Saraybosna ve Mostar izlenimleri.. -3

31.07.2010 18:23

Selahaddin E. Çakırgil

*Srebrenitza kurbanlarının tâbutları arasında bir ana.. Sözün bittiği yer..

 

Yaralı bir halk, yaralı bir kültür ve yaralı köyler - şehirler..

Saraybosna ve Mostar izlenimleri.. -III-

secakirgil@yahoo.com

Saraybosna’da, Gazi Husrev Begova camii ve etrafındaki külliyeyi merkez edinen ’Başçarşiya’dan dalga dalga yayılıp, karşı yamaçlara doğru yayılan ruh, her ne kadar, yaralı bir halkın, yaralı bir kültürü olarak, birçok çarpıklıkları da taşısa bile; yine de, dış görünüşüyle de, derûnî iç yapısıyla da, müslümanların dünlerdeki hâkimiyetinin mührünü, damgasını taşımaktadır ve bütün yoketme çabalarına rağmen bugüne de damgasını vurmaktadır ve yarınlarda da etkili olacağının garantisini, bu mekanlardaki gizli direniş ruhu yansıtmaktadır..

Üstelik de, Bosna’nın ve bütün Balkanlar’ın karmaşık ve çetin tarihi, parmak ısırmakta en son ’pess..’  diyecek olanların, yine de müslümanlar olacağının işaretlerini bugün de vermektedir..

Yıkın minareleri, câmileri!. :  Unutmayalım ki, yıkılmadık minare, hasar görmedik kubbe kalmamıştı, Saraybosna’da.. Hattâ, bu minarelerin özel olarak kazaen edğil, özel olarak vurulduğuğu anlaxılıyordu ve darbe alıp yaralanan ve yıkılmayan minardalerin uzaktan makinalı tüfek taramalarıyla yıkılıyordu.. Bu âdetâ, Monte-Negro (Karadağ)’lı bir papaz ve sırb nasyonalisti olan Petar Petrovi’nin 1845’lerde ’No lomite munar i dzami ja!/ Yıkın, tahrib edin minareleri ve câmileri!.. şeklinde yerleştirdiği slogana da uygundu.. Hedef, Büyük Sırbistan’ı kurmaktı ve bunun için de, mütecanis /homojen bir toplum gerekiyordu.. Bu da ancak müslümanların eritilmesiyle mümkün olabilecekti..

Bosna’nın müslüman direnişçilerinin elde tuttukları mekan, Havaalanı / Aerodrom10-12 km. uzaklıktaki İgman Dağı idi.. Saraybosna’yı kuşatan diğer bütün dağlar, tepeler sırbların elinde idi ve siperlerini, mevzilerini bu yüksekliklerde mevzi tutmuş olan ’çetnik’ denilen sırb milislerinin ’snipper/ snayper denilen ’keskin nişancılar’ı, keyif için insan öldürüyorlardı.. Yani, hedef olarak belirledikleri insanların silahlı olmasına gerek yoktu.. Uzaktan durbinlerle etrafı seyrederken, belirledikleri herhangi bir canlı hedefi tutturup tutturamıyacaklarını anlamak için basıyorlardı tetiğe ve böyle yüzlerce-binlerce müslüman insanı da böyle katletmişlerdi..

(Ki, 28 Temmuz 2010 tarihli medyada yeralan bir haberde, ’snipperlerin meydana yeniden çıktıkları ve ’Toplu Mezarları Araştırma Komisyonu’ üyelerinden oluşan bir ekibe, uzun namlulu silahlarla ateş açıldığı’ bildiriliyor ve şu bilgilere yer veriliyordu:
’Bosna-Hersek'te 1992-1995 yılları arasında yaşanan savaşta katledilen ve cesetleri toplu mezarlara gömülen kurbanların bulunması için kurulan Toplu Mezarları Araştırma Komisyonu Başkanlığı’nı yürüten Amor Maşoviç ve ekibi, geçen hafta Drina Nehri'nin sularının oluşturduğu Peruçaç Gölü'nde toplu mezar arama çalışması başlattı.
Amor Maşoviç ve beraberindeki 7 kişiye, bugün akşam saatlerinde Bosna Sırb Cumhuriyeti sınırlarında kalan Vişegrad kenti yakınlarındaki gölde bot üzerinde bulundukları sırada, uzun namlulu silahla ateş açıldı.

Aliya İzzetbegoviç'in yakın çalışma arkadaşlarından olan Amor Maşoviç, yaptığı açıklamada, şöyle dedi: “Kurşunlardan birisi botumuza isabet etti. Saldırıda suikasd silahının kullanıldığını tahmin ediyoruz. Çünkü hiç kimse silah sesi duymadı, sadece merminin geliş sesini duyduk. Bu saldırının profesyonel kişilerce ve çalışmalarımızı engellemek isteyencelerce yapıldığından şüpheleniyoruz.”
Savaş yıllarında (1992-1995) öldürüldükten sonra cesedleri Drina nehrine atılan kurbanları bulmak için bu bölgedeki çalışmalarına ağırlık verdiklerini ifade eden ve
Drina, Balkanlar'ın en büyük toplu mezarıdır” diyen Maşoviç, Çetnikler'in, Drina'yı hep ölüm çukuru olarak kullandıklarını, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile son savaşta öldürülen Boşnakların önemli kısmının cesedlerinin buraya atıldığını belirtmekte.. Amor Maşoviç ve ekibinin çalışmaları sonucu, bugüne kadar açılan binlerce toplu mezarda 20 bin kurbanın cesedine ulaşıldı.. Maşoviç, Osmanlı'nın bölgeden çekilmesiyle birlikte tarihlerinde 11 kez büyük katliâm ve soykırımlara maruz kalan Boşnakların yaşadığı son katliâmın, ekibinin çalışmaları sonucu kayıt altına alındığını açıklamıştı.)

Evet, bu taze ve ek bilgileri aktardıktan sonra, savaş günlerinde Saraybosna’nın içindeki en büyük toplu cinayetlerinden birisi olan Markale / Pazaryeri  trajedisine de değineyim..

Bu pazar yeri, etrafındaki yüksek binalar dolayısiyle, bir kaleiçi gibi güvenlikli sayılıyor ve halk, o kuşatılmışlık içinde, günlük ihtiyaçlarını karşılamak için bu bölgeye daha fazla güven içinde gelebiliyordu..

Bu pazar yerine, en kalabalık olduğu saatlerde, birinci kez havan topu atıldığında 35 kişi can vermiş, ikincisinde ise, 67 kişi can vermişti..

O faciaları hatırlayabiliyor muyuz?

Benim gözlerimin önüne gelen en trajik sahneyi kısaca tasvir etmeye çalışayım: Pazar yerine havan topu düşmüş, her taraf kan-revan, insan bedenlerinin muhtelif kısımları,  yerlerde veya yan taraflardaki apartmanların duvarlarına parça-parça yapışmış vaziyette..

Ama bir sahne vardı ki, o, gözlerimin önünde, bütün fecaatiyle, cap-canlı durmaktadır: Havan topunun patlamasıyla birlikte, 25 yaşlarında bir genç insan  da savrulmuş ve göğüs kafesi parçalanmış ve ciğerleri ortaya çıkmış vaziyette, pazaryerinin  etrafındaki demir parmaklıklarında,  gövdesinini üst tarafı ve başı, parmaklığın bir tarafında, gövdenin geri kalan kısmı ise, diğer tarafta; ama, yüzünde hiçbir parçalanma, bozulma, gerilme olmaksızın, öylece asılı kalmıştı..

O pazar yerinde bugün yine pazar kurulmakta.. Ve duvarlarında, o havantopu saldırılarında can veren insanların isimleri, plaketlere yazılı olarak, o pazar yerini çevreleyen duvarlardan, yaşayanlara mesajlarını vermekte.. 

*Markale Pazarı’ndaki sivil kurbanlarının isimleri, mesajlarını sürekli veriyorlar..

**

Evet, bu barbarlıklar, modern -çağdaş Avrupa’nın ortasında, yıllarca devam etmişti.. O günlerde, sırtını da slav kavimlerinin ağabey bildiği Rusya’ya dayayan Yugoslavya Komunist Partisi Genel Sekreteri S. Miloşeviç’in, sırb şovenizminin en saldırgan bir önderi olarak, Bosna Mes’elesi’ni silah zoruyla ve kanla halledeceğini sanmıştı..  Esasen Miloşeviç, müslümanların o topraklarda yerleştiği 1389- Kosova Savaşı’nın 600. yıldönümü olan 1989’da tertib ettirdiği dev törenlerden beri bu büyük yangının fitilini ateşlemekteydi.. 

Ve bütün demokrat-özgürlükçü, kapitalist, komunist, sosyalıist  vs. dünya liderleri de onun arkasındaydı.. O günlerin Fransa C. Başkanı F. Mitterand, Sarajevo’ya yaptığı gezide Aliya İzzet Begoviç’e gaayet net olarak, ’Avrupa’nın ortasında bir İslam Cumhuriyeti istemiyoruz..’ diyordu.. Mitterand’ın medya önünde söylediği sözler de, ’Ben Élisée Sarayı’nda kaldığım müddetçe, sırblar üzerine tek bir fransız mermisi bile fırlatılmayacaktır..’ şeklindeydi.. Aynı günlerde, fransız düşünürlerinden Bernard Henry-Levi de, dönemin fransız başbakanı Alain Jupé ile bir öğle yemeğinde buluştuğunda, ’Bosna’da sergilenen barbarlığa niçin bu kadar sessiz kalındığını’ sorduğunda, Fransız Başbakanı ona, ’Evet, haklısınız, ama, bu duruma müdahale ederek, Avrupa’nın ortasında bir İslam Cumhuriyeti’nin yükselmesinin sorumluluğunu üstlenemeyiz..’  diyordu..

Aynı günlerde Almanya’nın ise, tıpkı II. Dünya Savaşı sırasında kendisine bağlı olarak kurduğu ve 4 yıl ayakta kalan Hırvatistan Devleti’nin yeni versiyonunu desteklemekten öteye bir şey yapmıyordu.. Ayrıca da, Avrupa Birliği’nin lokomotifi olduğu düşüncesiyle, Avrupa’nın problemlerini artık başkalarının (yani, Amerika’nın) desteğine muhtac olmadan çözebilecekleri iddiasını taşıyordu. Bu durumda, Amerikan emperyalizmi de, Avrupa Birliği’ne, zımnen, ’Haydi bakalım, ben olmadan Avrupa’nın problemlerini halledebilecek misiniz?’ dercesine mesajlar veriyor ve problemin iyice olgunlaşıp avucuna düşmesi için, bu kanlı oyunun daha bir tahammül edilemez boyutlara varmasını ve ancak ondan sonra sahneye ’kurtarıcı’ olarak çıkmayı planlıyordu.  Nitekim, o günlerin USA Sav. Bakanı Warren Christopher, ’Bosna Buhranı, Amerikan ulusal menfaatlerini, henüz müdahalemizi gerektirecek derecede tehdid etmemektedir..’ diyordu..

Katolik dünyasının lideri Papa II. Juhannes Paulus (Jean Paul) Yugoslavya’dan kopan Slovenia ve Hırvatistan/ Crovatia gibi yeni ülkelerdeki savaşları durdurmak için canla-başla çalışıp, savaş ateşinin en fazla, 6 ay zarfında söndürülmesini sağlamışken; müslüman Bosna için, dua ettiğini söylemekle yetiniyordu..

Ortodoks Patriği ise, Belgrad’da hastahenede ziyaret ettiği yaralı sırbları,  ’Îsâ’nın Balkanlar’daki kahraman askerleri’ diye takdis ediyor, onların başlarını sıvazlıyordu..

