1. YAZARLAR

  2. Ayşe Hür

  3. Sarı Paşa, Kara Çete ve kurt kanunu
Ayşe Hür

Ayşe Hür

Yazarın Tüm Yazıları >

Sarı Paşa, Kara Çete ve kurt kanunu

A+A-

Savcının ‘Kara Çete’ olarak adlandırdığı İttihatçı kadroların yargılanmasına, 2 Ağustos 1926 Pazartesi günü Eski Meclis Encümenler Binası’nda başlanmıştı. İTC’nin Katib-i Umumisi Mithat Şükrü (Bleda), Merkez Komitesi üyeleri ‘Küçük’ Talat (Muşkara) ve Ermeni Tehciri’nin akıl hocalarından Dr. Nazım, eski Maliye Nazırı Cavid Bey, İTC Trabzon sorumlusu ‘Yenibahçeli’ Nail, Talat’ın adamı Ardahan Milletvekili ‘Filibeli’ Hilmi, Karakol örgütünün kurucularından Kara Vasıf, Tanin‘in sahibi Hüseyin Cahit (Yalçın) gibi ünlü İttihatçılar, Birinci Meclis’teki muhaliflerin lideri Hüseyin Avni (Ulaş), Kara Kemal’in kontrolündeki şirketlerin yöneticileri  başta olmak üzere 60’a yakın kişi yargılanıyordu.

Savcıya göre, Birinci Dünya Savaşı sonunda, ülkeyi felakete sürükleyerek yurtdışına kaçan İttihat ve Terakki yöneticilerinden Talat, Enver ve Cemal Paşaların mutemet adamı Kara Kemal, İngilizlerce götürüldüğü Malta’dan döndükten sonra, Mesadet Han’daki bürosunda eski kadroyu yeniden iktidara getirmek için işe girişmişti. Kara Kemal, fırıncı,manav, kasap, kayıkçı, hamal, amele gibi küçük esnaf ve zanaatkâr zümreleri içinde zaten etkin bir figürdü. Ayrıca, daha önce İaşe Nazırı olarak başkanı olduğu Milli Ticaret,Milli Mahsulat,Milli Kantariye,Milli Ekmekçililer, Milli Mensucat gibi kuruluşların yönetimini yeniden ele geçirerek elini güçlendirdikten sonra, 17/18Ocak 1923’te İzmit’te İttihatçıların ‘Sarı Paşa’ dediği Mustafa Kemal’le iktidar pazarlığına girişmişti.

EV TOPLANTILARI • Savcıya göre ‘Kara Kemal’in önerilerini, bir yurttaşın devlet başkanına yaptığı rutin bir başvuru olarak değerlendiren Mustafa Kemal’in kendisine olumlu cevap vermesini yanlış değerlendiren’ Kara Kemal İstanbul’a dönüşünde, İsmail Canbolat, Ahmet Şükrü, eski İzmir Valisi Rahmi, Nail,Hilmi ve Nazım başta olmak üzere bazı İttihatçılarla, Mesadet toplantılarına devam etmişti. Ekip daha sonra, eski Maliye Nazırı Cavit Bey’in Nişantaşı ve Büyükada’daki evlerinde toplanmaya başlamış, bunlardan birinde dokuz maddelik bir parti programı kabul etmişti. Savcıya göre bu program TpCF’nin programına çok benziyordu, dahası Mustafa Kemal’in söz konusu toplantıdan beş altı gün önce ilan ettiği CHF’nin ‘Dokuz Umde’sine nazire idi. Zaten ekibin ‘gizli lideri’ halen yurtdışında olan Rauf (Orbay) Bey’di! Ekip, TpCF’nin kapatılmasından sonra gizliliğe geçmiş ve kendilerine engel teşkil eden kişilere yönelik suikast ve darbe planları yapmaya başlamıştı!

ÖNCE SUÇLAMA SONRA KANIT • Avrupalı ekonomistler tarafından ‘Türkiye’de rakamlardan anlayan tek adam’ diye anılan, ancak Halil Menteşe ve Hasan Amca gibi İttihatçılar tarafından ‘iktisatçısı olmayan bir ülkede allame sanılan’ Cavit Bey, kendine güveni, kibri, ihtirası, örgütçülüğü ve zekâsı ile Mustafa Kemal’e rakip olabilecek İttihatçılardan birincisiydi. Dahası, Ankara’nın ekonomik kalbi İş Bankası’nın rakibi olan İstanbul merkezli İtibar-ı Milli bankasının da başıydı. Bu yüzden savcının kendisine yüklenmesi mantıklıydı. Peki, ortada somut bir delil var mıydı? Elbette hayır.Mahkeme heyetinden Kılıç Ali anılarında “Cavit Bey’in yurtdışı bazı ilişkileri olduğu kesindi. Fakat bunu kanıtlayacak bir belirtiye rastlanmıyordu. Neden sonra Tanin gazetesinin yayınladığı o tarihî mektuplardan biri, bu noktayı kesin şekilde aydınlatacak ve o zamanki haklı kanaatleri doğrulayacaktı” demişti. (Kılıç Ali’nin anıları, İş Bankası Kültür Yayınları, s. 418-9) Kılıç Ali’nin sözünü ettiği geç ‘kanıt’Hüseyin Cahit’in Ekim1944 ile Nisan 1945 tarihleri arasında yayınladığı ‘Tarihi Mektuplar’ dizisinde çıkan ‘Dr. Rüstem’ imzalı, 1921 tarihli bir mektuptu ve Anadolu mücadelesinin ortada kalmaması için İttihatçıların yapması gerekenlerden söz ediyordu.

SAVUNMA • Cavit Bey’in sorgusuna 10 ağustosta başlanmıştı. Savcı kendisini esas olarak ‘Milli Mücadele başladığı zaman yurtdışına gitmekle’ suçluyordu. Cavit Bey Mondros Mütarekesi’nden sonra Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nin istifasıyla Maliye Nazırlığından ayrıldığını, daha sonra kurulan Tevfik Paşa ve Damat Ferit Paşa hükümetlerinde görev almadığını, Anadolu’ya geçmek için girişimde bulunduğunu ancak kendisine onay verilmediğini, Divan-ıÖrfi tarafından gıyabında 15 yıl küreğe mahkûm olunca da İsviçre’ye geçtiğini söyledi. Ancak bu bir suç ise, Ankara hükümeti içinde Damat Ferit kabinesinde görev alanların bile bulunduğunu hatırlattı. Yurtdışında Talat Paşa ile görüştüğünü, Enver Paşa’nın Anadolu’ya geçme ihtimali üzerine, Talat Paşa’ya mektup yazarak bunu önlemesini söylediğini belirtti. Yurtdışında iken Şubat 1921’de toplanan Londra Konferansı’nda Ankara’nın temsilcisi Bekir Sami Bey’e eşlik ettikten sonra, Temmuz 1922’de Türkiye’ye döndüğünü ve siyasetle ilişkisini kestiğini anlattı. Cavit Bey, 17/18Ocak 1923 tarihli Kara Kemal-Mustafa Kemal görüşmesinde Mustafa Kemal’in yaklaşan seçimlerde İttihatçı kadroların tavrının ne olacağını sorduğunu, Kara Kemal’in de cevap vermek için arkadaşları ile görüşmesi gerektiğini söylediğini belirtti. Yani savcının suç karinesi olarak gördüğü ev toplantıları Mustafa Kemal’e seçimler konusunda ne cevap verileceğini tespit etmek için yapılmıştı. Cavit Bey, ayrıca Kara Kemal’in artık siyasetle uğraşmak istemediğini, kendisinin de sadece ev sahibi sıfatıyla olaya karıştığını söyledi. Cavit Bey’in son sözleri “vereceğiniz karar, mutlu dönemlerinizde bir soru işareti şeklinde vicdanınızı rahatsız etmesin” oldu.

İTTİHATIN TERÖR KOLU • Savcı, Şevket Süreyya Aydemir’in deyimiyle ‘İttihadın terör kolunun müdürü’ olan, bir milyon kişiyi öldürmekle övünen Dr.Nazım’ı “gizli bir cemiyet tarafından yapılmak istenen suikastla ilgisinin bulunmaması imkânsız” sözleriyle suçlamıştı. Görüldüğü gibi yine ortada somut bir delil yoktu, sadece ‘karine’ vardı. Cavit Bey’in evindeki toplantılardan birine katıldığını ancak ülkedeki siyasi ortam yüzünden Mustafa Kemal’e muhalefet yapma olanağının bulunmadığını gördükleri için siyasal parti kurma girişiminde bulunmadıklarını söyleyen Nazım da suikastla ilişkisini kesin dille reddediyordu. Kara Kemal’le yakın ilişki içinde olmakla suçlanan Yenibahçeli Nail suikastla ilişkisini reddetti ancak Dr. Fikret adlı tanıkNail’i suikasttan bir gün önce Abdülkadir’le yürürken gördüğünü söyledi. Filibeli Hilmi ise Kör İhsan’ın ifadesiyle köşeye sıkıştırıldı.

KARAR AÇIKLANIYOR • Mahkeme, kararını 26 Ağustos 1926 günü açıkladı. Sanıklardan Cavit Bey, Dr. Nazım,Hilmi ve Nail Beyler ‘Anayasayı ortadan kaldırmak ve değiştirmek’ konulu 55. ve 57. maddelere göre idama;mahkemeye getirilemeyen Rauf Bey ve eski İzmir Valisi Rahmi ile altı kişi söz konusu suçlara iştirak etmekten 10’ar yıl kalebentliğe mahkûm edildiler. Başta ‘Küçük’ Talat, Kara Vasıf, Mithat Şükrü ve Mesadet toplantılarını ispiyonlayan Kör İhsan olmak üzere öteki İttihatçılar aklandılar. Savcı tarafından TpCF’nin kuruluşu sırasında Kara Kemal’le ilişki kurmakla suçlanan Hüseyin Avni Bey de suikast girişimi meselesinde paçayı ucuz kurtardı ama delil yetersizliği yüzünden verilen bu karar karşılık mahkeme başkanı Kel Ali’ye “Bugüne kadar namusumdan emindim, fakat şimdi şüphe ediyorum” demesi ve Kel Ali’nin “Niçin” sualine “Hepsi de benden bigünah ve namuslu arkadaşları astınız. Bende ne gibi namussuzluk gördünüz ki, bu şerefli ölümden esirgediniz” cevabını vermesi siyasi tarihimizin efsaneleri arasına girdi.
İdamlar 26 ağustosu 27 ağustosa bağlayan gece saat üçte Cebeci’deki UmumiHapishane’nin Yenişehir’e bakan cephesinde gerçekleştirildi. İlk olarak Cavit Bey idamedildi. İdamkararını duyduğu zaman ‘Demek böyle, yazıklar olsun!...” diyen ancak metanetini ve soğukkanlılığını kaybetmeyen Cavit Bey karısı ve oğlu Osman Şiar’ı, davanın bir diğer sanığı Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey’e emanet ettiğini söylemiş, gururlu ve sert adımlarla idam sehpasına yürümüş, ip boynuna geçirilirken “Zulûmdür, bu zulûm, Allah’ın laneti zalimin üstündedir” diyerek bağırmıştı.

İKİ KEZ İDAM • Dr. Nazım idam sehpasını gördüğünde bir an şok geçirmiş ve sırtından terler boşanırken “Efendiler bu meselede katiyen alakam ve sun’u taksirim yok, vallahi, vallahi!” demişti. ‘Yenibahçeli’ Nail Bey’in son sözü “Millet sağ olsun, vatan payidar olsun” olmuştu. ‘Filibeli’ Hilmi de hükmü soğukkanlılıkla dinlemiş ve idam sehpasına çıkarken de “Vazifenizi yapınız. Beni asanlara hakkımı helal ediyorum. Allah’a ısmarladık...” demişti. İzmir’de asılan Ahmet Şükrü olayında olduğu gibi Hilmi’nin boynu da ipten kurtulmuş ve ikinci kez idam edilmesi gerekmişti.

