; ama kendi diyalektiği içinde alabildiğine "lümpenleşen" bir evrimle gösterdi. Bu diyalektik, seçilmişliği, lümpenleşmenin bir fonksiyonu haline getiriyor. Seçilmişlikten seçkincilik elde etmek büyük bir yanılsamayla beraber hatırı sayılır bir çekim alanı doğurmuştur. Bir kere seçkin olmayı sui generis bir hale getirmiş; basitleştirerek, ister burjuva entelektüalizminin kutsadığı ve bireyselliği esas alan "self-made man" üzerinden olsun, ister sosyalist ideolojinin erdemlileştirdiği ve sınıfsal-toplumsal temellerden merkeze aldığı "proletarya" üzerinden olsun, emeğin tarihinden tecrit etmiştir. Kapitalist hayat tarzının lümpenleştirdiği kitleler -W.Reich'ın "küçük adamları"- bu tarz bir yanılsamanın yaygınlaşmasıyla bireysel olarak yaşadıkları başarısızlık duygularını telafi edecekleri zemin ve fırsatları elde ediyorlar. Modern dünyada aidiyet bağının sorunlu dünyasıdır bu.

Modern dünyada seçkinlik düşüncesinin alabildiğine örselendiği aşikârdır. Ama geç-kapitalizmin buna çok daha ileri bir boyut kazandırdığı söylenebilir. Geç-kapitalizm, her ne kadar yeni iktisadî akıl şampiyonluğu üzerinden bir etkinlik ve üretkenlik artışı söylemiyle ortaya çıksa da, aslında lümpenleşmeyi sürdürmekle kalmadı; radikalleştirdi de. Bu radikallik farkı, lümpenliğin meşrulaştırımı ile ilişkilidir. Modernlik lümpenliği derinleştirse de onunla ideolojik anlamda her zaman sorunluydu. Oysa yeni dinamikler, lümpenliği vicdanî-kültürel bir sıkıntı olmaktan çıkarıp hâkim yaşayış tarzı haline getirdi. Bu dünyada, hak edişler her zaman olduğundan daha sorunlu; "ele geçiriş" ile "hak ediş" arasındaki bağlar kopuktur. Müktesebatların anlatısı ya yok ya da alabildiğine bulanık ve duygu sömürülerine açık fantastik kurgu-anlatılar olarak ortaya çıkıyor. Lümpenliğin meşrulaştırımının sağlanması aslında seçilmişlik duygusunun, dolayısıyla seçkinliğin demokratizasyonunu da beraberinde getiriyor. Elit teorisi kadar eskimiş bir sosyal teori örneği bulmak neredeyse imkânsızdır. Seçilmişlik bizatihi bir olgudur artık. Yeni ontolojiler bu koşulsuz öz algı üzerine inşa oluyor. Artık insan teklerinin kendilerini seçilmişler olarak algılamasının önünde hiçbir kayıt ya da engel yok. Herkes kendi seçilmişliğini, dolayısıyla seçkinliğini tartışma kaldırmaz derecede hissediyor ve ilişkisel dünyasında bu durumun onanmasını istiyor. Hayatın kırılgan, alıngan ve kaprisli oyunlara açılması ve bu oyunların günlük hayattan politikaya kadar bütün bir hayata sirayet etmesi de bu yüzden.

Seçilmişlik, ötekinin elenmişliği olabilir mi?

Seçilmişliğe ya da seçkinliğe dayalı öz-algılamaların demokratize olduğu ve yedeksizleştiği bir dünyada ortaya sıfır toplamlı tabloların çıkması kaçınılmazdır. Seçilmişlik, ötekilerin elenmişliği üzerine kurulabilir ancak. Dolayısıyla rekabet kaçınılmazdır. İyi ama, herkes seçkin ya da seçilmiş ise kimdir bunun dışında kalan? Seçilmişlik, demokratikleştiği yerde, her zaman olduğundan daha fazla ve daha sık ispat isteyen bir durum haline gelecektir. Bu da seçkinleşmeyi bir yatırım-tecrübe ilişkisi olmaktan çıkarıyor, doğrudan tecrübeye, hatta tecrübeden de öte; tecrübenin içindeki izlenimlere odaklayan yeni bir tür eyleme kültürüyle eşlendiriyor. Tecrübeler artık neredeyse izlenimlerden ibarettir. Ya da izlenim, tecrübenin kendisidir. Bu durum ontolojik; daha doğrusu psiko-dinamiklerle işleyen ontik bir boyut kazanmıştır. Var olmak seçilmişliğin günlük hayat içindeki terletici deneyimlerle -bir tür Yeni-Taylorizm- ispatından ibarettir. Bryan Turner'ın bireyselleşme (individualism) ile bireysileşme (individuation) arasındaki dönüşümü de, seçilmişliğin işbu psiko-dinamiği üzerinden okumak gerekir. Görülüyor ki, rekabetçilik de dönüşmüştür. Modernliğin balayı zamanlarında olduğu gibi vasıf elde etmelere ve incelmelere dayalı bir rekabetçilik değildir artık geçerli olan. Tam tersine, hoyratlaşmalara ve kabalaşmalara dayalı, keskinliği nispetinde etkinleşen, nokta atış güden bir rekabetçiliktir. Yüzey ve görüntü fetişizmi, olumsallığın kutlanması ve farklılığın tutku mertebesine taşınması rekabetçi kültürün keskinleşmesini ifade ediyor. Seçilmişliğin demokratikleştirilmesi, sözüm ona barışçıl tarafının modanın takibinde somutlaştığı üzere, yaygın bir tüketim ağı içinde yaşanıyor. "Geride kalmamak" bir zamanlar sadece avangard-entelektüel meseleyken, bugün herkesin meselesi haline gelmiştir. İçinin çoğu kez ne ile doldurulduğu belli olmayan, ama olması da beklenmeyen "değişim" hezeyanı da bu terletici kültürün jeneratörüdür. Bugün, "elitlerin dolaşımı" ise Baudrillard'ın ifadesiyle hiper-marketlerde bedenlerin serbest salınımından ibarettir.