Bosna Buhranı’nın  problemi artık Avrupa’nın çözemiyeceğini anlamasından ve çaresizliğini fiilen ilan etmesinden sonra, Amerikan emperyalizminin o zamanki şefi Bill Clinton, sahneye ’kurtarıcı’ olarak çıkacak ve Kasım-1995’de, ’Dayton Andlaşması’nı dayatacaktı.. 250 bine yakın sivil, savunmasız evladının sırf müslüman oldukları öldürüldüğunu görmenin derirn faciasını yaşayan Aliya İzzet Begoviç, tam bir kan ve ateş tufanında kuşatılmışlık içinde bulunan Bosna’yı kurtarabilmek için, bu andlaşmayı ağlıya-ağlıya imza edecek ve ’Ben Bosna’nın  bu kadarını kurtarabildim, gelecek nesiller de daha fazlasını kurtarsınlar..’ diyecekti.. (Hatırlıyalım ki, o günlerde, Bosna Müslüman Ordusu, bazı önemli noktaları ve bu arada, Yugoslavya’nın en büyük hidro-elektrik santralı ile önemli anayolların bulunduğu Jayce Üçgeni’ni de kurtarmıştı, ama, bu önemli noktaların müslümanların elinde olmasını istemiyen Amerikan emperyalizminin baskılarıyla, Dayton’da, bu yerlerin de sırb kantonuna bırakılması sağlanmıştı.)

Bazılarınca, çok matah bir şeymiş gibi, şahsiyeti çarpıtılarak ’bilge kral’ diye anılan, gerçekte ise, krallıkla, şeflikle, büyük önderlikle ilgisi olmayan bir ’bilge müslüman’ olan merhûm Aliya İzzet Begoviç’in Bosna’nın müslüman halkını, acılar içinde pişmiş ve amma, kendisini kinlere ve duygulara kaptırmamış sabırlı, bir hizmet eri olarak, düşmanlarında bile hayranlık uyandıran bir liyakatle o günlerde nasıl temsil ettiğini bu vesileyle bir daha hatırlamalıyız.. (Ali isminin sırbçada Aliya diye telaffuzu, hem sırbçanın sentaksının gereği ve hem de ’ali’ kelimesi, sırbçada ’ama, fakat’ gibi mânalara geldiğinden, en azından o diyarlarda Aliya’nın tercih edilmesi, daha doğru gibi gözüküyor..)

O bugün, Saraybosna’nın yamaçlarında, Bosna trajedisinin onbinlerce kurbanlarının arasında, hilal şeklinde bir havuzla çevrili 15-20 metrekarelik küçük ve mütevâzı’ mezarında yatmaktadır.. Ve birkaç yıl önce, gizli bir el, onun o mütevazı’ kabrine bile kin duyarak, bu mezarı bile bir bombayla tahrib etti.. Ama, o saldırıya rağmen, onun kabrindeki mütevâzı durumda bir değişiklik olmadı..

**

Aliya gibi bir lideri yetiştiren bir eğitim ocağı: Başçarşiya’nın ilginç köşelerinden bir yer de, Moriça Han,  üstü kapalı ve ama, içinde yığınla dükkanlar ve kahveler, bulunan bir eski kervansaray veya han havasında bir mekan.. Yatsı namazı sonrasıydı.. Her taraf, tıklım tıklım.. Oturacak bir yer bulmak neredeyse mümkün değil.. Masalar etrafında, çay-kahve vs. içiyorlar, sohbet ediyorlar, kadınlı -erkekli.. Hanımlar arasında onda biri teşkil edecek tipte, gaayet mazbut bir şekilde giyinmiş tesettürlü hanımlar var ve tesettürlülerle tesettürsüzler arasında bir ayrışma veya birbirinden rahatsızlık hissini yansıtan bir görüntü çarpmadı gözüme.. Ama, savaş öncesinde, bu olamazmış ve tesettürlü hanımlar bu gibi yerlere yaklaşamazlarmış bile..

O mekanda, merdivenle yukarı çıkılan ve orada genişçe bir ’sofa’nın bulunduğunu hissettiren bir kat daha var.. Kapıda, ’Mladi-Muslimani’ yazısı var.. Belki de çoğu kimsenin dikkatini çekmiyen bir mekan..

Kapıda gördüğüm yazı, beni 32 yıl öncelerde yayınladığımız dergilere bazı sayıları gelen ve bazı yazılarını tercüme ettirip yayınladığımız Proporad dergisine götürdü.. Proporad dergisinin hâlâ da yayınlandığını söylediler.. Evet, burası, merhûm Aliye İzzet Begoviçi de bünyesinde yetiştiren ve ’Genç Müslümanlar’ isimli hareketin genel merkezi idi.. Aliya ve arkadaşlarının 1960’larda yayınladığı ’İslam Deklarasyonu..’ isimli manifesto ile, bir ’İslam toplumu ve devleti’ oluşturma projesinden dolayı, nasıl yıllarca hapiste yattığını unutamayız..

Ancak, gecenin geç vakti idi ve oturma salonundaki birkaç kişi dışında kimse yoktu.. Çay ve ayran gibi içecekler ikram ettiler.. Ertesi gün bir daha gitme imkanımız da olmadı.

2003 yılında vefat eden Aliya İzzet Begoviç’in eserlerinde, fikirlerinde dünya müslümanlarının bugün de istifade edeceği pekçok hususlar vardır.. (Rahmetli’yi, son olarak Eylûl-1998’de, İslam Konferansı Örgütü’nün Tahran’daki toplantısında dinlemiştim.. Aliya o gün, konferansın son oturumuna son anda yetişmiş ve bir konuşma yapmış ve bazı eleştirilerini dile getirmiş ve bu sözlerinden rahatsızlık duyanlar olmuştu.. ’Bir günde üç ayrı dünyayı gördüm ve mukayese etmek imkanını bir daha buldum..’ diyen rahmetli Begoviç, ’Sabahleyin Hamburg’daydım, öğleyin  Riyad’da ve şimdi de Tahran’dayım ve üç ayrı dünya.. Nerelerde, ne gibi yanlışlar ve noksanlar bulunduğunu, bu kadar kısa süre içindeki çarpıcı farklılıklarla daha bir farketmek imkanını elde ettim.. Eleştirdiğim konular, olamıyacak şeyler değil.. Düşünülebilecek, yapılabilecek ve de mümkün olan şeyler..’  demiş ve bazı gözlem ve eleştirilerini de bir gönül derdi şeklinde ortaya koymuş ve bu sözleri bazılarını rahatsız etmişti..)

*’Mladi  Muslimani’ (Genç Müslümanlar) teşkilatının genel merkezi..