Ölüm raporlarını Bülent Ecevit’in babası Dr. Fahri Bey düzenledi. İdam edilenler, aynen İzmir’de olduğu gibi, ancak daha kısa süre (saat 7.30’a kadar) halka teşhir edildikten sonra hapishanenin avlusuna gömüldüler. 1950’li yıllarda, Cavit Bey’in eşi Aliye Hanım’ın isteği ve dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın girişimi ile mezarlar Cebeci Asri Mezarlığı’na nakledildi, ancak hangi ada ve parsellerde olduğu açıklanmadı.


Kara Kemal ve Abdülkadir’in Akıbetleri

Hükümet, suikast haberinin kamuoyuna duyurulmasından itibaren kaçak olan Kara Kemal’i ihbar edenlere 10 bin liralık bir ödül koymuştu. Kara Kemal en son bir zamanlar İstanbul İaşe Müdürlüğü yapmış Enver Bey (Alpyürek) ile kız kardeşi Vasfiye Hanım’ın Cerrahpaşa Cambaziye Mahallesi’nde, Tatlı Kuyu Sokak’taki 10 numaralı evinde kalıyordu. Resmi tarihe göre, Kara Kemal’in kaldığı ev, 27 Temmuz 1926 günü, Milli Kantariye Şirketi’nden Niyazi’nin kendisini gemiyle kaçırmak üzere anlaştığı gümrükçü Mazhar’ın ihbarı sonucu sarılınca evin bahçesindeki tavuk kümesine saklanmış, yakalanacağını anlayınca da Gold marka tabancası ile intihar etmişti.

İKİ KEMAL’İN İLİŞKİSİ • ‘Kümeste intihar’ hikâyesi doğru mudur bilmiyoruz. Ancak Kara Kemal, herhangi bir İttihatçı değildir. ‘Küçük Efendi’ diye anılan Kara Kemal (‘Büyük Efendi’ Talat Paşa’dır) küçük esnaf ve zanaatkâr teşkilatlarının ve örgütün fedai kanadının çok saygı duyduğu bir isimdir. Ayrıca Mustafa Kemal’le özel bir geçmişi vardır. İkili bir zamanlar Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırmayı planlamışlar, işi  Canbolat bozmuştur. (Kemal Tahir, İzmir’de asılan İsmail Canbolat’ın sonunu bu olaya bağlar.) Enver Paşa’yı öldürerek yerine Mustafa Kemal’i sadrazam yapmayı planlayan Yakup Cemil’in Enver Paşa’ya karşı Kara Kemal tarafından himaye edildiği söylenir. İddialara göre İttihatçı önderler 1/2 Kasım 1918 gecesi bir Alman gemisi ile  ülkeyi terk ederken Talat Paşa, Kara Kemal ve Kara Vasıf beylere gizli bir teşkilât kurma emrini verir. Örgütün adı Baha Sait Bey\'in isteği üzerine Kara Vasıf Bey ve Kara Kemal Beyler\'in adlarından esinlenilerek Karakol olur ve Milli Mücadele’nin ilk kıvılcımını bu örgüt çakar. Kara Kemal’in İngilizlerce götürüldüğü Malta dönüşünde, güçler dengesindeki değişiklikleri fark etmediği ve bu tarihçenin etkisiyle, sahip olduğu gücü aşırı abartarak işi Mustafa Kemal’e ortaklık teklif etmeye kadar götürdüğü anlaşılır. Ancak, mahkemeye çıkarılmış bir Kara Kemal’in bütün bu eski defterleri açmasının Mustafa Kemal’i rahatsız etmesi ihtimali kuvvetlidir.

ANTEPLİ ABDÜLKADİR • Ziya Hurşit’in akıl hocası olduğu iddia edilen eski Ankara Valisi Abdülkadir ise, resmi tarihe göre 21 Ağustos 1926’da Yunanistan’a kaçmak üzereyken Çerkezköy yakınlarındaki Çilingos Çiftliği’nde yakalanmış, önce İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne, ardından Ankara İstiklal Mahkemesi’ne çıkarılmıştır. Yenilenen yargılaması sonunda yine idama mahkûm edilmiş ve cezası 1 Eylül 1926’da, saat 23.00’te Ankara’da infaz edilmiştir. İsmet İnönü yıllar sonra şöyle yazacaktır: “Eski Ankara Valisi Abdülkadir, İttihat-Terakki’nin, Meşrutiyetten evvelki fedailerindendir. Askerdir. Bizim sınıftandır. ‘Abdülkadir-Antep’ diye tanırız. Son derece enerjik ve kararlı bir adam. Temiz bir adam. Çetin bir ihtilalci, ihtilal arkadaşlarına, ihtilal fikirlerine bağlı. Meşrutiyetten önce, en güç zamanlarda İttihat-Terakki’nin en gözde, en güvenilir fedaisi. Böyle bir adam. Abdülkadir, Milli Mücadeleye karışmadı. Uzaktan takip ediyor. Bilmiyorum belki bu esnada, arkadaşlarıyla bir macera içinde bulunmuş olabilir. İzmir suikastçıları içinde Abdülkadir bulunsaydı, vaziyet çok tehlikeli olurdu. Bir defa tertibi bu kadar dağıtmayacaktı. Tek başına da yapabilirdi... Tertip ondan gelseydi bu işi mutlaka bitirirdi.” (İsmet İnönü, Hatıralar, c. II, Bilgi Yayınları, 1987, s. 216.)


Rauf Orbay’ın Olayla İlgisi Var mıydı?

Savcının ‘Kara Çete’nin gizli lideri’ dediği Rauf Bey 10 Mayıs 1926’da ‘tropik malarya’ hastalığının tedavisi için TBMM’den üç ay izin almış ve kısa süre sonra Viyana’ya gitmişti. İzmir Suikastı girişimi ortaya çıkarıldığında Londra’da bulunan Dr. Adnan (Adıvar) ile eşi Halide Edip’i ziyaret etmek üzere Londra’daydı. TBMM Başkanı Kazım (Özalp) Bey’in ‘suçüstü hali’ ile gıyabında tutuklanması için karar çıktığını belirten telgrafına verdiği cevapta “Kardeşim Kazım, Gazi Paşa’ya böyle bir suikast teşebbüsü her türlü hıyanetin ve üzüntünün üzerindedir. Benim böyle menfur bir olay ile ilişkilendirilmem ise son derece üzücü ve isabetsiz bir fikirdir. Biz seninle omuz omuza savaştık, pek çok zaman birbirimizin hayatını kurtardık. Bana böyle bir mektup yazabilmen için ya kafana silah dayanmış olması, ya da ruhunu satmış olman gerekir. Ben birinci ihtimalin gerçek olmasını dilerim. Ayrıca tedavim halen sürmektedir. Mebus olmam sebebiyle zaten dokunulmazlığım kaldırılmadan tutuklanmam mümkün değildir” demişti. Kazım Bey ikinci mektupla ‘suçüstü’ halinin bulunduğu durumlarda dokunulmazlığın kaldırılmasına gerek bulunmadığını iddia edince Rauf Bey, ‘İstiklal Mahkemesi Başkanı ‘Kel’ Ali, meclisin ortasında Ardahan Milletvekili ‘Deli’ Halit Paşa’yı tabanca ile vurup öldürdüğünde veya İleri Matbaası’nın sahibi Celal Nuri (İleri) Bey’in kafasını meclisin ortasında kırıp, ölümüne kastettiğinde bile dokunulmazlığı kaldırılmadan yargılanamaz denilerek nasıl kurtarıldığını’ hatırlatarak kendisinin, tedavide olduğu hastaneden nasıl ‘suçüstü’ olarak tutuklanabileceğini soruyordu.