Öte yandan gerek karizmatik otorite gerekse cemaat bağları üzerinden yaşanan seçilmişlik duygusu da dönüşüyor. Eskiden olduğu gibi bu iki sosyolojik kavram, Hobbesçu anlamda bireylerin bir üst iradede eridiği, seçilmişlik tecrübesinde hiyerarşinin korunduğu ve dolaylı olarak yaşandığı bir ilişkiler ağını ifade etmiyor. Bunların birer otorite örüntüsü olduğundan bile kuşkuluyum artık. Bunlar daha ziyade bir "referans çevresi" ya da bir "rol modeli". Seçilmiş olduğuna inanılan karizmatik önderlerle kurulan bağlar zaten her zaman dolaylıdır ve ilişkiselliği sorunludur. Weber, bu kavramı, Alman inanç-kültür tarihinin diplerinden çekip çıkardı. Karizma kavramı artık günlük hayatın en alelade terimlerinden birisi ve herkese yakıştırılabilir bir içerik kazandı. Herkesin karizmatik olduğu bir dünyada karizma bir otorite tipi değil; olsa olsa bir rol modeli ve o model üzerinden sağlanan bir izlenimler (izle ve izlet) kümesidir.

Öte yandan geç-modern dünyanın savrulmaları ve aleniyeti baskın hale getiren yapısı içinde cemaat hayatı da eskisi kadarıyla bile olsa kararlılıkla sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. (Zaten B.Anderson'ın dediği gibi cemaatler çoğu kez hayalî kurgulardır). Artık, tayin edici olan, bireyin günlük hayatı ve oradaki karşılaşmalarıdır. Cemaat kavramının dillere pelesenk olması realitede cemaat hayatının yoğunlaştığını göstermiyor. Tam tersine, cemaat hayatlarının giderek mevzii bir hale geldiğini ve sönmekte olduğunu düşünüyorum. Cemaat kavramının sosyolojik mahiyeti hiç bu denli aşınmamıştı. Yükselen ise cemaatçiliktir. Başka bir ifadeyle tırmanan, cemaatlere referans vererek yaşamak ve onu izlenimler küresine ya da bireysileşmelere aktarma kültürüdür. Geç-kapitalist kültür dünyalarının strateji ve taktikleri, seçilmişliğin zaferine odaklanmış durumda. Seçilmişliğinden emin yaşayan bireysilerin davaları, yıldırıyı merkezine almakla kalmıyor, kronikleştiriyor da. Önemli olan, bir gerilimin aşılması değil; tam tersine bir gerilimi sonuna kadar sürdürmektir. Gerilimlerin sona ermesi en büyük felaket olacaktır. Böyle bir dünyada efendi-köle diyalektiği de dönüşüyor. Herkesin efendi olduğu bir dünyada aslında rijitlik kazanmış karşılıklı bağımlılıklar ağı ortaya çıkıyor. Bu da lümpenleşmenin bir başka yüzü ya da "tunç kanunu".

İşbu zamanlarda, "putları yıkmaya" adanan büyük tebliğ, aktif ve pasiflerinin, özne ve nesnelerinin incelikli bir şekilde hesap edilmesi gereken en önemli zihinsel bakiye olarak tezahür ediyor. Geç-kapitalizmin psiko-dinamiklerini ilkesel olarak tartışmak, aldığımız seçilmişliğe dayalı izlenimleri ve başkalarına izlettiklerimizi eş anlı tartışmaktır.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT