Saraybosna ve Mostar izlenimleri.. -2

28.07.2010 22:22

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

*Srebrenitza kurbanlarının tâbutları arasında bir ana.. Söze gerek var mı?

 

Yaralı bir halk, yaralı bir kültür ve yaralı köyler - şehirler..

Saraybosna ve Mostar izlenimleri.. -II-

secakirgil@yahoo.com

Bosna’yı bütün batı sınırlarından olduğu gibi, kuzey sınırlarından da boydan boya bir şerit halinde kuşatan Hırvatistan boyunca ilerleyip, Bosna’ya gireceğimiz kapıya geldiğimizde..

Bu kapı, Bosna Cumhuriyeti’ne vücud veren Dayton Andlaşması’ndaki dayatmaya göre oluşturulan ve Bosna Sırb Cumhuriyeti adını taşıyan ‘Sırb otonom- kanton bölgesi’nde idi..

Ve sabahın köründe, Gümrük kapısında bizden başka kimsecikler de yoktu..

Memurların gözleri henüz uykulu idi..

Selam vermeye hazırlanıyorduk, kendi evimize ulaşmış olmanın gönül huzuru içinde..

Suratlarından bir negatif, meymenetsiz enerji saçtıklarını hissettik ve selam vermedik..

Girişteki pasaport kontrolleri sırasında, arka arkaya üç araba ile ve içinde tesettürlü hanımları gören polislerden bazıları, rahatsız olduklarını hissettirecek şekilde, ‘Nereye- niye gidiyorsunuz?’  gibi sualleri asık suratla sordular.

Halbuki, önceki ülkelerin sınır kapılarında ise, böyle bir soru ve tavırla karşılaşmamıştık..

Oradan anladık ki, bu adamlar sırb idi.. Ve adetâ, Srebrenitza’nın yıldönümünde, Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadiç’in Belgrad’dan sırf o anma törenleri için Srebrenitza’ya gelmiş olmasının kızgınlığını henüz üzerlerinden atamadıklarını biliyorduk.. Bu bakımdan, bu davranışlarını yorumlamakta zorlanmadık..

Ayrıca, eklemeliyim ki, Bosna’nın Sırb kantonundaki sınır memurlarının mutlaka sırb olması gerekmiyor; sınırlarda her üç etnisiteye de mensub federal memurlardan oluşabiliyorlar, yani karışık.. Sırb da olabilirler, hırvat veya müslüman (boşnak) da.. Ama, demek oluyor ki, bizim nasibimize o anda, aykırı tipler düşmüştü..

Bu memurler bir noksan bulabilir miyiz dercesine evirip çevirdikten sonra pasaportları asık suratlı bir şekilde mühürleyip iade ettiler ve yola koyulduk..

Oldukça münbit olduğu gözlenen, bütünüyle ekili bir arazilerin ortasından, yanyana iki otomobilin zor geçebildiği daracık yollardan ilerliyorduk..

Temmuz’un ortasında bile, yeşil olmayan yer neredeyse yok gibi..

Tarlalarda genel olarak mısır ekili.. Ve sabahın o erken saatlerinde, gecenin serinliğinde üzerlerine çiğ yağmış mısır bitkilerinin yapraklarında güneşle birlikte âdetâ bir billûr gibi parıldayan su habbecikleri oluşmuştu ve bu görüntü beni, çocukluğuma, Karadeniz yöresindeki tarlaların arasından, sabahları geçerken, belden alt tarafımın sırılsıklam olduğum hatıralar âlemine götürüyordu..

Arabanın camını hafifce indirmiştik, içeri giren hava, bir hayat öpücüğü etkisi yapıyordu..

*

Burada bütün köprüler bir Drina Köprüsü’dür..

170 km. kadar güneydeki Sarajevo (Saraybosna)’ya doğru ilerlerken, ekime elverişli arazilerin giderek azaldığı ve bütün yüksekliklerin ormanlarla kaplı olduğu ve her köyden bir-iki beyaz minarenin yükseldiği köylerle, yerleşim birimleriyle karşılaşınca, kendimizi köyümüze varmış gibi hissettik, gönlümüz ışıldadı..

Keza, ırmaklar üzerinde kemerli taş köprüleri gördükçe, bazı tarihî binaları gördükçe, âşinâ olduğumuz bir dünyadan, bir tarihten hüzünlü mü desem, gururlu mu desem, bir takım duygu rüzgârları esiyordu, içimde..

Zenitza (Zenica) üzerinden Sarajevo’ya doğru, bir ırmağın vâdisi üzerinden ilerliyorduk.. İvo Andriç’in Drina Köprüsü isimli -roman mı desem, tarihî bir ağıt mı desem-, kitabını okuduğum gençlik yıllarımdan sahneler yeniden canlanıyordu, gözlerimin önünde.. Gerçi Drina Nehri, bizim geçtiğimiz yerlerden geçmiyordu, ama, Osmanlı mimarîsini yansıtan bazı  kemerli taş köprüleri gördükçe, onların herbirisi bana Drina Köprüsü’nü hatırlatıyor, yüreğimde bir takım duygular cûş-u hurûşa geliyordu.. 

 

*Bosna’da her köprü bir Drina Köprüsü gibidir..

 

Maglay, Doboy, Zepçe gibi iri-ufaklı yerleşim birimlerinde hâkim olan, daha çok kilise kuleleriydi. Ama, sağda solda yine de, bir-iki minare göze çarpmıyor değildi.. Demek ki, ya orada müslümanlar da yaşıyordu, ya da geçmişte yaşamıştı.. Ve bu mıntıkalar Bosna içindeki Sırb Cumhuriyeti veya Sırb Kantonu’na aid sayılıyordu..

(Sırb kantonunun eli kulağında, ilk fırsatta ayrılmanın heves ve hesabında: Ben oradayken, Lahey- Uluslararası Adâlet Divanı’nın Kosova ile ilgili olarak vereceği kararı, merakla bekleniyerdu.. Çünkü, Sırbistan, Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu iddia ediyor ve bu bağımsızlık ilanının kabul edilmesi halinde, hiç bir devletin sınırlarının hukukî dokunulmazlığının kalmıyacağı ileri sürülüyor ve bu durumda dünyada birçok devletin iç ihtilafların yaşandığı nice bölgelerinin de, oluşacak yeni uluslararası hukuk kurallarına  dayanarak kolayca bağımsızlık ilan edebileceği görüşünü belirtiyorlar ve bu cümleden olmak üzere,  Bosna Sırb cumhuriyeti/ kantonunun da bağımsızlığını ilan edibileceğini ileri sürüyorlardı..

Şimdi, Lahey / Den Haag Adâlet Divanı, Kosova’nın bağımsızlığını ilân etmesinin uluslararası hukuka uygun olduğunu açıkladı.. Bu durum, şimdi Sırbistan’da ve Bosna’nın sırb kantonunda kendilerinin de bağımsızlık ilan edebilecekleri ve Bosna’dan kopabilecekleri şeklindeki görüşlerin daha ciddî olarak tartışılmasının da zeminini hazırladı..)

*

Artık bütünüyle müslümanların yaşadığı yörelere girdiğimizi hissedince..

Müsaid bir yer bulup, bir su kenarında sabah kahvaltısı yapalım dedik..

Anayoldan biraz sapıp, dereler içindeki Kakani köyü mescidinin yanıbaşında durduk..

Camiin yanıbaşında, bir çeşme.. Suyu devamlı akıyor..

Hemen orada 8-10 kişinin isminin yazılı olduğu bir mermer kitabe var..

Bu çeşme de onların hâtırasına yapılmış..

Bu mezarlarda yatanların hepsi de  20-30 yaş kuşağındalar ve 1993-94’lerde katledilmişler..

6 tanesi Delibaşiç (Delibaş) soyadı taşıdığına göre, aynı aileden oldukları anlaşılıyor.

Kahvaltı hazırlanırken, evlerin birbirinden oldukça uzak mesafelerde, bahçeler içinden gelip geçen ahali, bizi selamlıyor, ilgileniyorlar.. Hanımlar ve erkekler,  İstanbul’a gittiklerini anlatıyorlar, ayran ve portakal suyu vs. gibi ikramlarda bulunuyorlar..

Bir hanım, İstanbul’dan mübarek bir zat olduğunu söylediği Bilal Efendi’yi tanıyıp tanımadığımızı soruyor.. Tanımadığımızı söyleyecek olsak, neredeyse üzülecek veya cehlimize verecek gibi.. O kadar derin bir saygıyla anıyor o Bilâl Efendi’yi..

Bilal Efendi’yi o bile tanıdığına göre, biz tanımıyoruz dersek, ayıp olacak..

Tanıdığımız birkaç tane Bilal Efendi olduğuna göre, muhtemelen tanıdığımızı hissettirmeye çalışıyoruz.. O, kendi Bilal Efendisi’nin tanındığı mânasını çıkarıyor bundan ve..

Memnun oluyor, ‘Tabiî, tabiî.. Çok büyük âlimdir..’ diyor..

Kurtuluşu, ‘biz Almanya’da kalıyoruz, onun için o zatla müşerref olamadık..’ gibi sözlerle geçiştirmekte buluyoruz.. Sözlerimizi, ‘türkçeyi bülbül gibi konuştuğu’yla gurur duyulan 12 yaşlarındaki oğulları Tarık, güçlükle de olsa aktarıyor..

*

Ama, bu kadar güzel insanların yaşadığı yerde, insanın içini karartan bir tablo da yok değil..

Şöyle ki, orada o kadar su olduğu ve çeşmeden devamlı su aktığı halde, 10 metre ötedeki camiin lavabolarına bir boru / hortumla bile su çekilmesi mümkünken bu yapılamamış..

Ve tabiatiyle de..

Bu durumdan kaynaklanan görüntü rezaletine bu kadar değinmekle yetineyim..

Bir sorumlu da yoktu, ortalıkta..

Sadece dışardan gelenler için değil, bizzat kendileri için de son derece çirkin görüntüler..

*

Yaralı bir şehir..  Gazi Sarayevo...

Ve tekrar yola koyuluyoruz.. Ve nihayet, sabah saat 11.00 sularında, Sarayevo’ya varıyoruz.. Özellikle son 15-20 senedir mâruz kaldığı korkunç soykırım ve diğer zulümler yüzünden yüzünden, yüreklerimizi dağlayan, mazlûmlarının canhıraş feryadı kulaklarımızda yankılanan, nice trajik sahneleri hâfızalarımıza nakşolan Gazi Sarajevo’ya, Saraybosna’ya geldiğimizi anlıyoruz.

Etrafını dağların çevirdiği bir avuç içini andıran genişçe bir vâdi ve yamaçları boyunca, her bir taraftan yükselen onlarca minareler, bu şehrin ve mazlum müslüman halkının uğradığı bütün zulümlere, fir’avunluklara karşı âdetâ, devamlı sessiz bir feryad halinde ‘Allah’u Ekber’ der gibi yükseliyorlar..

Kafilemizdeki hanımlar ve çocukları da, sevinç içinde, ‘Aaaa, burası bizim  ülkemiz..’ demekten kendilerini alamıyorlar..

Bosna Savaşı günlerinden hâfızamızda kalan isimlerle, Şurası, İgman Dağı olmalı, şurası filan tepe olmalı..’  diye coğrafî konumumuzu belirlemeye çalışıyorum..  (Burada belirtmeliyim ki, bu benim Balkan’lara, yazık ki ilk gezim.. Bazı bilgileri, bu yöreleri bilenler için fazla sayılsa bile, benim gibi bölgeye daha önce gitmemiş olanlar için gerekli olabilir..)

Gözlerimizin önünde, henüz 15 sene öncelerde, sırf müslüman oldukları için ateşe atılan onbinlerce-yüzbinlerce Ali İzzet Begoviç’ler canlanıyor.. (Boşnaklar Aliya diyorlar.. ‘ali’ kelimesi ise,  ama, fakat’ gibi mânalara geliyormuş, sırbçada.. Bosnakça, sırbça-hırvatça karışımı ve türkçe kelimelerin ve İslamî terimlerin de bulunduğu bir karışım.. Özü itibariyle slav dillerinden olan sırbça..)

Şehrin merkezi, centrum’u (veya, centar) hangi taraftadır diye anlamaya çalışırken, bizi beklemekte olan Sancak’Eddîn kardeşimizin telefonu geliyor..

Ona bulunduğumuz yeri anlatıyoruz..

Bir 10 dakika kadar sonra.. Eddin, Sarajevo’da felsefe ve türkoloji tahsili yapmakta olan Fatsa’lı Âdem kardeşimizle birlikte geliyorlar ve bizi IGMG’nin yurduna götürüyorlar..

Hemen biraz yol yorgunluğunu atacak bir saat kadar istirahatten sonra, şehrin kalbine ilerlemeye başlıyoruz...

Ve bir daha görüyoruz ki, biz bu şehri neredeyse sokak sokak biliyoruz ve yüreğimizdeki sancılar, acılar tazelenerek, korkunç bir çağdaş barbarlığın kurbanlarına dualarımızla, bir kutsal mekana girer gibi yollarda ilerliyoruz..

*

Saraybosna’dan sözetmeden önce, bu şehrin coğrafî konumu üzerinde duralım..