**

Saraybosna, bizim medeniyetimizin ilginç örnek ve sembol şehirlerinden birisi.. Şehirde sadece câmiler değil, şehrin en merkezî yerinde, Başçarşiya’nın hemen her bir köşesinde, camilerin 100-200 metre kadar uzağında bile sinagoglar ve görkemli kiliseler de bulunuyor.. Yani, İstarnbul’da gözüken ve Osmanlı sosyal yapısının en güçlü taraflarından birisi oluşturan bir anlayış, Saraybosna halkının rûhuna da yansımış.. Müslümanların ekseriyette olmalarına rağmen, gayrimuslimler, aynı sosyal bünyenin içinde, günlük hayatta, iç-içe, sadece özel hayatlarında, aynı trenin içinde, ama farklı kompartımanlarda giden yolcular durumundalar..

Ve ilginçtir ki, savaş sırasında yıkılmamış, tahrib edilmemiş minare ve kubbe kalmamışken, saldırıya uğrayan tek bir kilise veya sinagog olmaması, iki önemli hususu açığa çıkarıyordu:

1-                 Câmiler, medreseler, sırblar tarafından açılan top atışlarıyla tesadüfen değil, bilinerek tahrib edilmişti.. Çünkü, o saldırılarda kilise ve sinagoglara tesadüfen de olsa tek bir top mermisi isabet etmemişti..

2-                 Müslümanlar, uğradıkları onca barbarca saldırılara rağmen, dikkatlerini ve iz’anlarını kaybetmemişler ve kendi kontrol bölgelerinde bulunan kilise ve sinagoglara karşı tahrib edici hiçbir saldırıya izin vermemişlerdir..

Rahmetli Aliya İzzet Begoviç, bir uluslararası toplantıda yaptığı konuşmada müslümanların, başka dinlerin mensublarına ve mabedlerine karşı tutumlarına işaret ederken, ’Belgrad, bizim elimizde 300 yıldan fazla bir zaman kaldı ve tek bir kilise bile tahrib edilmedi… Ama, bizim elimizden çıkarken, Belgrad’da 300’den fazla câmi-mescid bırakmıştık; kısa süre sonra, o câmilerden, mescidlerden sadece bir tanesi ayakta kabilmişti.. Bayraklı Câmii.. Son olarak onu da yaktılar..  demişti..

*Şehrin merkezinde, Ferhadiye’de, bir parkta,, satranç oynayanlar..

 

*Başçarşiya - Ferhadiye yöresinde bir büyük ortodoks kilisesi..

*

Sosyal bünyenin derin iç örgütlenmesi..

Bir yatsı namazından sonra, dış görünüşü itibariyle ekonomik açıdan alt veya orta sınıftan olduklarını yansıtan insan tiplerinin, üzerinde ’İmaret’  yazılı bir mekana girdiklerini gördüm..

Ben de girdim oraya.. İnsanlar hemen kuyruğa giriyorlardı.. Ben de o safın sonuna eklendim..

Dışarıya göre, herşey burada yüzde elliye varan bir nisbette daha ucuz idi.. İnsanlar üç-beş kuruş da olsa, evlerinin ekmek ve diğer hamurlu yiyecek ihtiyaclarını buradan temin ediyorlardı.. Üstelik de, ortalıktan el-ayak epeyce çekildikten sonra, bu insanlar buraya uğrun-uğrun giriyorlardı, âdetâ..

Sıra bana gelinceye kadar, insanları yüzlerindeki çizgilerden anlamaya, onların ruh hallerini tanımaya çalışıyordum, gözucuyla..

Benim sıram geldiğinde, fiyat listesinde poaça diye yazılmış olan mamulden istedim.. Sadece 50 kuruş idi bu.. Ve yaklaşık olarak, Türkiye’deki 50 kuruşun değerini haizdi.. (Burada genel olarak kısaca KM diye söylenen Konvertibl (değiştirilebilir) Marka denilen bir para birimi geçerli.. Bir mark veya marka, yarım Euro.. Ya da, iki mark, bir euro.. Parayı Euro olarak verirseniz, size hemen bu hesab üzerinden üstünü veriyorlar..)  Paramı hazırlamıştım.. Kocaman bir somun ekmeği getirdi.. Bizim poaça dediğimizden farklı bir şeydi, bu..

’Hayır-hayır!’ dedim, onun yerinde vitrinde gördüğüm, yarım simit şeklindeki bir mamulâtı işaretleyip, ondan iki adet aldım..

Bu mekan, Belediye tarafından işletiliyordu ve dar gelirli kimselere ucuz ekmek hizmeti sunuyordu..

Ayrıca, yakınında aşevi olduğunu ve orada da çok ucuza yemekler verildiğini söylediler, ama oraya gitmedim.. Çünkü, bu gibi yerlerdeki insanların, kendilerinin gözlemlenmesinden  rahatsız olduklarını hissettim.

Bu arada, o civarda, bizdeki fukara kesimine hitab eden dargelirli kimseler için, çok para kazanmak tamahı taşımadığı anlaşılan kimselerce işletilen ’Aşçinica/ Aşevi’  denilen mekanlar da var.. Buralardaki yemek listelerinin ismine bakarsanız, çoğunun bildiğiniz yemekler olduğunu neler olduğunu anlarsınız..

*Yemek listesinden.. Paça, Çorba, Şiş Çevap, Bamya, Sogan Dolması, Yaprak Sarması vs..

**

Saraybosna’yı anlayarak anlatmakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Esasen bu kadar kısa süre içinde Balkanlar’ın incisi olan, ve bizim medeniyetimizin pırlantası durumunda bulunan bu şehrin derûnundaki değerler dünyasının bütünüyle kavranması, neredeyse imkansız..  

Ve benim de vaktim sınırlı..

Bu arada, en azından Travnik ve diğer yerlere gitmeye fırsat olmadıysa da,  Mostar’a gitme imkanı doğdu.. Ayrıca da, Travnik’e gitmeden, İvo Andriç’in ’Travnik Günlüğü’nü, Balkanlar’ı anlamak için de yine Andriç’in Drina Köprüsü’nü ve hele de Yugoslavya’nın son yüzyılındaki müslümanların iç dünyalarını anlayabilmek için, Mehmed Selimoviç’in ’Dervişin Ölümü’ isimli eserini ve keza, merhum Ali İzzet Begoviç’in eserlerini okumakta büyük fayda olduğunu düşünüyorum..