RAUF BEY’İN DÖNÜŞÜ • Sonuçta, 10 yıl kalebentliğe mahkum edilen Rauf Bey, Cumhuriyet’in 10. Yılı dolayısıyla 1933’te çıkarılan affa rağmen Türkiye’ye dönmedi. Eniştesinin ölümü ve ailesinin ısrarı üzerine, 5 Temmuz 1935’te döndükten sonra Mustafa Kemal’le karşılaşıp bulamayan Rauf Orbay, 1939’da yeni cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından Kastamonu milletvekilliğine aday gösterildi. Adaylık duyurusunda İstiklal Mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararının geriye alınmasının, araya giren af kanunları yüzünden mümkün olmadığı ancak, eğer mahkeme iade edilebilseydi, Rauf Orbay’ın muhakkak beraat edeceği kanaatine varılmış olduğu belirtiliyordu. Yani devlet Rauf Bey’den mahcupça da olsa özür diliyordu. Rauf Bey’in bu özrü kabul ettiği, Kasım 1939’da bağımsız milletvekili olarak meclise katılmasından anlaşılıyordu.

FAİK BEY’İN İDDİASI • Ancak, İzmir Suikastı’nın baş kahramanı Ziya Hurşit’in kardeşi Faik (Günday) Bey, 4 Eylül-1 Aralık 1956 tarihleri arasında Dünya gazetesinde yayınlanan yazı dizisinde Rauf Bey’in Mustafa Kemal’e suikast yapılacağından haberi olduğunu, Rauf Bey’in olayı, Kazım Karabekir ve Refe (Bele) Paşalara anlattığını, ancak bu kişilerin haberin uydurma olduğuna inandıkları için ses çıkarmamaya karar verdiklerini iddia etti. Faik Bey olayı kesin tarih vermeden anlatmıştı. Kılıç Ali ise anılarında Faik Bey’in anlattığı olayın 1925 yılının ilk aylarında yaşandığını ileri sürüyordu. Eğer bunlar doğru ise Rauf Bey ve arkadaşlarının, her geçen gün diktatörlüğe biraz daha yaklaştığını düşündükleri Mustafa Kemal’in gayri meşru yollardan saf dışı edilmesi ihtimalinden çok rahatsız olmadıklarını söyleyebiliriz. Bu da gayet normal görülüyor, çünkü ne de olsa, onlar da İttihatçılarla aynı hamurdandılar…

BİTİRİRKEN • Aslında, İttihatçılarla Kemalistler aynı ideolojik, kültürel ve siyasi cemaatin üyeleriydiler. Benzer ideallere, benzer örgütlenme modeline sahiptiler. Milli Mücadele’nin örgütlenmesinde İttihatçıların önemli rolleri olmuştu. Dahası Mustafa Kemal ile İTC önderleri arasında en azından işin başında belli bir ittifak vardı. Ancak, süreç içinde bazı İttihatçılar Mustafa Kemal’in ekibine dahil olurken, bazıları eski liderlerine bağlılıklarını sürdürdüler. Bir kısmı ise İslamcı-Bolşevik akımlardan etkilenerek sivilleştiler ve yerelleştiler. Ancak taraflar arasında ideolojik ayrılıklardan ziyade iktidara kimin sahip olacağı konusunda çatışma vardı.