*Saraybosna’yı baştan başa geçen Miljacka nehrinden bir görüntü..

*Gazi Husrev Begova Câmii ve şadırvanı

*Bu taşlar sadece mezarları değil, 500 yıllık tarihimizi de geçmişi de yansıtıyor..

 

*Merhûm Aliya İzzet Begoviç’in kabrinden, Saraybosna’ya.. Arka planda İgman Dağı..

*Savaş yıllarında  Genelkurmay Başkanlığı olan ve birkaç ay önce vefat eden  General Râsim Delic’in, Aliya’nın mezarından 100 metre kadar  aşağıdaki sâde mezarı..

 

*Mezarlarda ve heryerde görülen ayyıldız, müslümanlığın sembolü olarak algılanıyor..

*Ali Paşa Camii..

*Bosna parlamento binası.. 5 milyonluk bir ülke için, çok büyük değil mi?

 

Saraybosna’yı kuşatan dağların en yükseğinin 1.913 m. yüksekliğindeki  Jahorina tepesi olduğu anlaşılıyor..

Şehrin ortasından  Miljacka ırmağı geçmekte..

Temmuz ortasında olmasına rağmen, bol bir suyu var ve son derece iyi düzenlenmiş bir dere yatağı olması hasebiyle, yaklaşık 20 metre enindeki bu ırmak yatağınının her tarafında seviyeli bir şekilde akmakta su.. Ve pırıl pırıl..

Üç gün boyunca, herhangi bir kağıt, vs. çöp göremedim ve bu şehrin bu kadar temiz tutulmasından dolayı şehrin müslüman halkının temizlik hassasiyetiyle gurur duydum.

Sarajevo, Centar (Merkez), Novi Grad (Yeni Şehir), Novo Sarayevo(Yeni Saraybosna) ve Stari Grad (Eski Şehir), İlidza [Ilıca] ve Vogošča' (Vogoşça) gibi belediye bölgelerine bölünmüş..

Saraybosna ve çevresi, önce İlliria’lıların egemenliğinde kalmış ve M.S. 9 yılında Romalıların eline geçmiş..

Bu güzel şehir, asırlarca, Sırb Raşka Krallığı, Hırvat Düklüğü, Bulgar İmparatorluğu, Macar Krallığı gibi güçler arasında el değiştirmiş..

(Boşnaklara düşmanlığın temelinde, katolik ve ortodoks kiliselerinin, Bogomil’leri ortak düşman bilmeleri vardı..:

Bosna halkının hırvatlar ve sırblarla, bu diyarlara Osmanlı müslümanları gelmeden önce de problemleri vardı.. Sırblar büyük çapta ortodoks , hırvatlar ise katolik hristiyan idi ve bu iki mezheb arasındaki münasebet, asırlarca, birbirlerini ’kâfir ve düşman’ bilecek kadara soğuk..

Ama, Boşnaklar ise, ’bogomil’ mezhebine bağlı oldukları için, her iki mezheb tarafından da, ’tekfîr’ olunuyorlar..  Ve bogomil mezhebi,  ortodoks ve katoliklerin  ’Tanrı Baba- Îsa Oğul –Rûh’ül Quds’ şeklinde formüle edilen  ’üçleme/ teslis/ trinité’ inancına karşı çıkan ve ’tek tanrı ve tevhîd’  inancını esas alan İskenderiye Kilisesi’ne ve Arius mektebi’ne daha yakın duruyor ve bunun için de, katolikler ve ortodokslar birbirlerine düşman olmanın yanında, bunların her ikisi de bogomil mezhebine bağlı olanları/ boşnakları kâfir olarak biliyorlar ve bu durum, tabiatiyle, bogomillerin ortak düşman olarak nitelenmesine yol açıyordu..

Osmanlı müslümanları bölgeye geldiğinde, bogomil mezhebine bağlı boşnaklar, bu yeni gelenlere karşı katolik (hırvat) ve ortodoks (sırb)ların yanında yer almıyacak ve direnmiyeceklerdi.. Çünkü, katolik ve ortodokslar, ’aslî düşman’larıydı; ve bu durum, birbirlerinin yok edilmesi gerektiği şeklindeki itiqadî bir temele dayanıyor; yeni gelenleri ise, en azından bilmiyorlardı.

Bogomiller, yeni gelenlerin inancının tek tanrı ve tevhîd inancına dayandığını ve  kendilerine çok uzak olmadığını gördüler ve yanıbaşlarında bir ’tabiî müttefik’ buldular.. Ve daha sonra da, kendi inançlarını reddetmiyen bu yeni sahiblerin  dinlerini, İslam’ı kabullenmekte zorlanmadılar..

Bosna’nın, boşnak halkının bölgedeki öteki halklardan bu kadar derin uçurumlarla ayrıı olması ve düşmanlıkların temelinde bu itiqadî farklılığın olduğunu gözden ırak tutmamak gerekiyor.. Bölgenin hristiyan halkları, ’bogomil’leri ve boşnakları, ’kendilerinin asırlarca esir yaşamalarında, düşmanla, -müslümanlarla- işbirliği yapmış olmakla suçluyorlardı..

 

*Saraybosna’daki tek Bogomil Kilisesi’nden bir görüntü..

 

Boşnaklar ise, Osmanlı’nın bütün müslümanları devletin aslî sahibi olarak bilen resmî anlayışının da etkisiyle, kendilerini, güçlü bir devletin sahibi olarak buluverdiler.. Bu kaynaşma o kadar güçlü idi ki, Boşnaklardan 9 seçkin şahsiyet, Osmanlı Sadrâzamlığı’na kadar yükseleceklerdi..

*

1463 yılında, Bosna'yı Osmanlı Sultanı II. Mehmed, fethediyor.. Yani, İstanbul’un fethinden 10 sene sonra.. Ancak Macar Kralı I. Mathias, Saraybosna şehrini ve çevresini kısa süreli olarak geri alıyorsa da, Osmanlılar, 1492'de bölgeyi tekrar ele geçiriyorlar..

Bölge, Osmanlılarca Bosna Sancağı olarak Rumeli Eyâleti'ne bağlanmış.. 1583-1686 arasında Banja-Luka ve 1686-1851 arasında da Travnik merkez olmuş.. (Ki, İvo Andriç’in ’Travnik Günlüğü’ isimli eseri, bu yörelerde yaşanan sosyo-politik yapıyı ve sosyal trajedileri çok iyi yansıtmaktadır..)  Diğer bütün zamanlarda ise, Sarajevo merkez olmuş.. Sarajevo’nun Osmanlı’lardan önceki adı, Vrhbosna imiş..