Bu vesileyle şunu da belirtmekte fayda var..

Bir müslüman, Aliya’nın‚ ’savaş, evet bir felakettir, ama, bizim kendimize gelmemiz için, kendi değerler dünyamıza dönmemiz için bir ni’met olmuştur..’ sözlerini tekrarladı ve  bu arada bir diğer noktaya daha değindi: ’Bugün, herbir müslüman ailesinin 5-6 çocuğu var.. Biz geneç bir nesle sahibiz.. Bir öldürüldük, binler halinde yeniden doğduk.. Yarınlar daha bir bizim.. Bu gayrimuslimler ise,.. Allah onların zurriyetlerini bağlamış âdetâ.. İkiden fazla çocuğu olan aileler neredeyse yok gibi.. Hattâ, çocuksuz evlilikler ve hattâ evlenme ve aile kurumuna karşı temelden soğuk bir bakış, onlar arasında daha bir yaygın.. Bu bakımdan, biz bu gidişle, bu bölgelerin yarınlarının daha bir sahibiyiz, Allah’ın izniyle..’

-İyi, güzel de, şuûr seviyesi açısından, müslümanların durumu nasıl?’ şeklindeki sözlerimin cevabı da ilginçti:

’Evet, şuûr seviyesi açısından istenen seviyede değiliz.. Siz hemen bütün müslüman yerleşim birimlerindeki câmilere, minarelere bakınca, buralarda çok canlı bir İslamî şuûr seviyesinin olduğunu düşünebilirsiniz.. öyle değil.. Ne var ki, bu halkın İslam’a bağlılığı pamuk ipliği ile bağlı sayılsa bile, bunca zulümlere, barbarlık ve soykırımlara rağmen, bu halk kendiliğinden bu dine bağlılığının nişanelerini yansıtmaya bu kadar değer veriyorsa ve kendisine düşmanlık eden ve savaş açanlara‚ ’Ben buradayım..’ diye meydan okuyorsa, bu, az bir şey değildir.. Bu bakımdan, bu câmiler, bu minareler, bu mekanların müslümanlara aid olduğunun dışa yansıtılan en belirgin bir nişanesi.. Ayrıca şunu da görmemiz lâzım ki, hristiyanlar da kendi dinlerine bağlılık açısından bizden  daha iyi durumda değiller.. onların kiliseleri ve her yere bir HAÇ işareti dikme çabaları da, hristiyanlığa çok bağlı olduklarından değil, sadece, kendilerinin müslümanlardan ayrı bir dünyaya, ayarı değerler sistemine aid  ve bağlı olduklarını güçlü bir şekilde ortaya koymak şeklindeki sosyal inadlaşmadan kaynaklanıyor..’

**

Mostar,  Poçitel ve Blaga…

Mostar, Sarajevo’ya 135 km. kadar bir uzaklıkta ve Bosna’nın Hersek bölümünde.. Most , köprü demekmiş, hırvatçada.. Star da eski mânasında .. Mostar da böylece eski köprü mânasında..

Yol boyunca Tarçin ve Konyiç gibi küçük kasabalar var..

Bu Konyiç ismi, Konyacık mânasına geliyormuş.. Yüzlerce yıl önce Konya taraflarından buralara gelip yerleştirilmiş insanlar geldikleri yerin küçük bir modelini oluşturduklarını anlatmak için, buraya bu ismi vermişler.. Tıpkı, Amerika’ya göç eden Avrupalıların oralarda, kurdukları şehirlerin başına genelde bir ‘New / Yeni ’ sıfatı ekleyerek, geldikleri yerlerin ismini vermelerinde olduğu gibi..

Konyiç’de Tito’nun görenleri şaşırtan ve nükleere saldırılara karşı bütün tedbirlerin alındığı bir sığınağı varmış, ama, bizim için vakit çok geç olduğundan göremedik.. 400 kadar kişinin, 6 ay boyunca dışardan hiçbir yardım almadan yaşayabileceği bir yermiş orası..

Şimdi bazı bölümleri san’at galerisi, sergi yeri olarak da kullanılıyormuş..

*

Yol boyunca Neretva nehri üzerindeki bir baraj gölünün kıyısından oldukça sarp, dik dağ yamaçlarının ilerliyoruz.. Hava iyice ısınıyor.. 35 derece..

Ve Mostar’a varıyoruz..

Mostar, dağların arasında, bir düzlükte kurulmuş, 100-110 bin nüfuslu bir şehir..

*Mostar

Sarajevo’dan Mostar’a giderken ve de Neretva nehrinin akışı istikametinde, nehrin sol tarafı genelde müslümanların, karşı taraf ise hırvatların yaşadığı semtler..

Hırvat bölgesi, daha bir modern görünümlü, ama bir beton yığını halinde.. Hele şehre dışardan gelenler için, bu beton yığınlarından oluşan kısmın ilginç bir tarafı yok.. Ama, Mostar’ın müslüman kısmı,  sadece müslümanlara değil,  burayı görmeye gelen başka insanlara da bir iç huzûru verebiliyor..

Hırvat tarafının batısındaki  tepenin üstüne, Dayton Andlaşması’nın imzalanmasından bir gün öncesinin gecesinde, alelacele kocaman bir Haç  dikilmiş, yaklaşık 40-45  metre yüksekliğinde filan olmalı..

Alelacele diyorum..

Çünkü, Dayton Andlaşması  imzalanırken, maddelerden birisi de, bu andlaşmanın imzasından önce varolanlar korunmakla birlikte, imzalandığı andan itibaren, yeni dinî sembollerin yerleştirilemiyeceği şeklindeymiş..

B. Amerika’daki Dayton Askerî Kampı’nda, dış dünyayla bütün irtibatlar kesilerek, üç hafta süren kapalı görüşmelerden yine de haber uçurulmuş olmalı ki, andlaşmaya uygun olsun diye, imzadan önceki son gece yerleştirilmiş bu Haç, buraya...

*Mostar tepesindeki Haç

Müslümanlar bu sembolün dikilmesine ve andlaşmaya aykırı olduğu gerekçesiyle de itiraz edecek olmuşlar..

Ama, andlaşmadan önce olduğu, bir yel yapılamamış.. Ve Aliya İ. Begoviç de, esasen savaşı durdurmak için, o kadar acı bedeller ödemek zorunda kalmışken, bu Haç işareti yüzünden yeni bir ihtilaf ve sürtüşmeye gerek olmadığını düşünmüş ve ‘Bizim hilalimiz gökte ve onlarınkinden daima daha yüksekte..’ demiş..

Mostar’ın hemen her tarafından görülen o Haç, geceleri aydınlatılıyormuş.. Savaş sonrasında, Begoviç Mostar’a geldiğinde, geceleyin Hırvat liderlerinden birisi telefon etmiş, ‘Aliya, bak bakalım, Mostar’ın üzerinde, en yüksekteki ışıkta neler görüyorsun?..’ demiş.. O da, ‘Gökteki hilali görüyorum..’ diye karşılık vermiş..

Bu rivayet, doğru mudur bilmiyorum, ama, espri ve psikolojik savaş taktiği olarak hoş..

*

*Mostar’da minareleri geride bırakmak için dikilmiş bir kilise kulesi.. Ancak, bu kule eğilmeye başlamış, ikinci bir Pizza Kulesi gibi kalabilir mi hesabı yapılıyor..

*Ve, Osmanlı’nın uçbeylerinin kalesi.. Poçitel...

Mostar’ı dönüşte gezmek ümidiyle, şehre girmeden yola devam ettik ve 40 km. kadar batıda bulunan  ve Osmanlı’nın en son sınırlarını oluşturan Poçitel’e gideceğiz..

Poçitel (veya bazı yerlerdeki yazılış şekline göre Poçitelli), küçük bir Osmanlı köyü.

Adriyatik'e otuz kilometre mesafede, ve o da Mostar gibi, Neretva ırmağının kıyısında, bir dağın yamacına kurulmuş.

Osmanlı’nın buralara kadar gelmişken, Adriyatik sahillerine varmadan, 30 km. içerde duraklamasını anlamakta zorlanıyor insan..

Poçitel’in asıl özelliği, geçmişte, sınır karakolu olması.. Kale muhafızlarının yerleşim birimi olduğu anlaşılıyor.. Kayalık, ekime elverişli arazisi hemen hemen hiç olmayan bir yöre..

Yol kenarında, kızgın güneş altındaki gariban hanımlar,  kağıt külahlara koydukları birkaç meyvayı satarak, size sunmaya çalışıyorlar.. ’Merhaba abi, hoşgeldiniz, buyrun..’ gibi birkaç türkçe sözle sizinle bir bağ kurmaya ve rızklarını temin etmeye çalışıyorlar.. İnsan, bu çaresiz insanlar karşısında daha bir çaresiz kalmanın ızdırabını yaşıyor.. Sadece turistlere satılacak ufak-tefek şeylere bağlanan bir hayatı tasavvur edebiliyor muyuz?

*1562’de yapılan Hacı Ali Camii’nin, savaşta, hırvatlar tarafından 1993’te yıkılmış hali..

*Ve, Poçitel’in bugünün görüntüsü..

Burası,  Hacı Ali Camii, kalesi, medrese ve hamamları, saat kulesi, konakları ile, bir minyatür şehir adeta..

Ama, bu minyatür şehir bile, 1992-93’lerde, Hırvatların askerî olmayan hedefleri ve müslümanlara aidd her ne varsa onların herbirisini yok etmek hedefi güden barbarca saldırılarında ağır tahribata uğramış… Ama, Hırvatlar buralara hâkim olamamışlar.. Nitekim, bu gün, -savaşta onca tahrib olmasına rağmen- yine de dimdik ayakta.. Türkiye’nin bu küçük yerleşim biriminin yeniden diriltilmesi için yaptığı harcamaların karşılığı, bir albayrak’ın, camiin mihrabında sürekli asılı durmasıyla ödüllendirilmiş âdetâ..  Ama, müslümanların  geçmiş asırlardaki ortak bayraklarının en meşhurlarından olmasına rağmen, bugün daha çok ve hattâ sadece TC.’ye aid bir bayrağın camiin mihrabında devamlı asılı tutulması, TC. vatandaşları açısından pek yadırganmıyor olabilir, ama, bu gibi resmî ve laik sembollerin câmilere yerleşmeye başlaması, kötü bir geleneğin başlangıcı da olabilir.. 

Bu câmiin halılarını da İran İslam Cumhuriyeti vermiş..

Câmi ve minaresi, yenilenmiş, içerisi de, tertemiz halılarla gönül açıcı.. Ama, bu halıların üzerine de, bunların İran İslam Cumhuriyeti’nin hediyesi /bağışı olduğunu belirten hırvatça yazıların yazılmış olması da, bayrak konusunda yazılanların paralelinde olacaktır.. Diğer bazı mescidlerin de Suûd rejimi tarafından yaptırıldığı görülmektedir.. (Saraybosna’da da, Endonezya tarafından yaptırılmış güzel bir câmi olduğunu da ekliyelim..) Türkiye, İran, Suudî gibi ülkelerin Bosna’da yaptıkları hizmetler ve yardımları evet, alkışlamalıyız.. Ama, bu gibi ülkelerin yardımlarının hele de mâbedlerin içinde değil, dışyüzündeki plaketlerde yazılmasıyla yetinilmeli değil mi?

*

Ayrıca, bir okuyucunun gözlemlerinde de belirtildiği üzere, Bosna’da müslümanların en temel problemi işsizlik iken, halkı müslüman ülkelerin sadece mabedler ve diğer tarihî mekanların onarılması ile yetinmeyip, savaşta tamamen çökmüş olan ekonomik bünyenin canlandırılması için yardımcı olması gerekmez mi?

*Haci Ali Camii’ni yeniden yaptıran Türkiye’ye şükran nişanesi: Bayrak, mihrabda..

*Hacı Ali camiinin halılarını da  İİC vermiş ve bu, halıların kenarına da yazılmış..

*

Poçitell’den ayrılıyoruz..

Yol üzerinde; bir yerleşim biriminin küçüklüğüyle ters orantılı sayılacak derecede büyük bir câmi, üçer şerefeli iki minaresi ile taa uzaklardan göze çarpıyor..

Buraya ’İnad Camii’ deniliyormuş..

Bir inadlaşmanın eseriymiş,  çünkü..

Buradaki camii hırvatlar gelip yıkmışlar.. Müslüman halk yeniden yapmış..

Sonra hırvatlar gelip yine yıkmışlar ve yerinde bir kilise yapmışlar..

Sonra müslümanlar duruma hâkim olup, kiliseyi yıkmış ve câmilerini yeniden bina etmişler..

*

Ve  Blaga’ya varış..

Mostar’a geri dönmeden,  bir yol sapağından ayrı bir yere doğru ilerliyoruz.. 30 km. kadar süren bir yolculuktan sonra, yüksekliği yaklaşık 50-60 metre yüksekliği bulan dev bir kaya kütlesinin dibine vardığımızda, karşımıza çıkan, beklenmedik ve son derece hoş bir sürpriz..

Kocaman bir nehir o kaya kütlesinin altından çıkıyor..

Buraya Blaga dedikleri gibi, Buna nehrinin kaynak noktası olarak da kabul ediliyor.. Bu Blaga kelimesi, yoksa bizdeki bazı ırmak kaynakları için kullanılan ’Bulak’ sözünden mi geliyor, bilmiyorum.. (Mesela, Fırat’ın kollarından Murad Çayı’na katılan Şekerbulak diye bir su kaynağı vardır, Malazgirt’te.. Ve başka örnekler de var..)

Bu su kaynağının özelliği, Avurupa’daki en büyük su kaynaklarından birisi olması.. Saniyede çıkan su mikdarı 43 bin litre imiş.. Yani, gözaçıp kapayıncaya kadar, 2-3 saniye içinde, 120 tondan fazla... Çok lezzetli ve buz gibi bir su.. Yüzme bilmeyen bir insanı, alıp götürebilecek güçte..

Bu kaynağın büyüklüğünün kıyaslanması için belirtmeliyim ki, Fransa- Almanya sınırında, Freiburg civarında, Donau- Schengen denilen yerde, Donau (Tuna) nehrinin  doğduğu yerde de yüzlerce kaynaktan su çıkıyor, ama, bunların hepsinin o noktadaki suları biraraya geldiğinde, mikdarı yine de herhalde buradaki suyun yarısını, saniyede 20 bin litreyi bulmaz..

Blaga bir turistik mekan..

Dahası, suyun çıtığı noktaya, o kaya kütlesinin dibinde bir tekke var.. Halvetiye Tekkesi..Ve Saru Saltuk türbesi bulunuyor.. Sanki, bu mekanların manevî bekçiliğini yapıyor gibi bir havası var, bu tekkenin.. O dev kaya kütlesi, âdeta, bu tekkenin üzerine abanmış gibi..

Savaş yıllarında ’ustaşa’ denilen hırvat milislerini buraya yaklaşamamışlar,  sonra Hırvat uçakları gelip burayı bombalayıp tahrib etmek istemişler, ama, bu tekkenin üzerine abanmış gibi duran dev kaya kütlesi yüzünden, bombalar buraya ulaşamamış..

*Blaga’nın çıkış noktasında, Saru Saltık Türbesi ve Halvetî Tekkesi.

*Durgun bir göl gibi, muazzam bir kaynak, Blaga..

Bu mekanları ziyarete gelen turist kafileleri azımsanmıyacak derecede.. Biz oradayken, Türkiye’den bir turist kafilesi gelmişti ve turistlere rehberlik eden bir genç hanım, onlara bilgiler veriyordu, gûya..

Duvarda, basit bir kılıç figürü, bir resim olarak çizilmişti..

Turist rehberi hanım, bu kılıç resmini, ’Biz buraya geldik, silahı bıraktık, barış için buradayız..’ manasına geldiği gibi, çok ütopik ve hiç bir temeli olmayan, komik ve gönlüne geldiği gibi ’bilgilendirme’lerde bulunarak açıklıyordu.. Kızcağızın, duvarlarda asılı olan ve, ’Ya Hazret-i Pîr, Muhammed Bahauddin Naqşbendî..’ yazılarının bulunduğu tabelaların ne olduğunu soranlara‚ ’kutsal bir metin’ diye getirdiği izah da, tebessüm ettiriciydi..

Blaga’dan ayrıldıktan sonra, artık Mostar’a dönebilirdik..

*

Mostar, Saraybosna gibi değil.. Henüz savaşın yaralarını bütünüyle saramamış..

Kubbe ve minareler kısmen tamir edilmiş, ama, sağda-solda, savaşın korkunç yüzü karşınıza henüz de çıkabiliyor..

Binlerce sivil savunmasız müslümanın‚ hırvat ’ustaşa milisleri’nce  korkunç şekilde katledilmesinin acılarını Mostar insanlarının hâlâ da hissettikleri yüzlerinden okunuyor, âdeta..

Birçok binalar, o harab haliyle duruyor..

*Savaştan kalan ve karşımıza tesadüfen çıkan binalardan birisi..

*

İlginç olan şu ki, hırvatlar, sırb saldırılarına karşı, Boşnaklara başlangıçta bir de yardımcı bile  olmuşlardı.. Hattâ, Bosna’ya yapılmak istenen uluslararası yardımlar Zagreb Havaalanı’ndan veya güney’deki Split Limanı’ndan, Zagreb Hükûmetinin izin vermesiyle Boşnaklara ulaştırılabiliyordu..

Sonra ise..

Bosna’nın artık ayakta kalamıyacağı kanaati hırvatlarda da uyanınca.. ’Sırblar buraları almadan, biz alalım ve de savaşarak alalım..’  fikri uyanmış..

Ve asırlarca bir arada yaşamış müslüman ve gayrimuslim halklar, şimdi, aynı şehirde yaşadıkları halde birbirlerinin bölgelerinden geçmemeye dikkat gösteriyorlar.. Müslümanlar, hırvat bölgelerindeki câmilerine yine de gelip gidiyorlar.. Ama, evlerini Neretva nehrinin (akış istikametindeki) sol tarafına taşımışlar..

Ve daha çok da gayrimuslimler korkuyorlar..

Ayrıca utanıyorlar mı, bilmem..

Ama, Mostar Köprüsü’nü kasıdlı olarak, defalarca top atışına tutarak, sonunda yıkan insanların, şimdi o köprüyü yeniden kullanmaktan az-çok utanç duymaları gerekir..

Mostar Köprüsü, Mîmar Sinan’ın uslûbunu yansıtan ve esasen onun öğrencilerinden Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında yapılmış bir mimarî şaheseri..

Bu köprünün bu kadar muhteşem bir san’at eseri olduğunu, doğrusu, sanmıyordum.. Hattâ, biraz fazlaca büyütüldüğünü düşünüyordum.. Hattâ, ’köprüler insan yapamaz, insanlar köprüleri yaparlar; yıkılanın da yenisini..’ diyordum..

Ama, burada gördüğüm köprü, resimlerde görülenden çok daha başka bir şeydi ve sadece  maddî görüntüsüyle değil, insan üzerinde uyandırdığı psikolojik etkisiyle de, insanı adeta büyülüyordu.. Ve insana verdiği mesajıyla, insanın iç zenginliğini daha bir zenginleştirilebiliyordu ve kendisinin tekrar yapımının o kadar kolay olmadığı da görüldü..

Nitekim, Tayyîb Erdoğan Hükûmeti’nin büyük desteğinde, Dünya Bankası ve Unesco’dan da alınan yardımlar ve de İngiltere Veliahdi Prens Charles’ın özel ilgisiyle, köprü yeniden yapıldı, aşağı yukarı eski güzelliğinde..

Yıkılan köprünün, herbirisi yarım tonu bulan taşlarını sudan çıkarmışlar, bir kenarda sergiliyorlar..  Yeniden yapımda kullanılmamasının sebebi ise, bu taşların su içinde yıllarca kalması hasebiyle,  dirençlerinin bozulmuş olabileceği endişesi imiş..

Bu köprünün saldırılar sonucu yıkılışını ve köprünün bütünüyle Neretva nehrinin sularına gömülüşü üzerine yükselen sevinç çığlıklarını saniye saniye gösteren videoyu seyrederken, boğazım düğümlendi.. ’Bu kadar hoyratlık olmaz..’ diye..

Evet, Mostar Köprüsü şimdi tekrar canlandırılmış canlandırılmayı da, şehrin iki tarafını yeniden birbirine bağlanmış mıdır?

Orası biraz şüpheli.. Daha doğrusu, henüz iki taraf birleşememiş..

Mostar küçük şehir.. Hemen herkes birbirine az-çok âşina.. Ve hırvatların bu köprü civarına pek gelemedikleri söylendi.. Korkuyorlarmış, toplu bir cinayete katıldıkları için, toplu bir suçluluk psikolojisi duygusu yaşıyor gibi bir korku içindelermiş..

Keşke utanmak nimetinden nasibleri olsaydı da, onun için gelmemiş olsalardı..

*

Köprünün en üst noktasındaki yüksekliği 30 metre..

Oradan aşağıya atlayan kimselerin suyun dibine çakılabileceği sanılabilir, ama,  Neretva nehrinin Temmuz ayında bile suyu oldukça bol idi ve köprünün altındaki derinliğin de en az 10 metre kadar olduğu söylendi..

*Mostar Köprüsü ve Neretva Nehri..

* Mostar Köprüsü, yeniden yapıldıktan sonraki haliyle..

*

Mostar, köprüsüyle, Neretva nehriyle, Poçitel kalesi ve Blaga nehir kaynağı ve oradaki Halvetî  çevresindeki tarihî ve tabiî güzellikleriyle büyük çapta turist çeken bir şehir..

Müslümanların gelir kaynağı da, ayağı-yukarı, turistlerden..

Şehrin ’Osmanlı Pazarı’ diye anılan pazara girdiğinizde, kendinizi, Anadolu şehirlerindeki el san’atları dükkanları veya atölyelerinde hissedebilirsiniz..

*

Biraz ileride, Mostar’ın büyük bir müslüman mezarlığına gittik.. Buradaki mezarların çoğunun, savaş kurbanları olan sivil insanlara aid olduğu anlaşılıyordu..

Çünkü, merhûm Aliya İ. Begoviç’in yakın çalışma arkadaşlarından, ’Mladi Muslimani’nin faal üyelerinden ve de Bosna Cumhuriyeti’nin İran İslam Cumhuriyeti’ndeki ilk büyükelçisi olan rahmetli Ömer Behmen’in mezarının orada olduğu söylenmişti..

O büyük mezarlığa gittiğimizde, bir saate yakın aradıysak da, rahmetlinin mezarını bulamadık.. Tabiatiyle, ruhu için bir fatiha okumak üzere, mutlaka mezarı başında bulunmak gerekmiyordu..

Bu mezarlığın da, hırvatların saldırılarına hedef olduğu, mezar taşlarının kurşunlarla parçalandığı görülüyordu..

Mezarlığın girişinde ise bir câmi vardı.. Camiin içi de, Suudî rejimi tarafından onarılmış ve bu, camiin girişindeki bir plakete yazılmıştı.. Bu camiin orijinalliği ise, kiremit yerine, yassı taşların kullanılması idi.. Bu eski usûl, korunmuştu..

*

Akşam oluyordu.. Bütün gün dolu dolu geçmiş ve biz de Saraybosna’nın yolunu tutmuştuk.. Ertesi sabah ise, önceden 90 Euro’ya bulduğum bir ucuz uçak biletiyle  Köln’e geri dönecektim..

5-6 gün süren bu Balkan yolculuğunda, kendi geçmişimizi de, geleceğimizi de, zaaflarımızı da, zengiliklerimizi de müşahade etmek imkanı buldum..

Bu yolculuğa çıkarken, bana Saraybosna’ya kadar yol arkadaşlığı yapan H. Korkmaz, A. Adıgüzel, H. Uysal kardeşlerimle, Saraybosna, Mostar, Poçitel ve  Blaga’da bana rehberlik yapan Âdem, keza Eddîn ve Abdulkerim kardeşlerime tekrar teşekkür ediyorum..

Yaralı bir ülkenin, yaralı bir halkın, yaralı bir kültürün içinde hüzünle sevincin bir arada olduğu birçok sahneleri gördüm, anları yaşadım ve bunlardan, paylaşılmasında fayda mülahaza ettiklerimi okuyuculara da aktarmaya çalıştım..

*

Sürç-ü lisan ettiysek, affola..

  • Yorumlar 5
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim