1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Satyagraha; Hind ’Gandhi’si, TC tipi Gandi, vs..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Satyagraha; Hind ’Gandhi’si, TC tipi Gandi, vs..

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Gandhi  bugünlerde bizim ülkemiz gündemine de bir zayıf ilgi dolayısiyle oturdu..

Bir anda ortaya çıkarılan rezil bir gelişmeyle CHP’nin liderliğinde meydana gelen boşalmayı takiben,  sözkonusu siyasî partinin kurultayında, beklenmiyen bir anda ve hazırlıksız olarak yeni lider seçilen K. Kılıçdaroğlu’nun kemalist- laik medya tarafından yıkanıp yağlanabilmesi ve topluma yeni bir çehre olarak sunulabilmesi için, Gandhi’ye benzetilmesiyle, Hind istiklal hareketinin ilginç ismi Mohandas Gandhi yeniden gündeme geldi.

Tip olarak, zorlama bir benzerlikle o iki kişi arasında azçok bir bağ kurulabilse bile, düşünce ve yaşayış dünyası ve bağlandığı inanç sistemi olarak, ikisi arasında ne gibi bir benzerlik vardır?

Bunun anlaşılabilmesi için, geliniz, -son zamanların moda deyimiyle- ’çakma’ olanı değil, gerçek Gandhi’yi tanımaya ve hele de verilen çetin itiqadî ve ideolojik  mücadeleler ve gözetilen bağlı kalınması için ne ağır bedeller ödenen ahlakî değerler açısından, bu iki sima arasında bir bağ var mıdır, anlamaya çalışalım.. (Bunu hususta, hemen belirtelim ki, ’çakma Gandi’,  yerine geçtiği eski liderinin açıkça reddetmediği ve amma istifa etmek zorunda kaldığı ahlâksız ilişkiler iddiası üzerine en küçük bir itiraz dile getirmemiş ve sonra da sadece cismanî bir benzerlik dolayısiyle kendisine yakıştırılan / yapıştırılnan Gandi isimlendirmesini memnuniyetle kabullenmiştir.)

*

Sahi, kimdir bu Gandhi?

Bunu anlamak için, bu ilginç şahsiyetin uzun ve çetin mücadelelerine kısaca gözatmaya çalışalım.

Mohandas Gandhi, Hindistan’da, müslümanların yoğunluklu olarak yaşadığı Gucerat eyaletinde 1869 yılında doğmuştur.. Babası Karamchand Gandhi, İngiliz Kralığı’na bağlı bir vassal konumundaki bir Raca, bir mahallî hind kralı tarafından yönetilen bu küçük eyaletin başbakanı idi..

Genç Mohandas, ingilizlerin hâkimiyetini anlamaya çalışırken, babasından kendi durumlarını sorar: ’Baba, sizin reisinizin, yani eyalet hükümdarının İngiliz idaresi karşısındaki hükmü ve kudreti nedir?’

Baba durumu açık yüreklilikle anlatır: ’Bölgedeki İngiliz Valisi Kralice Viktoria tarafından tayin edilmiştir ve bizim Raca’dan yüksektir. Bu, her eyalette de böyledir.. Bütün Raca’lar, Hind Prensleri ingilizlere vergi vermek zorundadırlar.’

Genç Mohandas, sonra bir ingilizce öğretmenine sorar benzer bir soruyu: ’Size göre,  İngiliz idaresi memleketimiz için kötü bir şey değil midir?’

Öğretmen karşılık verir: ’Elbette iyi tarafı da var, çocuğum.. Okullar, üniversiteler, yollar, sivil hizmetler, demiryolları.. Ayrıca Prenslar arasındaki iktidar kavgaları da sona ermiştir..’

-Bunların bedeli, ağır vergiler ödemek ve onların her dediğini yapmak, öyle mi?..’

-Size ders vermek için, benim maaşımı ingilizler veriyor.. Onlardan maaş aldığım müddetçe, bu kudretli hükümdar aleyhinde konuşamam..’

*

İlk kez et yemesi, tahammül edilmez bir işkence gibi gelir..

Mohandas’ın bazı öğretmenleri ve arkadaşları, ingilizlerin güçlü, hindlilerin zayıf olmasını, hinduların et yememesine bağlıyorlar ve nihayet birgün, Mohandas da ilk kez et yiyor, büyük zorlukla.. İlk lokma, ağzında büyüyor, yutmakta zorlanıyor, tuhaf bir koku ve iğrendiği bir tad alıyor, midesi bulanıyor..

Ve bunu bir süre tekrarlıyor, ama, etle bünye gelişse bile, beynin gelişmesinin bir yanılma olduğunu düşünmeye başlıyor ve işlediği suçu anne-babasına itiraf ile bu günahları bir daha işlemiyeceğine söz veriyor.. Ve bu sözünü, ömrünün sonuna kadar da yerine getiriyor..

Ve nihayet, genç Mohandas, hukuk eğitimi almak üzere Londra’ya gönderilecektir.. Annesi buna karşı çıkar, ama, sonunda, ’bir daha et yemiyeceğine, şarab içmeyeceğine ve evliliğine sadık kalacağı’na dair söz vererek, 1887 Eylûlü’nde yola revan olur..

Gemide giderken, ’ingilizleşme’nin ne kadar güç bir iş olduğunu, daha ilk günün sabahı anlar. Çünkü, sabah kahvaltısında getirilen her şeyde, Gandhi’nin artık yememeye söz verdiği et ve mamûlleri vardır..

İngiltere’de gümrükten geçerken de, bu ’koyu esmer hindli’nin zoraki giydiği anlaşılan takım elbiselerin üzerinden adetâ döküldüğü görülüyor  ve gümrük memurları, onu ve benzerlerini, ’sömürgelerinden gelmiş zavallılar’ olarak, büyüklenerek süzüyorlardı..

Geniş, pamuklu, bol elbiselere alışmış bir hindli için, kolalı gömlekli, kravatlı, takım elbiseli giyimler ve elle yemek yemeye alışmış birisi için çatal-kaşık ve bıçaklı yemek kuralları; büyük bir felaket gibi ağır geliyor.. Aynı şekilde, et yemiyen bir kimse için, hemen her yiyecekte et  ve mamûllerinin bulunması da..

Ahdini bozmadan yemek yiyebileceği yer bulmakta zorlanır Londra’da, Gandhi.. Garb davranış ve âdetlerini öğrenmek zorunda kalışı da bir ayrı derttir..

Londra’da vejeteryenlerle irtibat kurarak, etsiz yemek problemini geniş çapta halleder..

Kiraladığı tek odalı mekanda, bir taraftan hind din ve kültürlerinin temel kitablarından sayılan Gita’yı okur, bir taraftan da İncil ve Kur’an’ı.. Çünkü, Hindistan’da, İncil’e ve daha yoğunluklu olarak Kur’an’a bağlı insanlarla da birlikte yaşıyorlardı..

1891 yılı yazında ülkesine bir avukat olarak döndü.. Ama, bir noktada kesin kararlıydı.. Mal-mülk sahiblerinin avukatlığını yapmıyacak, ingilizlerden geri kalmayan bir kibirlilikle halka zulmeden, ingilizleri taklid eden zenginlere hizmet etmiyecekti.. Ama, fakir kimselere hizmet derken, kendi geçimini temin etmekte de zorlanıyordu..

O sırada  ’Dada Abdullah ve Ortakları’  isimli şirketten bir mektub aldı, Gandhi.. Şirket, Bombay’lı müslümanların idi ve Güney Afrika’daki işleri için bir hukukçu arıyorlardı..

Gandhi o şirkette çalışmak üzere bir ingiliz sömürgesi olan Güney Afrika’ya gitmeyi kabul etti.. Orada, şirketin etkili isimlerinden Şeyh Şit Abdullah’la tanıştı ve onlarla kısa sürede ünsiyet sağladı. Bir hindu olmasına rağmen, Gandhi’nin, Kur’an üzerinde epeyce bilgi sahibi olması da onları memnun etmişti..

*

İngiliz yargıcın, ’sarığını çıkar!’ ihtarına karşı direniş..

Birgün, şirketin mahkemedeki bir duruşmasına katılır Gandhi,  başında ’hindu sarığı’ ..

İngiliz yargıç, ’sarığınızı çıkarın..’ diye sert bir ihtar çeker..

Gandhi, ’Hayır, der; ’sarığımı çıkarmak için bir gereklilik görmüyorum ve çıkarmıyacağım..’

Yargıç, ’Çıkaracaksınız!’ diye gürleyince.. Gandhi salonu terkeder..

Daha sonra, Şeyh Abdullah’la durumu görüşür ve ’Belki de ben sarığımı bir yana bırakıp, şu ingiliz kıyafetinimin üstüne bir şapka geçirsem daha iyi olacak..’ der..

Şeyh Abdullah, ’Hayır, hayır!..’ der.. ’Öyle yaparsanız, sarık sarmakta ısrar eden biz müslümanların cesaretini kırmış olursunuz.. Ayrıca, bir ingiliz şapkası, sizin şahsiyetinize de yakışmaz,  haysiyetinizi kırar.. Tıpkı garsonlara dönersiniz..’

Gandhi,  direnmeye karar verir.. Ve Durban gazetesinde yargıcın tutumunu, haksızlığını eleştiren yazılar yazar..

Gandhi daha sonra Pretoria şehrine gider.. Şeyh Abdullah ona, tren yolculuğu için, birinci sınıf bilet almıştır.. Ama, bir ’beyaz’ gelir, ’bir ’sammi’, bir ’coolie’ (hamal) ile aynı kompartımanda gidemem’ diye; ilgili memurdan, onu kendilerine ayrılan bölüme göndermesini ister..

Gandhi, bunun haksızlık ve hakaret olduğunu söyler ve gitmemekte direnir..

Bunun üzerine, memur onun çantasını aldığı gibi, Gandhi’yi aşağı indirir ve soğuk bir gece, bir dağ yöresindeki bir istasyonun bekleme salonunda yapayalnız sabahlar..

Ama, sabah olunca, her tarafa telgraflarla itirazlarını bildirir ve bunların etkisi görülür; Gandhi’nin, gideceği yere emniyet içinde gitmesi sağlanır..

Gandhi, İngiltere’de nâzik, kibar olan bu ingilizlerin, Güney Afrika’da nasıl böyle gaddar olabildiklerini anlamakta zorlanır..

Gandhi benzer ayırımcı ve aşağılayıcı muamelelere birçok kez daha rastlar ve itiraz etmekte daha bir kararlı hale gelir..

Ama, Gandhi daha bir çetinleşir.. Ve nihayet bir gün, bir ingiliz memur, Gandhi’nin itirazları karşısında, ’Biz ömrümüzde şikayet ve  isyan eden bir Hindli görmemiştik..’ der..

Onca itirazcılığına ve mücadelelerine rağmen,  Gandhi, bir başka tren yolculuğu için, bilet almak isterken, biletçi, ’Size birinci sınıf için bilet veririm, ama, sizi oradan çıkarırlarsa, itiraz etmiyeceğinize dair bir taahhüdname yazmanız şartıyle..’ demek zorunda kalır..

Bu arada, Gandhi’nin kiralık ev bulmasına yardımcı olan avukat Mr. Baker, dindar birisi olduğundan, dinî toplantılara Gandhi’yi de götürür.. Mohandas, onlara, ’Sizin âyin ve dualarınıza ben de katılabilirim, ama, ben bir hindu olarak dünyaya geldim.. O halde, başka bir dinle ilgilenmeden önce, kendi dinimi çok daha derinden araştırmam gerekir’ der ve ayrıca, İncil ve Kur’an okumayı da sürdürür..

Gandhi, Güney Afrika’da yoğunluklu olarak bulunan Hindistan’lıların seçkinlerini zaman zaman toplantılara çağırır ve bu toplantılar bir müslüman hindlinin evinde yapılır..

Bu arada, vatandaşlarının sağlık şartlarını nasıl düzeltmeleri gerektiği üzerinde kafa yorar ve, ’Bu işin nasıl yapıldığını Garblılardan öğrenmeliyiz.. Onlar yalnızca vücudlarını temiz tutmakla kalmazlar, pislikleri, kirleri koku ve hastalığa mani olacak şekilde ortadan kaldırmayı biliyorlar.. Halbuki benim buradaki hindliler arasında gördüğüm manzara dehşet vericidir..’ der..

*

’Pasif mukavemet’ veya ’satyagraha’ ruhu şekillenirken..

Artık, Pretoria’da, , hindulara mahsus sarığı ve üzerinde redingotuyla, bu ufak-tefek adamı,  Gandhi’yi tanımayan yok gibidir.. Ama, gündüzleri.. Çünkü, hindlilerin geceleri sokağa çıkıp gezmeleri yasaktır.. Dahası, yörenin etkili şahsiyetlerinin evinin önünden de geçemez, hindliler.. Zenciler ise, zaten hiçbir şekilde geçemezler.. Gandhi birgün, bir dostuyla, hindlilerin geçmesi yasak bir yerden, bir ’beyaz’ dostuyla birlikte geçerken, polisin yumruk darbeleri arasında kendisini yerde, toz-toprak içinde bulur.. Ama, Gandhi bu saldırıdan özel olarak şikayetçi olmayıp, ’vatandaşlarımın çektiği eziyetlerden ben de payıma düşeni almalıyım.. O zavallı polisin bir kabahati yok.. Onun vazifesi, bu budalaca zulüm düzenini yürütmek..’ der..

*

O sırada, Güney Afrika’da, hindlilerin oy hakkının ellerinden alınacağına dair bir layiha kanunlaşmak üzeredir..  Gandhi buna karşı gerekli hukukî ve sosyo-politik mücadelenin verilmesi gerektiğini düşünür ve yola koyulur.. Şeyh Abdullah öncülüğündeki Müslüman hindliler, bu mücadelenin malî kaynağını sağlarlar.. Gandhi, hindu, müslüman, hristiyan ve zerdüşt bütün hindlileri kendi etrafında birleştirmiş ve bir siyasî güç odağı oluşturmuştur, artık..

’Beyaz ırkçılar’ da boş durmazlar elbette.. Onlar da zencileri zâten tamamiyle yok sayarken, öteki renklilerin, (hindlilerin ve diğerlerinin) beyaz insanlarla aynı seviyede, eşit oy hakkı sahibi olmasının kabul edilemezliğine dair ateşli nutuklar irad ederler..

Ve nihayet, Yüksek Mahkeme kararını verir: ’Kanunda beyaz ve renkli adam diye bir ayırım yoktur!

Gandhi bir zafer daha kazanmıştır. Ama, bu durum onda, ingilizlere düşmanlık değil, hayranlık sebebi olarak tezahür eder.. Çünkü hayranı olduğu  anglo-sakson hukuku, işte bu idi..

Gandhi, artık, giyim bakımından mahkemenin kurallarına uymak gerektiğini düşünüp, duruşmalara başındaki hindu sarığını çıkararak girecektir..

Şeyh Abdullah, Gandhi’nin kazandığı zaferi hararetle tebrik eder, ama, sarığını çıkarmasına kızgındır.. Gandhi ise, ’mahkeme, kendi kurallarına uyulmasını  istemekte haklıdır, artık enerjimizi başka kanallarda harcamalıyız..’ der..  Ve ilave eder: ’Biz hindlilerin bu memlekette neler çektiğimizden ingiliz halkı habersizdir. Bu durumu onlara bildirmemiz gerekir.. İngiliz halkının çoğu şerefli insanlardır..

*

Onbinlerce hindli, Güney Afrika’da boğazı tokluğuna çalıştırılıyorlardı.. Yanında çalıştıkları patronlarla yaptıkları iş kontratına göre, en az 5 sene , patronun emrinde çalışmaya mecburdular.. Eğer, 5 sene dolmadan , efendilerinden ayrılacak olurlarsa, hapis cezası bekliyordu onları.. Dahası, Natal bölgesi eyalet hükûmeti, 5 seneyi dolduran hindlilerin de serbest işçi olarak çalışmak istemeleri halinde, altından kalkamıyacakları derecede ağır vergiler getirilmesine dair bir kanun teklifi hazırlamıştı.. Hindli her kontratlı işçinin yıllık geliri, 29 dolar idi.. Serbest işçi durumuna gelen her hindli ise, yılda 15 dolar vergi verecekti.. Bu teklif, hindliler arasında derin bir dehşet ve nefret duygusu uyandırmıştı.. Gandhi, durumun korkunç bir zulüm olduğunu anlatan ve ’Yeşil Broşür’ adını verdiği bir broşürden onbinlerce bastırdı ve bunu Londra’daki gazetelere de gönderdi.. Artık konu, Güney Afrika hududlarını aşmış, Britanya adalarına ve oradan da Hindistan’a kadar, dalga dalga yayılmıştı.. Ve Hindistan’da da istiklal/ bağımsızlık fikirleri gelişmeye başlamıştı.. Gandhi, Hindistan’a da üç yıl aradan sonra dönmüş ve kuzeydeki (Mumbai) / Bombay’dan güney’deki Madras’a kadar her tarafta mekik dokuyarak, bir bombanın fitilini ateşlemekteydi..

Bu arada Gandhi’nin yakın arkadaşlarından J. K. Gokhale de, Gandhi’yi desteklerken, ona, ’Dostum, ingilizlerin hakkaniyet hislerine güvenebiliriz.. Hindistan’ın özgürlüğünü ancaak ingilizler aracılığıyla ve onunla birlikte çalışarak kazanabiliriz..’ diyordu.. Gandhi de bu görüşte idi..

Gandhi, Bombay’da iken korkunç bir ’veba / kolera salgını başgösterdi..

Gandhi, bu hastalığın önlenmesi için oluşturulan koruyucu sağlık ekiplerine katıldı.. Zengin evlerine, seçkin meslek sahiblerinin işyerlerine girdi-çıktı..  Oralarda gördüğü manzara karşısında, hayal kırıklığına uğradı.. Eşi Kasturbai’nin anlattığına göre, küplere biniyor ve ’Ne pislik.. Ne pislik!.. Şu zenginlerin  lüks döşemeli evleri bile domuz ahırları gibi kokuyor.. Bu kişilerin bile, sağlık kuralları hakkında hiçbir bilgileri yok.. Dokunulmazların, paryaların evlerine  de gideceğim.. Eminim ki, bunlardan daha temizdirler.’ diyordu.

Eşi ise, hayretler içinde, korkularını, ’Aman kocacığım, sen bir paryanın evine giremezsin..’ diye dile getiriyordu..

Gandhi, ’bu kast sistemi zulmünü Tanrı emretmiş olamaz!’ diyordu.

Kasturbai’in korktuğu paryalar, hind kültürü ve inanç sisteminde binlerce yıllık bir geçmişi olan kast sisteminin en alt sınıfını oluşturan, haricanlar, lanetliler, dokunulamazlar denilen kesim idi.. Hind’deki kast sistemi’nde, hiç bir sınıf mensubu, kendi sınıfından yukarıya çıkamazdı.. İnsanların evlilik ve arkadaşlıkları da kendi sınıfları içinde olur.. En aşağıda olanlar paryalardı ve onların elinin değdiği herşey ânında mundar olurdu.. Bir parya bir su testisini bir kuyuya sallandırsa, o kuyu artık, sürekli olarak zehirli sayılırdı ve bu durum, hindu ilahlarının takdiri olarak tabiî karşılanır, herkes kendi kaderine boyun eğerdi..

Mohandas, sağlık ekipleriyle birlikte paryaların evlerine gidip döndüğünde durumu, eşi Kasturbai’ya aktarıyordu: ’Paryaların evleri ne kadar temiz, bir görsen.. Ayrıca öğrenmek  için nasıl da can atıyorlar.. Ziyaret ettiğimiz (en üst sınıf olan) brahmin evlerinden çok farklı..

Eşi, Gandhi’ye ’Ehh, bir de bir paryayı buraya, yemeğe çağır bari!’ diye kinayeli bir cevab veriyor ve o da, ’Buna hazır ol.. Kullarına sevgi besleyen bir Tanrı, kulları arasına böylesine kesin sınırlar koymuş olamaz..  En büyük kötülüğümüz, Tanrı’nın bu çok gadre uğramış kullarına karşı gösterdiğimiz katı yüreklilik  ve zâlimliktir..’ diyordu..

*

Gandhi, Hindistan’da 6 ay kadar kalıp tekrar Durban’a ailesiyle birlikte dönerken, geminin kaptanı, Güney Afrika’da ’beyaz’ların kendisine, -dünyada ingilizler aleyhinde kaba bir düşmanlık uyandırdığı için-  derin bir kızgınlık beslediklerini hatırlatır ve kendisini rıhtımda kızgın protestocuların beklediğini haber verir..

Gandhi,  ailesini önden gönderir, kendisinin ise, karanlık bastıktan sonra gemiden inmesi teklifini kabul eder.. Yine de, onu tanıyanların taşlı, sopalı, yumurtalı saldırılarına uğrar.. Kimisi hindu sarığını çeker, kimisi tekme savurur, halsiz kalıp yerlerde yarı baygın hale düşer..

Aile ferdleri emin bir yere yerleştirilen Gandhi, iki gün polis karakolundan çıkamaz..

Bu sırada, Londra Hükûmeti’nden gelen bir telgraf, Gandhi’ye saldıranların şiddetle cezalandırılmalarını ister.. Gandhi ise, yakalanan saldırganlardan şikayetçi olmaz, ’Onlara benim hakkımda yalan söylenmiştir, ben dâvâcı değilim..’ der..

Ve Hollanda kökenli beyazlar (Boer’ler) ile İngiliz beyazları arasında, Güney Afrika’daki altıp yataklarının paylaşımı konusunda çıkan ihtilaf, sonunda hükûmetler planında, askerî ihtilafa dönüşür ve 1897’de, Boer Savaşı patlak verir.. 1910 yılına kadar süren ve Boer’lerin yenilmesi ve sonunda ingilizlere katılıp, ingilizlerle aynı haklara sahib olduklarının tanınmasıyla sona eren bu savaş boyunca, Gandhi, herkesi şaşırtan şekilde, ingilizlerin yanında yer alır..

Gandhi, ’Bizim Hindistan halkları olarak tek hürriyet ümidimiz, İngiliz İmparatorluğu içinde inkişaf etmektir.. Bunun için, İngiltere’nin savunmasına yardımcı olmalıyız..’ der..

Boer’lerin elinden arazilerini çekip alan aç gözlü ’ingiliz beyazlar’ın yanında yer alınmasına itiraz edenlere karşı Gandhi, hep, ’Ben ingiliz halkının adâlet ve hakkaniyet duygusuna inanıyorum..’ diye direnirdi..

Gandhi, artık çalışmalarını bütünüyle Hindistan’a kaydırmaya karar verdi ve 1906’da Güney Afrika’dan ayrıldı.. Ayrılırken, rıhtımda toplanan ve hindu, müslüman, hristiyan ve zerdüştlerden oluşan büyük kalabalıktan, onun gidişine üzülmeyen hemen kimse kalmamıştı..

*

’Hind istiklali için..’ diye, mazlum halklara karşı ingilizlerle işbirliği!.

Ama, kısa süre sonra, Durban’dan gelen bir telgrafta, oradaki hindlilerin problemlerinin çözümünde kendisinin müdahelesine ihtiyaç duyulduğunun bildirilmesi üzerine geri döndü.. Arkasından da, Güney Afrika’da Zulu Isyanı patlak verdi..

Zulu’lar iyi savaşçı, ziraatle meşgul olan ve Gandhi’nin de kendilerine ’dürüst bir topluluk’ diye saygı beslediği bir kabile idi.. Ama, Gandhi, hindlilerin bir gün istiklallerini kazanmasının, ingilizlerin yanında yer almakla mümkün olacağını düşünerek, yani son derece pragmatist- menfaatçi bir tutum izledi, yine İngiltere’nin yanında yer aldı..

İngilizlerin, Zulu’lara karşı yürüttüğü savaşın, Boer Savaşı’ndan daha da acımasız  olduğunu Gandhi bizzat müşahede ediyordu.. Zulu’ların yoksulluk anıtı gibi olan çiftliklerine karşı korkunç top atışlarıyla yapılan ingiliz saldırıları karşısında, sadece ’her türlü şiddete düşman olduğunu’ tekrarlamakla yetinmesi, kendisinin anlaşılmasını daha bir zorlaştırıyordu..

Ancak, Gandhi ’Hind Tefekkürü’ isimli gazetede yazdığı bir yazıda, ’Bizim fikrimize pasif mukavemet adını verdiler.. Halbuki bizim hareketimiz, hakikatte, çok müsbet bir mukavemettir.. Biz zor kullanmama prensibimize bütün hindlilerin anlayabileceği yeni bir isim bulmalıyız.’ diye yazdı..

Okuyuculardan böyle bir isimlendirme için öneri isteniyordu.. Bir okuyucunun önerisi cazib geldi.. Hindçede, iki kelimeden oluşan bir teklifti, bu.. ’Hakikat’ demek olan ’sat’ kelimesi ile, ’sebat’ mânâsına gelen ’agraha’ kelimesinin terkibi olan ’satyagraha’, maksadı en iyi anlatan terim olarak, böylece ortaya çıkıyordu.. Bu terim, ’insan, inandığı hakikati ilan etmeli ve amma, bu uğurda hiç kimseye şiddet göstermeden, gerekirse kendisi ölmeye hazır olmalıdır..’ mânâsında idi.. Bu kelime, Güney Afrika’daki hind kolonisi arasında yıldırım hızıyla yayıldı ve genel bir mücadele stratejisi olarak benimsendi..

O sırada Beyazlar tarafından çıkarılan ve ’esmer insanlar’a (hindlilere) uygulanacak olan  ’Kara Kanun’ diye anılan bir zulüm kanunu karşısında, bütün hindliler direnme kararı almıştı.. Pretoria’da bir mescidde toplanan her din ve inançtan binlerce hindli, bu kanun karşısındaki direniş kararlarını açıklıyorlardı.. Gandhi konuşmak için ayağa kalktığında, derin bir sessizlik oldu.. Verilecek olan mücadelenin derin imanî kaynakları olmasının gerekliliğini bir daha hissetmiş gibiydi.. Ve tane tane konuşmaya başladı: ’Biz bu kanuna itaat etmiyeceğiz.. Varsın hükûmet bizi hapse atsın ve tartaklasın.. Ama, ellerimizi şiddet lekesiyle kirletmiyeceğiz.. Çünkü biz, şiddeti hakir görecek kadar cesur yiğitleriz.. Arkadaşlar hazır olun, ’satyagraha vakti’ gelip çatmıştır..’

Peştun müslümanlarından Mîr Âlem isimli dev yapılı birisi ayağa kalkıp, ’Bu kararımıza aykırı davranan olursa.. Ne yapacağız?’ diye gürledi, yumrukları sıkılı olarak.. Gandhi, ’Hayır Mîr Âlem.. Ne İngilizlere, ne de hemşehrilemiz olan hindlilere.. Hiç kimseye karşı şiddet yok.. Aksi halde satyagraha’nın kuvveti kırılır..’ diyordu...

Yeni kanuna karşı, protesto hareketleri bütün Transvaal’i kapladı.. Bölgedeki 15 bin hindliden kimse, yeni kanuna göre yapılması gereken sorumlulukları yerine getirmiyorlardı.. Bu durumun müsebbibi olarak Gandhi, mahkemeye çıkarıldı.. Yargıç kendisine, ’hemşehrilerinizin bu kanunsuzluklarının sorumlusu sizsiniz.. Bunun için Transvaal’dan ayrılmanız emredilmiştir..’ dedi..

O Transvaal’i terketmeyince, tutuklandı.. Ağır zindan şartları altında direnen Gandhi,  ingiliz makamları, ’Kara Kanun’ düzenlemelerini düzelteceğine söz verince, itirazdan vazgeçer.. Ve serbest bırakılır ve derhal, uzlaşma gereğince alınması gereken belgeyi imzalamak üzere, resmî makamların yolunu tutar.. Ama, o sırada, dev yapılı birisi gelir, ’Nereye? diye sorar.. Gandhi, ’Sicil Dairesi’ne..’ deyince.. Dehşetli bir yumrukla yere serilir..

Bu, Mîr Âlem’in yumruğudur..

Ama, o Mîr Âlem’den şikayetçi olmaz, ’konuyu anlamadı, onu  ayıplamayınız..’ der..

Gandhi’nin Güney Afrika’daki hindlilerin arasındaki adı artık, Mahatma’dır.. Mahatma, yani ’Büyük Ruh..’ 

Ne var ki, Güney Afrika’daki ingiliz yönetimi, verdiği sözü yerine getirmez.. İtirazlar yine başlar.. Gandhi ile birlikte, yüzlerce insan zindanlara doldurulur..

Aylarca süren tutukluluktan sonra, ingiliz makamlarıyla yeni bir anlaşmaya varılır..

İngilizlerin Güney Afrika kolonisinde, Gandhi, hinduların ve müslümanların bir arada yaşayabileceği bir mekan oluşturur.. ’Tolstoy Çiftliği’ adı verilen bu mekanda, Müslümanlar ve Hindular geleceğin bağımsız Hindistanı’nda kurulmasını düşledikleri  bir devletin çekirdeğini hayal ederler.. Hindu mâbedleri ile müslümanların mescidleri yanyanadırlar.. Müslümanlar hinduların ’ışık bayramı’  törenlerine katılırlar; hindular da müslümanların oruçlarına ve iftar proğramlarına..

Ama, Güney Afrika’daki baskılar bitmek bilmez. 1913’de Capetown Yüksek Mahkemesi, ’hristiyan inanışına göre yapılmamış bütün nikahların kanun dışı sayılacağını’ hükmeder.. Nikahsız duruma düşen hindu ve müslüman hanımlarla çocuklarının mahkemelerde yeri olmadığı da hükümde belirtilmiştir.. (Benzer bir uygulama, 1925 yılında da, TC’de  tezgahlanacak ve İsviçre kanonik / kilise hukukundan tercüme edilip, adına Türk Medenî Kanunu denilmesiyle türkleştirilen (!)  kanuna göre yapılmayan ve İslam hukukuna göre geçerli olan bütün nikahları hukuken bâtıl ve geçersiz sayan bir zorbalık sergilenecek ve yazık ki, halkımız bu zorbalığa boyun eğecekti...)

Yeniden protestolar, yeniden tutuklamalar ve Gandhi yeniden ’ingiliz beyaz’ların zindanındadır..

Aylarca süren bu durum, 1913 yılı sonunda, Gandhi yine tekrar serbest bırakılır.. Hindliler yeni bir haksız uygulamaya karşı grev kararı aldıklarında ise, Gandhi, ’Bizim talebimiz adâlettir, niçin Güney Afrika Birliği’ni sakatlayacak eylemlere girişelim?’ diye grev kararına karşı çıkar..

*

Ve, Güney Afrika’daki direniş tecrübesinin Hind’e taşınması..

Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden birkaç ay sonra, Ocak- 1915’de bir gemi Bengal Körfezi’ne giriyor ve rıhtımda, büyük kalabalıklar, üzerinde peştemal, uzun gömlek ve yerli hind yününden örülmüş bir pelerinle gemiden inen bir simayı coşkun şekilde alkışlıyorlardı..

’-Gandhiji.. Gandhiji.. Hoşgeldin..’

Ve hemen arkasından İngiliz Genel Valisi, görüşmek üzere Gandhi’yi makamına davet eder.. Tedirgin bir saygı gösteriyle, hitab eder: ’..Şimdi tekrar Hindistan’a gelmiş bulunuyorsunuz.. Sizden bir konuda sözvermenizi rica ediyorum.. Sizin dürüst bir insan olarak şöhretiniz var.. Bu vaadi, bu şöhrete lâyık şekilde göstermenizi istiyorum.. Bu eyaletin mes’elelerini alâkadar eden işlerde, -Güney Afrika’da yaptığınız gibi- harekete geçmek lüzumunu hissederseniz, işe girişmeden önce, gelip benimle görüşmenizi istiyorum..’

1916 yılı, Hind Kongresi kuruldu..  O kongre sırasında, Keşmir’li bir aristokrat brahim, yanına geldi..

-Gandhiji, oğlum Jawaharlal’i size takdim etmek istiyorum..’

Gandhi başını kaldırıp baktığında, karşısında gencecik birisini gördü.. Bu, J. Pandit Nehru idi.. Bu genç, kısa sürede, Gandhi’nin hareketinin ikinci ismi olacağı gibi, Gandhi’den sonra, ölümüne kadar Hindistan’ı uzuuun yıllar yöneteceği gibi,  gelecekte Hindistan tarihinde de başbakanlığa gelecek ve her ikisi de başbakan iken suikasdle öldürülecek olan İndira Gandhi’nin babası, Rajiv Gandhi’nin dedesi olan olan kişi idi.. (İndira Gandhi’nin soyadına bakarak M. Gandhi ile bir akrabalık bağının olduğu sanılmamalıdır..) Nehru, inancı olmayan birisi olmasına rağmen, Gandhi’nin hindu inancına bağlı ve ayrıca diğer inançlara da ilgisiz kalmamasının ona verdiği manevî huzura imreniyordu.. 

Hindistan’da 300 yıla varan ingiliz sömürgeciliğine karşı direnmenin zorluğu açıktı.. Ama, bütün Hind alt-kıt’asında yüzmilyonların karşı karşıya bulunduğu zulüm ve açlık artık tahammül sınırlarını bütünüyle yoketmişti.. Buna rağmen, Birinci Dünya Savaşı’nın bailangıcında tökezlese de, son demlerinde toparlanan İngiliz İmparatorluğu, gözünü Hind halkının kendisine vereceği desteğe dikmişti.. Hindistan Genel Valisi bu yolda Gandhi’ye başvurduğu zaman, Gandhi, nice yakın dostlarını bile şaşırtan bir şekilde, yine Hindistan’ın gelecekteki istiklal ve özgürlüğü için, geçmişte Boer ve Zulu savaşlarında olduğu gibi yine İngiltere saflarında savaşılması gerektiğine karar verdi..

Bu durum, Gandhi ile Hind müslümanları arasındaki ilk güven bunalımına da yol açıyordu.. Çünkü, yüzmilyonlarca Hind müslümanı, İngiltere’ye karşı savaşmakta olan Osmanlı’ya dua ve gönül ve hattâ maddî desteklerini bile alenen yapıyorlar ve bu yüzden yüzlerce müslüman lider de zindanlara doldurulmuş bulunuyordu.. Gandhi ise, Hind halkını kendilerine asırlardır kan kusturan İngiltere’nin yanında savaşmaya çağırıyordu.. 

Birinci Dünya Savaşı, Almanya ve Osmanlı’nın teslim olması ve İngiltere ve müttefiklerinin galibiyetiyle sona ermişti ama, Hindistan daha bir kaosa sürüklenmişti.. Buna bir de, terhis olan yüzbinlerce askerlerin ülkelerine dönmesi eklenince.. Hindistan’da şehirler dev işsiz ordularıyla  adetâ teslim alınmıştı.. Hindistan’da saatler durmuş gibiydi.. Fabrikaların çarkları dönmüyordu..

İngilizler duruma hâkim olabilmek için, ilk silleyi Bombay’a indirmişler ve amma bu darbe müthiş şekilde geri tepmişti.. Bombay’ın bir camiinde toplanan müslümanlar ve hindular ‘satyagraha’ stratejisi  çerçevesinde tertib olunacak Barış Yürüyüşlerine katılmayı kararlaştırmışlardı.. Sivil itaatsizlik her yerde giderek yayılıyordu..

 

Osmanlı’nın İngilizlere yenilmesi, Hind müslümanlarını daha bir itaatsiz hale getirmişti..

Daha önceleri müslümanlar protesto hareketlerini camilerinde tanzim ederken, şimdi ilk olarak hindular da büyük kitleler halinde camilerde müslümanlarla birlikte hareket ediyorlar, Lahor ve Amritsar’da güvenlik güçleriyle halk arasında kanlı çatışmalar meydana geliyor ve Delhi’den Pencanb’a gelmekte olan Gandhi de trenden indirilerek Bombay’a geri gönderiliyordu..    