Bosna-Hersek, Osmanlı’nın Rusya’ya karşı ağır bir yenilgi alarak kaybettiği ve (Hicrî-Qamerî 1293 yılında cereyan ettiği için) ’93 Harbi’ diye bilinen 1877-78 Harbi’nden sonra toplanan Berlin Barış Konferansı’nda, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bırakıldı.. Yani, idarî açıdan, bizimle bağı 132 yıl önce kesin olarak kopmuş..

I. Dünya Savaşı’nda hem Osmanlı ve hem de Avusturya -Macaristan İmparatorluğu tarih sahnesinden safdışı olunca,  Bosna-Hersek, 1918'de ’Sırb-Hırvat-Sloven Krallığı'na geçti. (Ki, bu krallığın adı daha sonra Yugoslavya Krallığı olarak değişecektir). II. Dünya Savaşı'nda ise, 1941-1945 arasında Alman uydusu olarak kurulan Hırvatistan Devleti'nin işgalinde kaldı.

*Sarayevo, savaştaki gerilimden kurtulup, farklılıklarını yeniden zenginlik olarak algılayabilecek mi?

Bütün bu eldeğiştirmeler ve savaşlar, öyle basit bir kaç küçük askerî çatışma şeklinde geçmedi, farklı dinlere sahib kitlelerin ve bütün sosyal yapıların birbirini tasfiye etmek için giriştiğini ve hele de Osmanlı’dan sonra zayıf ve azlık durumuna düşen müslümanlar için ne büyük  ve ağır bedeller ödemesine vesile olduğunu ise, sadece 1992-1997 arasındaki Bosna Trajedisi bile anlatmaya yeter..

Ama, bütün bu eldeğiştirmelere rağmen, Bosna ve Sarajevo, hâlâ, en çok da bizim.. Ve orada var olan, biziz; müslümanlar.. (Hatırlayalım ki, Bosna’dan daha uzun tarih dönemleri boyunca müslümanların elinde kalan Selanik’in elden çıkması üzerinden sadece 97 yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün Selanik’te hemen hemen hiç yokuz.. Selanik denilince, TC.’nin resmî ideolojisinin bir no.lu isminin doğum yeri olmaktan öteye sosyal hâfızada yer alan bir şey olmadığı gibi, 500 yılı bulan müslüman hâkimiyetinden geriye, aradan 100 yıl geçmeden ne kalmıştır meraka değer doğrusu.. Saraybosna’da ise, 130 yıllık bir ayrılığa rağmen, hâlâ da en fazla da biz varız.. Çünkü, orada, inancımızla, kültürümüzle ve kalblerinde yerleşmiş inanacı uğrunda bedel ödemeyi göze alan mü’min insan tipleriyle, orada olan, hâlâ da biziz..)

Sarajevo’nun nüfusu bugün 600 bin civarındadır ve şehir halkının yüzde 60’dan fazlası, müslümandır.. Bunun dışında Hırvat ve Sırb vs. Balkan kavimlerinden de  bir nüfus kitlesi vardır, ama, bunların giderek azalmakta olduğu belirtiliyor.. Sırb ve Hırvatlar daha çok zengin muhitlerde yaşıyorlar ve şehri, çepeçevre orta halli müslüman mahalleleri kuşatmış durumda.. Yani, 1992-97 arasındaki Bosna Savaşı’nın getirdiği bir sosyal tasfiye ve saflaşma sözkonusu diyebiliriz..

Bu, faydalı mıdır, değil midir, bunu söylemek zor..

Çünkü, Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesinden önce, özel hayatlarında -aynı trende, amma farklı kompartımanlarda, ama, sosyal hayatta, iç-içe- asırlarca birlikte yaşamış olan çeşitli dinlerin ve kavimlerin mensublarının yerine, özellikle de inanç yapısı bakımından, geçmişe göre daha üniter bir sosyal yapıya kavuşulduğu söylenebilir.. Hele de, Lozan’dan sonra, Yunanistan’la Türkiye rejimi arasında gerçekleştirilen ’Mübadele’ proğramıyla, 1,5 milyon kadar hristiyan rûmun, bilhassa Anadolu’dan ve sonra da İstanbul’dan koparılıp gönderilmeleri ve Rûmeli’nden de aynı mikdarda müslümanların getirilmeleri ve diğer uygulamalarla, görünüşte Anadolu’daki gayrimuslimler büyük çapta eritilmişlerdir.. Ama, onların sosyal bünyemizden ayrılmalarından sonra, bugün sosyo-kültürel açıdan, daha zengin ve güçlü olup olmadığımızı selîm akılla belirlemekten hâlâ bile çoook uzaklardayızdır..

Aynı durum, Saraybosna’nın geleceği açısından da tekrarlanamaz mı? Ve öyle bir ’sosyal arınma’ olursa, bu, Sarajevo’nun gerçekten arınmasına ve daha bir zenginleşmesine mi, yoksa fakirleşmesine, çoraklaşmasına mı vesile olur; bu  düşünülmelidir..

*

Saraybosna içinde dolaşıyoruz.. Öncelikle Miljacka nehri üzerindeki 8- 10 kadar köprüler etrafında, bir o tarafa, bir bu tarafa gidiyoruz.. Yamaçlar yemyeşil ve bahçeler içinde küçük, mütevazı’ evler, mescidler..

Saraybosna’yı küçük bir Bursa gibi tasavvur edebilirsiniz..

Saraybosna’da üniversite tahsili yapmakta olan Abdulkerîm isimli bir genç kardeşimiz,  beni sürekli bilgilendiriyor.. Buraları gördükten sonra, ününü taa eskiden beri duyduğumuz Gazi Husrev Bey Camii ve medresesi ve onun etrafında teşekkül eden ve şehrin en kalbî noktasını oluşturan ’Başçarşiya’ (Başçarşı) denilen mekana doğru gideceğiz. 

Benim için bu şehirdeki en ilginç olan yerlerden birisi de Latin Köprüsü idi.. Çünkü,  28 Haziran 1914’de, Avusturya –Macaristan imparatorluğu Veliahdi Franz Ferdinand ve eşinin, bu şehirdeki İskenderiye veya Latin Köprüsü denilen yerde Gavrilo Princip isimli sırb nasyonalisti bir genç tarafından öldürülmeleri ile, I. Dünya Savaşı’nın patlak vermiştir.. Yani, bu suikasd,  muazzam bir cephaneliği havaya uçuran bir kıvılcım mesâbesindeydi ve bir anda, bütün bir Avrupa ve sonra bütün dünya halkları, birbirlerinin boğazına nasyonalist duygu ve ideolojilerle aç kurtlar gibi saldırmışlar ve o savaşta onmilyonlarca insan can vermiş, yıkılan sosyal bünyeler üzerinde en umulmadık yeni rejimler iktidarlara gelmişti..