Mustafa Kemal, askerî zaferin kazanılmasından sonra ileride siyasal rakip olarak ortaya çıkması mümkün tüm dini, etnik ve siyasi unsurları etkisiz hale getirmeye girişti. İzmir Suikastı girişimi, Mustafa Kemal’in otoritesini tehdit eden eski İttihatçı kadroların, bazı ikincil İttihatçı kadrolardan oluşan İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla, hukuk dışı yöntemlerle tasfiye edilmeleri için uygun bir zemin oluşturdu. Bu iş yapılırken, CHF’ye karşı TpCF’yi kurmaya cüret eden Milli Mücadele paşalarına ve muhalefet etmeyi düşünen başka unsurlara da gereken gözdağı verilmişti. ‘Çatlak sesler’ susturulduktan sonra ‘tek lider/tek parti’ düzeninin tahkim edilmesine geçildi.

Genel kanı, İzmir Suikastı’nın esas olarak Ziya Hurşit, eski Ankara Valisi Abdülkadir ve İzmit Milletvekili Ahmet Şükrü’nün planı olduğu yolundadır. Ancak Ankara’nın suikastçılar arasına sızdırdığı Giritli Şevki, Sarı Efe Edip, Naciye Nimet, Kör İhsan gibi adamları aracılığıyla her şeyden haberdar olduğu halde girişimi kasten engellemediğini düşünenler vardır. Hatta daha ileri gidip, böyle bir suikast girişiminin aslında olmadığı, bu işin Milli Mücadele paşalarının ve İttihatçıların Mustafa Kemal’e biat etmeye yanaşmayan kesimlerini ve  tasfiye etmek için özel olarak örgütlendiğini iddia edenler de vardır. Bu görüşe yakın durduğu anlaşılan Kemal Tahir, Kurt Kanunu (İthaki Yayınları, 2005) adlı romanında Ziya Hurşit’in İstiklal Mahkemesi Başkanı ‘Kel’ Ali’den Kılıç Ali vasıtasıyla 3 bin lira aldığını söyler ve devam eder: “Midem bulandı benim, bu üç bin liradan...Ne demek üç bin lira... Ziya Hurşit gibilerinden yüz serserinin kan pahası...Neden çıkarır verirler? Delirdiler mi? Bu herif bir yıldır ‘suikast’ diye bağırarak geziyor. Bursa’daki Sağır Sultan duydu. Ankara’daki Sağır Paşa duymaz mı?” (s.38)

İlginçtir, Kılıç Ali anılarında bu iddiayı doğrular. “Tuhaf değil mi? Bu suikast olayından birkaç gün önce Afyon Milletvekili Ali Bey’le (Çetinkaya) İstanbul’a gelmiştik ve Tokatlıyan Oteli’nde kalıyorduk. Bir sabah Ziya Hurşit geldi. Birinci Meclis’teki arkadaşlığımıza dayanarak, yaptığı küçük bazı ticari işleri için benden yardım istedi. İş Bankası’ndan kendisine üç bin liralık kredi verilmesine aracılığımı rica etti. Faik Bey’le aramızda konuştuk. Böyle bir yardım belki onu ıslah eder, zararsız hale getirebilirdi. Bu nedenle isteğini yerine getirdik. Belki de cebindeki o üç bin lira, aracılığımızla İş Bankası’ndan aldığı paraydı” der. (Kılıç Ali’nin Anıları, s. 431) Bu satırları okuduktan sonra, Ziya Hurşit’in idam sehpasına giderken neden “Kılıç Ali nerede?” diye bağırdığını anlamlandırabiliriz. Peki, Kılıç Ali neden kalabalığın arasına çökerek saklanmıştır? Bakın işte onu bilmiyoruz...

Ek Kaynakça: İki haftadır, bazı kaynakları yazıların içinde belirttim. Yazıda belirtilmeyen ancak yararlanılan kaynaklar ise şun: Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, C. II, İleri Kitabevi, 1995; Selma Ilıkan- Faruk Ilıkan, Ankara İstiklal Mahkemesi Resmi Zabıtlar, Simurg Yayınları, 2005; Osman Selim Kocahanoğlu, İzmir Suikastı’nın İçyüzü, Rauf Orbay’ın Hatıraları (1914-1945), Temel Yayınları, 2005.

YAZIYA YORUM KAT