Bu arada Gandhi de ‘sivil itaatsizliğin’ Satyagraha ruhunu bozabileceğinden endişe ediyordu.. Çünkü kitleler demiryollarını söküyorlar, diger sabotaj ve tahribat haberleri de endişe meydana getiriyor, halktan 500’ü aşkın olmak üzere, güvenlik güçlerinden de çok sayıda kişi öldürülüyordu..

Gandhi bu gelişmelerin başsorumlusu olarak gösterilince o da bunu reddetmiyor ve ‘hesabımda yanılmışım. Hindliler barışçı protestodan anlamıyorlar.. Bir insan kanuna riayeti öğrenmeden, nasıl bir haksız kanuna karşı çıkabilir?’ diyor ve yapılanların kefareti olması adına oruç tutmaya başlıyacağını açıklıyordu..

İngiliz Genel Valisi ise, askerleri ve diger güvenlik güçlerinin görenlerin mutlaka diz çökerek selamlamasının istiyordu..  Gandhi ise yine de şiddete karşı çıkıyor ve bu da, ingiliz yönetiminin herşeye rağmen Gandhi’den meded ummaya zorluyordu..

Tabiatiyle Gandhi, müslümanların desteğini kaybetmemeye de dikkat gösteriyordu.. Çünkü, Hind halkları arasında sömürgecilere karşı hareketin dinamosu herkesten önce müslümanlardı.. (Bengalli ünlü hindu yazar, şair ve filozof Rabindranath Tagore, Gora isimli romanında ‘Bengal’in müslüman köylülerindeki istiklal ruhu ve düşüncesi olmasaydı, biz hindu halkları istiklal ve hürriyet kavramını bile öğrenemezdik..’  der..)  

Pencab’da yüzlerce insanın ölümüyle neticelenen karışıklıkları yatıştırmak ve düzeni sağlamak için İngiliz Genel Valisi, Gandhi’nin Lahor’a gitmesine, her şeyden önce de itirazcı müslüman kitleleri yatıştırabileceği umuduyla gözyumuyor ve o da, Lahor’da muazzam halk kitlelerince sevgi gösterileriyle karşılanıyordu..

Bu arada Lahor’da bir de Müslümanlar  Konferansı tesis ve tertib olunmuştu.. Bu konferans, İngiltere’nin Osmanlı ile âdilâne bir barış yapması için Gandhi eliyle baskı oluşturmayı planlıyordu.. Nehru ise, ’İngiltere politikasını asla değiştirmeyecektir, zorla değiştirmek zorunda kalmadıkca..’  tesbitini yapıyordu..

Gandhi, Müslüman Konferansı’nın direnme kararlılığını görünce. İngiliz kumaşları başta olmak üzere, çeşitli ingiliz mallarına karşı boykot uygulanması çağrısı yaptığında, bu çağrının bütün Hind alt-kıt’asında yaygın şekilde etkili olabileceğini tahmin etmemişti.. (İngiltere’nin müsaadesi olmadan, başka ülkelerin kumaşları da Hindistan’a giremiyordu.)

 

İngiliz emperyalizmine ve mallarına karşı bir genel boykot uygulaması başlatılıyordu..

Ve bunu, Gandhi’nin , herkesin kendi inhtiyacını kendi evlerindeki çarkha denilen çıkrıklarda yün veya pamuk eğirerek karşılaması şeklindeki çağrısı takib edecek ve bu eylemin ilk örneğini bizzat kendisinde gösterecekti.. Hemen bütün ülkede, ingilizlere kardı direnmek şuûruna sahib, profesörlerden sıradan sokaktaki insana kadar, hemen herkes en basit çıkrıklarda, ip eğirmeye başlamıştı.. Bununla, ’Biz burada, asırlardan beri olduğu gibi; en çaresiz imkanlar içinde, yine çareler oluşturarak yaşayabiliriz, yeter ki, özgür ve bağımsız olalım..’ mesajı verilmek isteniyordu, ingiliz emperyalizmine..

Daha sonra Hind Kongresi, ingiliz mektebleriyle de işbirliği yapmamayı, ingiliz mahkemelerine boykot uygulamayı de tavsiye etmişti.. Ayrıca, Kongre üyelerinin ev dokumalarından elbise giymelerini, süt ihtiyaçları için bir keçi beslemelerini tavsiye ve teşvik ediyordu.. Bu arada, Tagore gibi ünlü isimler de daha önce ingiliz kraliyetince verilmiş olan asalet nişanlarını ve unvanlarını iade ediyorlardı..

O esnâda, sahnede giderek sivrilen bir diğer isim de, Muhammed Ali Jinnah idi.. Jinnah, en fakir hindlinin veya paryaların giyimlerine göre giyinmeyi tercih eden Gandhi’nin aksine, bir ingiliz lordunu hatırlatacak derecede, ingiliz stilinde giyinmiş, zengin, gösterişli ve de kitlelerle kaynaşmaktan kaçınan, terli-paslı kitlelerle irtibat kurmamak için araya bir mesafe koyan bir tip idi.. O da, müslümanlarla hindular arasında bir birlik kurulması tezini kuvvetle destekliyordu.. Bir diğer isim ise, halk arasında Padişah Khan diye bilinen, Abdulgafur Khan idi.. O da, Gandhi’nin ’silahsız, pasif mukavemet’  stratejisine ve müslüman kitleler arasında eğitim faaliyetlerine gönül vermiş tiplerden birisiydi.. Sahneye daha sonra, Hind istiklal mücadelesinin en ateşli önderlerinden kimseler olarak, Mevlâna Ebu-l’Kelam Azâd ile Mevlâna Şevket Ali ve Muhammed Ali kardeşler ve de Allâme Muhammed İqbal ve Nazr’ul İslâm Bengalî gibi güçlü mütefekkir ve şair isimler de çıkacaklardır..

 

Hind müslümanları, Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesindeki İngiliz etkisini kırmak için çırpınıyorlardı..

Bu arada, İngiliz Başbakanı’nın daha önceden Hind müslümanlarını yatıştırmak için verdiği söze rağmen, Osmanlı Devleti’ni tarih sahnesinden silecek şekilde ağır şaratları olan bir barış andlaşmasını imzalatmış olması, Hind müslümanlarını Hind İstiklal Mücadelesi’nin içine daha bir sert şekilde çekiyor ve hattâ, Gandhi’ye‚ ’Bizim intikam almamızı engelliyorsunuz..’ diye serzenişlerde bulunuyorlardı.. Ve Gandhi, onca‚ ’pasif mukavemet’ veya ’satyagraha’  çağrılarına rağmen, baskı altında tutulan bir halk topluluğu içinde, şiddet tepkisi vermek eğilim ve tehlikesinin daima varolacağını kabul ediyordu.. Ama, üzerindeki basit bir peştemaldan ibaret bir adamın, yüzmilyonları harekete geçirerek, kudretli İngiliz İmparatorluğu’nu sarstığını bütün dünya görüyor ve bu görüntü, Hind halklarını yüreklendiriyor, İngiltere’yi daha bir çıkmazlara sürüklüyordu..

(Hatırlayalım ki, Anadolu müslümanlarının vermeye çalıştığı direnişler için, Hind Müslümanları kendi aralarında büyük malî bağışlar toplayıp, bunu M. Kemal Paşa’ya sunmaktaydılar.. Ancak, M. Kemal’in kafasında, ’ulus-devlet’ modeli şekillendirildiğinden, bu İslamî ümmet dayanışmasının o modelin oluşturulmasına engel teşkil edeceğini düşünerek, o yardımları savaşta kullanmadı, kendi üzerinde bulundurdu ve 1924’de İş Bankası’nın kurulması sırasında da, o paraları kendi öz parası imiş gibi, banka sermayesinin yüzde 38’ini teşkil eden bir meblağ olarak kullandı.. Ve daha da ilginç ve hüzünlendirici olanı ise, bu M. Kemal’e aid öz sermaye olarak gösterilen o pay, M. Kemal’in ölümünden sonra, vasiyeti gereğince, CHP’sine devrediliyordu.. Ve onun yüzde 10’unun geliri de  Türk Tarih ve Türk Dil Kurumu gibi teşkilatlara verilecekti.. Bu durum hâlâ da devam ediyor ve TC tipi Gandi (K.K) , şimdi, İş Bankası’nın en büyük sermaye ortağı olan CHP’nin yeni lideri olması hasebiyle, büyük bir sermaye  gücünün ve güçlü bir bankanın yönetiminde de aslî söz sahibi durumuna geliyor..)

İngiltere, durumu kurtarmak için, Kraliyet Ailesi’nin etkili isimlerinden Galler Prensi’nin Hindistan’ı ziyaret edeceğini açıkladı.. Sâdık tebaına mükellef ziyafetler verecekti.. Gandhi, haberi Kongre üyelerine duyurduğunda,  Kongre üyeleri bunu küstah bir ironi olarak değerlendirdiler.. Gandhi ise, yaptığı açıklamada, ’İngilizler bizi çocuk mu zannediyorlar? Prensin şerefine verilecek ziyafetler veya yapılacak gösterişli resm-i geçitlerle, Pencab dâvasını, işlenen bunca cinayetleri ve Osmanlı’yı parça parça eden barış andlaşmasını ve bize vereceklerini vaad ettikleri anayasayı  devamlı geciktirmelerini unutturacaklar sanki..’ diyordu..

Buna rağmen, Galler Prensi Bombay’da karaya çıktığında, durum kontrolden çıktı.. Resmî binalar, tahrib edildi, halktan ve güvenlik güçlerinden çok sayıda insan öldü.. Binlerce insan tutuklandı.. Tutuklananlar arasında Nehru da vardı..  Gandhi için de,  halkı ûmumî sadakatsizliğe teşvik ettiği suçlamasıyla dava açıldı.. Yargıç, Gandhi’ye bu suçlamayı hatırlatıp, cevabını sorduğunda, ondan yüksek sesle şu cevabı alıyordu: ’İthamları haklı buluyorum, evet suçluyum! Ben İngiliz idaresine karşı muhalif olmayı, bir de fazîlet sayıyorum.. Sizin sisteminizi sevmek, benim için günahtır..’ 

Gandhi, 6 yıl hapse mahkûm oldu..

Gandhi, cezaevine çıkrığını da getirtmeyi ihmal etmedi.. Ülke çapında yün ve pamuk eğirme ve dokumacılığın geliştiğini, boykot edilen ingiliz mekteblerine karşılık, yerli mekteblerin giderek çoğaldığının haberlerini alıyordu.. Bu arada, Gandhi’nin kurdurduğu ’Hindistan Eğiriciler Cemiyeti’  etkili bir bir siyasî baskı oluşturuyordu..

Gandhi, hapiste ağır şekilde hastalanmasını takiben, 1924 yılında serbest bırakıldı..

Bu arada, ingiliz emperyalizminin çabalarıyla da, müslümanlarla hindular arasında derin düşmanlık tohumları ekilmişti..

Hapisten çıkan Gandhi, bu düşmanlıkları gidermekte başarılı olamadığını görünce, ’Büyük Oruç’ eylemini başlattı.. Gandhi o sırada, Delhi’de, bir müslümanın evinde kalıyordu..

Ve nihayet 16 Ocak 1930 günü, Hindistan’ın ’İstiklal bayrağı’ gönderlere çekiliyordu, heyecanla..

Bu, ingilizlerin işinin daha bir çetinleştiğinin işaretiydi.. Hindistan gibi yüzmilyonların yaşadığı bir ülkede, tuz da ingilizlerin inhisarında, tekelinde idi.. Gandhi, kitlelere,  ingilizlerin tuz tekelini kırmak için, Tanrı’nın denizlerden sunduğu tuz’u elde etmek yollarını öğrenmelerini teşvik ediyordu.. Nice radikal unsurlar, bu gibi yollarla bir istiklal mücadelesi verilemiyeceğini belirtiyorlardı, ama, Gandhi, yüzmilyonları bu yola yönlendirebiliyor ve İngiltere, hiç beklemediği yerlerden, her gün yeni bir darbe yemekte olduğunun korkusu içinde daha bir şaşkınlaşıyordu.. Ayrıca, Hindistan’da artık hiç vergi vermiyenler çığ gibi büyüyor ve bu durum, kudretli İngiltere İmparatorluğu’nu daha bir çıldırtıyordu..

*

İngiliz emperyalizmi Hind’de zayıfladıkça, müslüman ve hindu çatışması güçleniyordu..

Ancak, Hindistan Bağımsızlık Savaşı ilerledikçe,  bu gücü kırmak için yığınla tahrik ve tertibler de ortaya çıkıyor ve müslümanlarla hindular arasında meydana getirilen soğukluk giderek, müslümanların kendileri için ayrı bir ülke ve devlet oluşturmaları gerektiği fikrini güçlendiriyordu.. Nitekim, Muhammed İqbal, ideallerinin, Hind müslümanlarının ’pâk insanlar ülkesi’  mânâsına gelecek şekilde, Pakistan diye isimlendirilecek bir ülkede yaşaması fikrini ortaya atıyordu, 1935’lerde.. (Ki, İqbal, bu idealinin gerçekleştiğini göremeden dünyadan gidecek ve kendisinden  ancak 9-10 sene sonralarda Hindistan bölünüp, Pakistan diye bir devlet kurulacaktı..)

Gandhi ise, Hindularla müslümanlar arasında bir birlik kurmayı en büyük hedeflerinden birisi olarak benimsemişti.. Ve bu iş kırsal alanlarda o kadar zor değildi.. Çünkü, hele de Kuzey Hind’de, yüzmilyonlarca müslüman ve hindu kırsal alanlarla asırlardır birlikte yaşıyorlardı.. Ancak, müslümanların okumuş sınıfları arasında, farklı bir cereyan gelişmekteydi.. Nitekim, Muhammed Ali Jinnah liderliğindeki tahsilli müslümanlar Kongre’den ayrılıp, ’Moslem League’  (Müslüman Birliği) diye bir siyasî hareket oluşturduktan sonra, bu soğukluk daha bir artmaktaydı.. Nehru, Jinnah’ın bu ayrılışının, Kongre’ye orta ve alt halk kesimlerinden herkesin alınmasına bir tepki olduğunu söylüyordu, Gandhi’ye.. Bu iddia, Jinnah sözkonusu olunda tamamen reddedilemez..

Bu sırada, 1 Eylûl 1939’da Hitler Almanyası’nın Polonya’ya saldırmasıyla ’İkinci Dünya Savaşı’ patlak verince, İngiltere’nin Hindistan Genel Valisi, yayınladığı bir ultimatomla, Hindistan halkının, İngiltere’ye yardımcı olmasını emretti..

Bu noktada, Gandhi ne yapacaktı?

Geçmişte, Boer ve Zulu savaşlarıyla, I. Dünya Savaşı esnasında hep, Hindistan Bağımsızlık Mücadelesi’ne hizmet edebileceği umuduyla İngiltere’nin yanında olunmasını tavsiye ve teşvik eden  Gandhi, şimdi de, yine İngiltere’nin yanında yer almak için bir tevil yolu mu bulacaktı?

Evet, aynen öyle olacak ve Gandhi, ’Unutmayalım ki, İngiltere şimdi bir ölüm-kalım savaşı’na girişmiştir . Şimdi biz onun bu zayıf ve sıkıntılı halinden faydalanmaya kalkışmayalım..’ diyecekti..

Buna rağmen, İngiliz Genel Valisi, bu yumuşak yaklaşıma bile itibar etmedi, sert hükümler yayınlamayı sürdürdü.. Ama, Japonlar Güneydoğu Asya’da ilerledikçe, İngiltere, Hindistan’daki iç düzeni rahatlatmak için, başta Nehru olmak üzere binlerce mahkûmu serbest bıraktı.. Bu arada, Gandhi bile, ’pasif mukavemetçi’ çizgisinin, ileride özgürlükleri için döğüşen halklar yanında Hindistan’ın durumunu sarsacağını düşünmeye başlamıştı.. Ve Gandhi, Ağustos-1942’de, ingilizlerin Hindistan’dan artık çekilip gitmesi vaktinin geldiğini söylüyor, bir Geçici Hükûmet kurulmasını teklif ediyordu.. Bütün memurlar, subaylar, diğer sivil vazifeliler Hindistan’ı terketmeliydiler..

Savaş şartları içinde, Hindistan daha bir kıvranıyordu.. 1944 yılında Hindistan’da açlıktan ölenlerin sayısının bir milyondan fazla olduğu belirlenmişti.. Ayrıca ünlü liderlerin pek çoğu zindanlardaydı.. Tagore ve Mahadev Desai gibi isimler de ölmüşlerdi.. Dahası, Gandhi’nin eşi Kasturbai da hapishanede vefat etmişti.. İngilizler Gandhi’yi ise, zindanda durumu daha da kötüleşirse, kitleleri frenlemenin zor olacağı korkusuyla serbest bırakmışlardı..

2. Dünya Savaşı, Almanya -Japonya mihverinin yenilgisiyle sona ermişti.. Ama, Hindistan’da müslümanlar ve hindular  arasındaki düşmanlık da tırmandırılıyordu.. Nihayet, Gandhi ve Jinnah, gerilimi tırmandırmamak, yatıştırmak için bir araya geldiler.. Ancak,  Jinnah, ’Hindistan’ın istiklali için mücadele ettiklerini, amma, müslümanların da kendi gelecekleri için kendilerinin karar vermeleri hakkının tanınması gerektiğini’  söyleyerek, ayrılık fikirlerini hatırlattığında, Gandhi, ’İsterseniz, beni iki parça edin, ama Hindistan’ı bölmeyelim..’ diyordu..

 

Bağımsızlık, acı bölünüşle Hind ve Pakistan’ın doğuşu ve bu bölünmenin bedeli olarak, Gandhi’nin öldürülüşü..

2. Dünya Savaşı bittiğinde, Hindistan da kendi geleceğine dair daha güçlü adımlar atıyordu.. İngiltere’de seçimleri İşçi Partisi kazanınca, savaş hükûmeti düşüyordu, ama, yeni hükûmet de temkinliydi, Hindistan’ın geleceği konusunda..  Ama, yine de çekilme işaretleri alınmaya başlanmıştı.. Lord Mountbatten, son Genel Vali olduğunu açıkça dillendirmeye başlamıştı.. Bu arada, Kalküta, Bihar, Bengal ve Pencab yörelerinde müslümanlarla hindular arasında, onbinleri yutan son derece kanlı boğuşmalar yaşanıyordu..

Hindistan, nihayet Ocak-1947’de istiklalini ilan ediyordu.. Bunu Pakistan’ın varlığını dünyaya ilan etmesi takib edecekti.. Gandhi, bu gelişmeleri, Delhi’nin paryalar mahallesinde izliyordu.. Bir toplantı, önce hindu ilahileri okundu, sonra Kur’an’dan bir kaç âyet.. Ve sonra da,  ’Hindistan, Pakistan’ı sevgi ile kabul etmelidir, elimizden başka bir şey gelmez..’ dediğinde, Gandhi’nin Jinnah karşısında eğileceğine asla ihtimal vermeyen radikal hindu grupları, intikam yeminleri etmeye, Gandhi’ye protestolar yağdırmaya başladılar..  Gandhi ise, artık geri dönüşü olmayan bir yola girildiğini görüyor ve ’Müslümanlar bizim kardeşlerimizdirler, isteklerine saygı göstermeliyiz..’ diyordu..

Ve İngiltere de, 15 Ağustos 1947 günü, Hindistan ve Pakistan’ın varlığını resmen tanıyor, bu topraklardan çekildiğini açıklıyordu.. Ama, iki devlet arasındaki sınırları kendi fitneci siyasetine uygun şekilde çizerek.. En garibi de, Pakistan’ın, Pencab Vadisi ve Bengal Körfezi’nde, birbirinden 2 bin km.’den fazla bir uzaklıkta ve arada da düşman olan dev bir Hindistan’ın bulunduğu  ve de  Doğu ve Batı Pakistan diye iki parçadan oluşturulmuştu.. (Ki, bu iki parçalılık, 25 yıl bile geçmeden kanlı bir iç-savaşla noktalanacak ve Batı Pakistan, sadece Pakistan adııyla kalırken, Doğu Pakistan’da ise, Bangladeş adında bir ayrı devlete dönüşecekti, 1971 yılında..)

Gandhi, bir ömür boyu verdiğ imücadelelerin genel stratejisinin tutturulamadığını, müslümanlarla hindular arasında ve ayrıca hindu halk kesimlerinin yaşadığı farklı eyaletlerde de, kendi aralarında kanlı savaşlar-boğuşmalar olduğunu görmenin derin acısı içinde, yeniden, bir oruca başlayarak, toplumun ve hattâ dünyanın dikkatini bu kanlı boğuşmalara çekmeye çalışıyordu..

Gandhi, Delhi ve diğer şehirlerde, müslümanlarla hinduların barış içinde birlikte yaşama azimlerini göstermeleri için, kitleleri gösteriler yapmaya çağırıyordu..

Ve nihayet, 30 Ocak 1948 günü akşamı, hasta ve halsiz Gandhi, bir dua merasimine katılmak üzere, çiçek tarlalarının arasından geçerken.. Yol boyunda pusu kuran fanatik bir hindunun sıktığı kurşunlar havayı yırtıyordu, adetâ..

Mahatma Gandhi, ânında can vermişti..

Suikasdçi kaatil, Pakistan’la savaşmaya yemin etmiş, mutaassıb bir hindu idi..

Hadise mahalline Nehru geldiğinde, yakalanan kaatilin bir fanatik hindu olduğunu öğrenince, ’Çok şükür ki, kaatil bir müslüman değil..’ diyordu..

Gandhi’ye gelince.. Ölümünde, arkasında kalan hiçbir malı yoktu; eskimiş bir çift sandal ve bir de gözlükten gayri..

*

Bu anlatılan Gandhi ile, TC’de son günlerde Gandi diye anılan siyasetçi arasında bir benzerlik var mı,  sahi? Ve varsa, hangi noktalarda?

 *

 

YAZIYA YORUM KAT

5 Yorum