600 küsur yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun yerinde, yığınla uydu yönetim mekanizmaları oluşturulmuş ve en diktatör ve laik rejimler ve kadrolar müslüman halkların enselerine oturtulmuştu.. Ki, onlar büyük çapta hâlâ da duruyorlar..

Rusya’daki 300 yıllık Romanofflar Hanedanı da yerle bir olmuş ve yerine 75 yıl dünyaya ne büyük korkular yaşatacak olan bir bolşevik-komünist imparatorluğu gelecekti.. 

Almanya’daki Hohenzollern ve Avusturya’daki Habsbourg Hanedanları tarihin dehlizlerine gidecek ve o güç odaklarının yerine Adolf Hitler nazizmi gelecekti.. Kezâ, İtalya’daki Krallık da  gidecek ve Mussolini faşizmi gelecek ve I. Dünya Savaşı’nın sonuçlarının ortaya çıkardığı büyük sosyal huzursuzlukların neticesi olarak, onmilyonlarca insanın daha eridiği II. Dünya Savaşı da patlıyacaktı,  birincisinin sona ermesinden 20 sene kadar sonralarda..

Herhalde, 28 Haziran 1914’de, Franz Ferdinand ve eşini öldürmek için tetiği çeken sırb genci, o tetiğin ortaya böylesine tasavvur edilemez çapta acı ve büyük sonuçlar  çıkaracağını tasavvur edemezdi..

*I. Dünya Savaşı’nın fitilinin ateşlenmesiyle ünlü Latin Köprüsü.. (Latinska Cuprija)

*Latinska Cuprija’nın tarihçesi hakkında bilgi veren bir tabela..

 

*Latin Köprüsü’yle ilgili tabelâdaki ingilizce bölüm..

 

’Latin Köprüsü’ civarında, savaş sırasında yakılan Saraybosna Kütübhanesi’nin iskeletini canlandırmak için yapılan çalışmaları uzaktan temaşâ ederken…

Arkadaşlarımız, bir de seslenişin geldiği tarafa bakmışlar.. Bir araba durmuş, içinden, tesettürlü hanımlar inmişler, bizim kafiledeki tesettürlü hanımları görünce dikkatlerini çekmiş, selamlamak istemişler..

Arabayı kullanan da, bizim Almanya’dan çok yakından tanıdığımız Bosna’lı bir dostumuz, Samir değil mi?

Benim de orada olduğumu öğrenmiş, arkadaşlar haber verdiler, tabiatiyle, benim için büyük sürpriz oldu.. Samir, Türkiye’den, Muş’lu bir ailenin kızıyla evli olan bir eniştemizdir de aynı zamanda..

O,  Dortmund ve Essen taraflarında olduğu için, arada bir görüşebiliriz.. Şimdi ise, Saraybosna’da karşılaşıyoruz.. Biraz sohbet ettik, onlar yollarına devam edeceklerdi, köylerine gideceklerdi.. Köylerini sordum, 50 km. kadar uzakta dediler.. Kanani ismini zikrettiler.. O köyde kahvaltı yaptığımızı söyledik.. Vs..

 

*Bir gözlemcinin kaleminden, ilginç tesbitler..

Bu vesileyle, Srebrenica'daki anma törenleri için orada olan -son birkaç senedir yazışarak, gıyaben âşinâ olduğum- bir hanım arkadaşımızın çok dikkatli gözlemler yaptığını da yansıtan son mesajını biraz özetleyerek buraya aktarmanın, konunun daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacağını düşünüyorum:

’15 gün boyunca pek çok temasta bulunmak ve özellikle Saraybosna ve Mostar'ı köşe bucak gezme fırsatı buldum. Sanırım herkes gibi beni de çok etkiledi. Soykırım ve Balkan çalışmam nedeniyle yüzlerce doküman okumuşumdur ilgili tüm programları izlemişimdir. Ama, Srebrenica’lı bir annenin gözlerinin içine bakmak bambaşka bir şey.  İnsan oraya gitmeden önce Sırplara kin doluyor...

Ama orada Boşnakların gözlerini görünce toprak olmak ne demek anlıyor... Toprak gibi yutmuşlar acıları, konuşmuyorlar, konuşamıyorlar savaş hakkında. Kin yok, nefret yok, ama hâlâ korku var. O hal insanı kahrediyor. Türkiye'ye duydukları güveni görünce insan kendi devletine kızgınlık duyuyor, ’daha fazlasını yapabilir ve zamanında neden etkisiz kaldı’ diye.. (….)

Bazı gözlemlerim var.. Ama sizin gözlemlerinizi… merak ediyorum. Çünkü kadınların duygusallığı aklın önüne geçiyor hele ki Bosna topraklarında.. Öte yandan Camilerde cemaatle birlikte olamadım, kadınlar tarafında ekseriyetle Türkçe konuşanlar vardı. Bu da aklımdaki bazı soruların cevabını bulamamam demekti. (…) Yine medreselerdeki öğrencilerle cesaret edip konuşamadım. (…) Bosna'da hissedebildiğim kadarıyla daha erken bir tarihte girdiği için Mevlevilik ya da tasavvuf anlayışına daha yatkınlar. Kendilerine onları daha yakın hissediyorlar.

İran'ın Bosna'daki çalışmalarını aktaracak birisine denk gelmedim ama Suudiler ile İran'ın bir nevi köşe kapma yarışında olduğunu anladım. Uçakta Suudi bir yetkilinin eşiyle tanışmıştım.. (…) Eşi kültür ataşesiydi.. (…)Bosna genelinde yaptıkları faaliyetleri anlattılar. Kültürevi'nde sundukları imkanlar, Bosna genelinde yaptıkları ya da restore ettikleri tüm camiler, şimdi Sırpların denetiminde olan bir beldede yeniden ayağa kaldırdıkları tüm evler vs. Aslında yeniden inşa ettikleri camilerin bir kısmı da şimdi Sırpların elinde olan bölgede yer alıyor. Tabiî,  müthiş bir olay. (…)

Sırplar (Bosnalı Sırplar) kendi bölgelerindeki imamların bağlı olacağı müftülüğü kendileri belirlemek istiyor.  Biliyorsunuz Türkiye-Sırbistan yakınlaşması aslında Sancak Müslümanları'nın (Sırbistan) hükümete destek vermesinin sağlanması ile olmuştu. Şimdi Sancak'taki müftü ile Sancak siyasîleri arasında gittikçe derinleşen bir sorun var. Türkiye, bir anlamda siyasîlerin hükümetten desteğini çekmemesi için o siyasilerin yönetime getirmek istediği Müftü’ye destek veriyor gibi görünüyor. Ancak görünen o ki seçilmemiş olan bu müftü de müftülüğün Belgrad'dan idare edilmesine izin verecek. Yani sonuçta Bosna-Hersek Başmüftülüğü ile Sancak Boşnaklarının yollarının ayrılması gibi bir durum sözkonusu. Buna şimdi Bosna-Hersek içerisindeki Sırp Cumhuriyeti de ekleniyor. Kısacası, olan, savaşla yarım kalan işi tamamlamak ve Boşnakları birbirinden koparmak. Türkiye bu strateji için kullanılıyor gibi geliyor bana.. (…) 

’Allahu Ekber’ mi, yoksa ’Allahu Akbar’ mı denmesi gerekiyor mevzu olmuştu. Bir Boşnak ekibimizdeki bir arkadaşın itirazına "Ama, Suudiler de ekber yanlış diyor" demişti. Bilahare başka birgün mevzuyu açtığım bir Boşnak arkadaş "Bizimkilerin dili k harfine dönmüyor ve g harfi çıkarıyorlar. Ekber yerine egber diyorlar ama egber "toprak" demekmiş. Camiye gelen Suudiler Allahu Egber dendikçe hop oturup hop kalktılar ve dediğiniz "Allah topraktır" anlamına gelir doğrusu "Akbar" olacak dediler" diye izah etti. Açıkçası ben "egber"in manasını bilmiyorum. İranlı bir arkadaşımla döndüğümüzde konuştum ancak o da toprak demek değil dedi. Dolayısıyla Boşnaklara yapılan açıklamanın doğru olup olmadığını bilmiyorum. Ama sonuçta ezan okunuşuna bir Suudi müdahalesi olmuş ve o anlamda Suudiler "öne geçmiş".

Bunlar gezimin bana göre önemli noktalarından. Bunun dışında oraya gidene dek Ekim'deki seçimlerde Dodik'in iktidara gelmesinin önlenmesi durumunda Bosna- Hersek'e istikrar geleceğini düşünüyor ve savunuyordum. Ama şimdi Dodik'in aslında kendini seçenlerin beklentisini yerine getirdiğini neredeyse hiçbir Sırp'ın yaşananlardan dolayı en ufak bir sorumluluk, suçluluk ya da utanç duymadığını düşünüyorum. Ben orada yeni bir savaş için hazırlık yapılması gerektiğini düşünüyorum. Dayton silahlanmayı yasaklıyor ama orada Boşnakların silaha ihtiyacı olacak. Çünkü kapı komşusu olan Sırbistan Sırplara; Hırvatistan hırvatlara destek olacaktır zaten. Srebrenica'dan ayrılırken gördüğüm Sırplar bu düşüncemi kuvvetlendirdi.

 

*Başçarşiya’dan bir görüntü..

 

*Burası, Bursa veya İst.-Eyyûb Sultan değil Saraybosna..

 

Kişisel olarak ise özellikle Başçarşı'da kendimi daha önce hiç hissetmediğim kadar Müslüman ve Türk hissettim. Osmanlı köklerimi ilk defa hissettim. Utandım Türkiye'de böyle bir mekan olmadığı için.. Yani, içinde yaşanan ve yüzyıllar boyunca sokakları bile aynı kalan bir mekan olmaması. En basitinden Türk kahvesi deyip de Bosna'daki gibi kahve ikramı yapamadığımız için... Belki Türk hissettim demem size ters gelir, ama etnik bir kimliğe vurgudan ziyade eskiden bildiğimiz anlamında kullandım. Çünkü Boşnaklarla ayrımız-gayrımız olmadığını farkettim. Slav kökenli olmalarına rağmen onları kendimden bir parça olarak algıladım. Zaten onlar da öyle hissediyor. Üstelik savaş sonrasında bunu daha da çok hissetmiş olmalılar. Bu his aynı zamanda orada onlarca kötü ve insanlık onurunu yerle bir eden şeyler yaşanırken ben Türkiye'de ne yapıyordum utancı yaşamama da sebep oldu. Gerçi yaşım herhangi bir şey yapmaya müsait değildi ama ülkemin daha açık bir tepki vermesini beklerdim. Bilirsiniz belki Sırplar sadece bu savaşta 80 çeşit yeni işkence yöntemi üretti. Tecavüz timlerinden Sırbistan akıl hastanesindekilerin bile Bosna'ya gönderilmesine dek insanın aklının kabul edemeyeceği şeyler... (….)

Nerede bir cami görsem şükrettim. İnsan Türkiye'de bunu yaşamıyor. Çünkü camiler Türkiye'de olağan ve hayatımızın bir parçası. Ama orada her bir cami o bölgede yaşayan, hayatta kalmış, soykırımdan kurtulmuş Boşnak anlamına geliyor. Dolayısıyla Suudilerin arka plandaki amaçlarını bilmiyorum -ki birisi "cahil olan bu Boşnaklara İslamı öğretmek"- ama yaptıkları tüm camiler için şükrettim. İran neler yaptı bilmiyorum henüz. (…) Niye Türkiye üzerinden yapsın ki... Şimdi elimde bir kaç kitap var oraya gidip savaşmış olanların yazdıkları, hepsi de Boşnaklara dinlerini öğretmek gerektiği iddiasında... Halbuki o insanlar İslamın en temel "öğretisi" olan insan sevgisi, temiz kalblilik, iyi niyet ile donatılmışlar zaten. Saraybosna müzesindeki görevli de yaşadıklarının bir ceza olduğunu düşünüyor... İnsan kabul edemiyor.

Sizce Allahu Akbar meselesinde Suudilerin müdahalesi haklı mı, yoksa dil üzerinden bir sızışı gerçekleştirmişler midir? Cami yapımı dediğim gibi özellikle psikolojik yönden tedavi anlamında çok iyi ve anlamlı, ama acaba neden ülke çağındaki fabrikaların yüzde 80'i kapalıyken ve Suudiler o kadar zenginken bu konuda yatırım yapmıyorlardır? Acaba İslam ülkeleri de yeni bir savaşı mı bekliyorlar? -Çünkü Dayton aslında Sırpların kazandıkları topraklara resmiyet kazandırdı o nedenle kesinlikle revize edilmesi gerekiyor, ama şu dönemde Boşnakların lehine bir değişme söz konusu dahi olamaz.

Belki referandum ile düzeltme olabilir. Bundan Boşnakların lehine sonuç alabilmek için de geri dönüşün hızlanması lâzım. Bunun için de gidecekleri yerde iş imkanı sağlanmalı.- Acaba İran ve Suudî Arabistan yeni bir savaş için hazırlıklı mıdır? Medreseler açık ve orada sakallı çok genç gördüm. Öğrenci olmalılar. Aralarında Türkçe konuşanları da vardı. (…) İHH da bölgede. Srebrenica anma gününde 2 bin su dağıtmışlar. Ancak, gelen kişi sayısı 50-60 bin idi. IHH yetkilileri (…)  Erdoğan'ın gittiği her yerde yanında bitiyorlar. Böylece o bölgeye Türkiye'nin yetkilisi imiş gibi bir hava veriyorlar. (…) IHH görevlisinin uçaktan inerken organize edilmiş çocuklarca çiçeklerle karşılanması vs. gibi olaylar biraz rahatsızlık verici geldi bana.. Yine de elbette orada ne kadar çok sivil toplum organizasyonu olursa o kadar iyidir. Bazılarının bu yardımlarla aslında bir yandan kendi çıkarları için çalışıyor olması kötü olsa da... Çünkü devletler eliyle yapılabilecekler diplomasinin sınırları kadar. Bir devlet yetkilisi çok istiyor olsa bile sonuçta ancak belli bazı şeyleri yapabilir. Ama sivil toplum örgütleri eliyle çok daha fazla organizasyon yapılabilir. Nitekim "Srebrenicalı Anneler" isimli örgüt de Boşnak yönetiminin asla yapamayacağı girişimlerde bulunuyor.
"Allaha emanet" biliyorsunuz Boşnakların günlük dilinde ayrılırken kullandıkları bir söz. Bir Suudî hanım, "cahil Boşnakların,  ’Fî emanillah’ yerine bu yanlış deyimi kullandıklarını’ söylemişti. İlk ondan duydum, sonraki günlerde karşılaştığım tüm Boşnaklardan... Kalbim sevinçle doldu tabiî..’

Bu hanım kardeşimin -kısmen özetleyerek aktardığım- bu ilginç tesbitlerini kendisine teşekkür ederek, burada noktalıyorum..

*

’Bosna’nın (A. Doğan veya C. Uzan)’ı  mı?

 Bir sabah Eddîn Salkoviç kardeşimiz bizi bir yere davet etti..

Alıp götürdüler..

Üzerinde, bir tarafta, uzaklardan farkedilebilecek büyüklükteki  harflerle, ’Oslobodonje’ (Hürriyet) yazısı var.. Diğer tarafta, Hotel Radon Plaza yazısı bulunan, dışı mavimsi camlarla kaplı, kocaman, gösterişli, büyük bir binaya giriyoruz...

Burası, Sarajevo’nun en lüks otellerinden birisi..

Otelin girişinde, binanın savaş sırasında bombardımanlarla nasıl ağır şekilde tahrib edildiğini yansıtan fotoğraflar sergileniyor..

Bina tamamen yıkılıp yeniden yapılmış..

Bu bina, Oslobodonje gazetesinin de sahibi olan Fahruddin Radonçiç’e aid..

Fahruddin Radonçiç’i duymamıştım, önceleri..

’Bosna’nın Aydın Doğanı… Daha doğrusu, Bosna’nın Cem Uzan’ı.. Üstelik, Cem Uzan’la hemşehri.. Her ikisi de Monte-Negro/ Karadağ’dan, Radon bölgesinden.. Ama, bu, onlardan yine de daha namuslu sayılır..’  diye tanıttılar, kısaca.. Bu sıradalarda o da tıpkı C. Uzan gibi, bir parti kurmuş, Ekim-2010’da yapılacak olan ve Bosna’nın siyasî hayatında etkili olması beklenen seçimlere katılacakmış..

Fahreddin Radonçiç’in tabloid gazetelerine baktım.. Türkiye’deki Hürriyet’in yayın çizgisinde.. arka sahife ve diğer yerlerinde bastığı fotoğraflarla, ve yayın çizgisiyle, aynen Hürriyet gibi belli bir misyonu yüklendiği anlaşılıyordu..

*

Radon Plaza’nın teras katındaki restorant bölümüne çıkıyoruz..

Bütün Saraybosna aşağıda..

İstanbul’a gitmek üzere olan Eddîn ve eşi ile halaoğlu doktor Nureddin Askeriç bizi bekliyorlar..

Nureddin Bey, kursa gidiyor, türkçe öğreniyor.. Aynı şekilde, farsça kursuna da gidiyor ve  farsça öğreniyormuş.. Bu bakımdan anlaşmamız daha kolay oldu..

Hangisi yetmezse, ötekine müracaat ediyordu..

Bize, Sarayevo’ya mahsus bir hafif tadlı söylediler..

’Tufahiye’ diyorlar.. Elma tadlısı imiş..

Eddîn, Saraybosna’ya gelenlerin, 15-20 yıl öncelerde burada büyük ve kanlı bir savaş yaşanması ve boşnakların sırf müslüman olmaları hasebiyle korkunç bir katliâma, soykırıma maruz kalmaları yüzünden, burada çok güçlü bir İslamî toplum düzeni hayal ettiklerini umduklarını ve bunu bulamayınca, hayal kırıklığına uğradıklarını; gerçekte ise, ideale, olması gerekene bakıldığında bu beklentinin yerinde olmasına rağmen, realite açısından bunun yanıltıcı olduğunu anlattı..

Ve, ’bugün, Başçarsiya’da, şehrin en merkezî yerinde, İslamî hassasiyetlere riayet sımsıkı riayet eden çok sayıda müslüman erkek ve hanımlar olduğunu, geçmişte bu hassasiyetin de pek olmadığını, konuya bu açıdan bakılması gerektiğini; bugün, bu şehirde, her yıl 500 kadar kız öğrencinin, İslamî eğitimlerden geçtikten sonra sosyal hayatın içinde katıldığını ve bu durumun, düzenli bir ivme kazanarak, devamlı yükseldiğini’  ekledi..

Oradan havalanına gittik.. Eddin’leri uğurlamak için..

Küçük  bir havaalanı..

İstanbul’a gitmek üzere, Srebrenitza’nın üç dönem belediye başkanlığını yapmış olan Abdurrahman Bey ve ’Srebrenitza Anneleri’ isimli sivil toplum kuruluşunun başkanı olan Munira Hanım’la tanışıyoruz..

*

Saraybosna’da her tarafta İslamî sembollerle zıd bir sosyal görüntü çarpıklığı..

Saraybosna’nın merkezinde, Başçarşiya çevresinde ve 30 derece sıcaklığı bulan bir Temmuz ortasında, karşılaştığım manzara, Balkanlar’a benim gibi ilk kez olarak gelen nice ’müslüman’ tipleri şaşırtabilir.. Şu kadar belirtmeliyim ki, şehrin bu merkezî bölümünde gördüğüm tablo, Alman şehirlerinden daha olumlu değildi..

Özellikle genç kızların giyim-kuşamlarındaki aşırı, ’alenîlik’ eğilimi, bir müslüman toplum açısından normal karşılanacak bir durum değildi..

Ancak, böylesine bir aşırılığa rağmen, caddelerde, erkek-kadın ilişkilerinde, dışarıyı rahatsız edecek bir laubalilik göze çarpmıyordu.. (Bir çirkin laubaliliği sadece bir yerde gördüm, orası da bir büyük kilisenin avlusu idi..)

Burada, örtüsüzlük, şehrin özellikle merkezî bölümünde âdetâ, gaayet tabiî bir durum gibi algılanıyor..

*Dahası..

Gazi Husrev Begova Camii’nin avlusunda çok açık-uygunsuz giiyimli bir genç kadını görünce, ’hiç değilse, mâbedlerin avlusuna böyle girilemiyeceğini bilmeliydi..’ diye mırıldandım.. Arkadaşım dedi ki: ’Bak ağabey, dikkat et.. O hanım şimdi kadınlar için ayrılmış abdeset alma bölümüne gidecek ve biraz sonra oradan çıkacak..’ (Belirtmeliyim ki, burada, abdest alma yerleri ile tuvaletler epeyce farklı mekanlarda.. Bu, hem hijyenik ve hem de her açıdan güzel.. )  

Biraz sonra, o hanım, o bölümden gaayet güzel şekilde örtünmüş olarak çıktı ve cemaat namazı için hanımlar bölümünde yerini aldı..

Namazdan sonra ise, yine abdst alma (ki, burada da, abdesthane deniliyor) bölümüne gitti, o örtülerini çantasına yerleştirip, eski haliyle Başçarşiya’nın cap-canlı atmosferine dalıp gitmişti.

Böyle bir durumun Endonezya’daki müslüman hanımlar arasında olduğunu duymuştum..

Bu merkezî camilerin herbirinde, (sabah namazında gitmediğim için bilmiyorum) öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarında, erkekler yaklaşık 5 saf halinde, hanımlar bölümünde ise, 15-20 hanım bulunabiliyordu..

Minarelerin şerefeleri, yatsı namazı sonrasına kadar her gece, ışıklandırılıyor, pırıl pırıl..

Başçarşiya’nın tam ortasında yer alan Gazi Husrev Bey, sadece bir câmi değil, etrafındaki medreseleri, imareti (aşevi ve fakirlere ucuz yiyecek temin eden bölümleri), hamamı, kütübhanesi ile külliye..

O bölümlerden birinde seramik sergisi açılmıştı.. Fazla dikkatimi çekmedi..

Bir diğer bölümde, bir hat san’atı sergisi açılmıştı..

Bu sergiler, yatsı namazı sonrasına kadar açıktı ve halktan sıradan insanların da geniş ilgisi vardı..

Mirsad Smayoviç Mirza isimli hattatın çizgilerine, san’atına hayran oldum..

Kendine özgü çizgileri ve tarzı vardı..

 

*Bismillahirrahmanirrahîm..

 

*Besmele ve ’elhamdulillahi rabbilâlemîyn..’  âyeti

 

*Besmele ve Allah’u Ekber

 

*İlginç bir besmele..

 

*Mirsad Mirza’nın hat sergisinden bir diğer örnek..

 

Ve daha da ilginç olanı, İslamî örtüye riayet etmiyen yığınla genç kızlar da bu sergiyi geziyor, beğeniyle izliyor ve okuyabiliyorlardı!. Aynı durumda olan İstanbul’daki kızlarımızdan kaç tanesi bu hat yazılarını okuyabilirler diye düşünmekten kendimi alamadım..

Benim orada bulunduğum günlerde, ’Başçarşiya Geceleri’ adı altında, bir ’uluslararası halkoyunları festivali’ tertiblenmişti.. Filistin ve Kafkas ekiblerinin gösterileri halk tarafından coşkun bir şekilde karşılandı.. Ama, Famagusta (Magosa)’dan katılan yani KKTC’den bir ekibin oyununda  muhatab olan Saraybosna halkının dikkatini çekecek ne bir mesaj vardı, ne de bir estetik, bana göre..

Gece 24.00’lere kadar süren bu gösterilere yoğun bir katılım vardı..

*

Saraybosna’da genel olarak savaşın izleri büyük çapta silinmiş..

Ancak, savaşın unutulmaması için, heryerde o büyük trajediyi hatırlatıcı bir takım işaretler veya o günlerden kalma resimler veya bazı kurumların duvarlarındaki plaketlerde, o savaşta ve bombalamalarda hayatlarını kaybedenlerin isimleri yazılı..

Ama, bu plaketler artık paslanmaya, isimler okunmaz hale gelmeye yüztutmuş..

Esasen, Başçarsiya’nın hareketli atmosferine baktığınızda, tıklım tıklım restoranlara, ’cafe’lere, sokaklara baktığınızda, bu insanların sanki dünkü faciadan hiç haberleri yokmuş gibi..

Ama, yine de, insanlar kendilerini frenliyorlar gibi, en çok beklenebilecek mekanlarda çok pis-şen kahkahalar atılmıyor,; durgun, temkinli ve ve amma asık suratlı olmayan bir halet-i ruhiye, hâkim..

Ve insanlar sizin Türkiye’den geldiğinizi hissedince, gözlerinin içi gülüyor.. O büyük facia sırasında hiçbir şey yapamamış bir ülkenin insanı olarak, biz utanç duyarken, onlar yine de, arkalarındaki en büyük desteğin müslümanlar olduğunu düşünüyorlar ve size, kalb diliyle, dünyalarını açabiliyorlar, boşnakça bilmeniz şart değil..

Özellikle Türkiye’den olduğunuzu anlayınca, Tayyîb ve Davudoğlu isimleri hemen herkes biliyor.. Onların bu isimleri, büyük bir heyecanla, sevgi ile telaffuz etmelerinin mânası üzerinde durmak gerekir..

Ki, bu isimler fazla bir şey yapmadıkları halde, mevcud yapılanlar bile, o insanların kalblerini fethetmeye yetmiş, gani gönüllü bir toplum..

’Hoşgeldin.. Merhaba, Buyrunuz, Allah’a emanet..’ gibi sözleri duyarsınız veya bayramlarda, gazetelerde ’Bajram Şerif Mubarek Olsun..’ gibi tebrik ilanlarını görürsünüz ki, bunların türkçe selamlaşma ibareleri olduğunu belki de çoğu bilmez veya düşünmez, adeta, kutsal bir formül gibi telaffuz ederler..*

(Devam edecek)

 

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim