Santa Maria’dan Mavi Marmara’ya

26.06.2010 21:04

İbrahim Sediyani

Emperyalizmin ve Beyaz Adam’ın dünyaya hakimiyeti, bir gemiyle başladı.

1492.

Önce Endülüs yıkıldı. Yerküresinin ilim ve kültür havzası olan Endülüs İslam Medeniyeti, Hristiyan barbarlar tarafından tamamen ortadan kaldırıldı. Milyonlarca Müslüman ve binlerce Yahudî kılıçtan geçirildi, bir o kadarı da İberya topraklarından sürgün edildi.

Müslümanların Endülüs medeniyeti ve devletinin yerine barbar Hristiyanlar’ın bugünkü İspanya (= tavşanlar sahili) ve Portekiz (= sıcak liman) devletleri kuruldu.

Oldum olası, 12 Ekim 1492 tarihini, insanlık tarihinin en uğursuz günü olarak nitelerim. 12 Ekim 1492, İberya sahillerinden kalkan ve elebaşları Cenovalı Cristoforo Colombo olan bir avuç korsanı taşıyan “Santa Maria” adlı geminin, Karibik Adaları’ndaki San Salvador adlı adaya yanaştığı ve içindeki yolcuların karaya ayak bastıkları tarihtir.

Emperyalizmin ve Beyaz Adam’ın dünyaya hakimiyeti, böyle başladı.

Avrupalı beyazlar, gemilerle ayak bastıkları Yeni Dünya topraklarında, tarihin en büyük soykırım ve vahşetini gerçekleştirdiler. Taraflı tarafsız herkes, Kızılderili katliamının, insanlık tarihinin en büyük soykırımı olduğu noktasında hemfikirdir. Ki, öyledir.

Herşey bir gemiyle başlamıştı.

Kızılderili reisi Tosawi, bu olayı şöyle anlatır:

 “Önce bir gemiyle geldiler… Misafirlerimizdi, onları sahilde hediyelerle karşıladık. Silahsızdık; çünkü hiç ihtiyacımız olmadı. Kardeştik, severdik, paylaşırdık… Silahı onlar tanıttı… Tutarken yanlışlıkla elimizi kestik, kanımız aktı… Evlerimize buyur ettik, konuklarımızdılar… Yedirdik içirdik, yatırdık, hizmet ettik… Topraklarımızı, dağlarımızı, sularımızı, ovalarımızı gezdirdik… Sevindiler… Sevindik!

Renkleri ne kadar beyazdı bizimkilere göre…Sonra gittiler; memnun ederek uğurladık dostlarımızı!..

Bir gün, tam sabah gün doğarken, ak tenli dostlarımız; gemileriyle, çok, çok olarak geldiler… Beklemiyorduk; çok erken gelmişlerdi… Demek sevmişlerdi bizi, toprağımızı, göğümüzü; sevindik… Çoktular… Silahlıydılar; üstelik ellerini de kesmiyorlardı…

Ayakları karaya bastı ve sonra hiç beklenmeyen, olmayacak olan oldu… Şaşırmıştık, acaba ne yapmıştık da beyaz dostlarımız bizleri öldürüyordu…

Evet, beyaz adam, bu sefer gülen yüzlerimizi ağlatmaya, varlığımızı yağmalamaya, gençlerimizi köle yapmaya, karılarımıza tecavüz etmeye gelmiş! Şaşırdık!.. Neden?

Biz özgür göğün, geniş toprağın, mağrur dağların insanları; barış, sevgi, dostluk bilirdik, savaşı beyaz adam öğretti… Hiç hak etmedik öldürülmeyi, savaşı, köleliği…

Erkeklerimizi öldürdüler, yaktılar çocuklarımızı ateşte diri diri… Toprağımızı yağmaladılar… Karılarımıza kızlarımıza tecavüz ettiler… Köle diye götürüldük yurtlarına… Sattılar…

Hiç bitmedi beyaz adamın gelmesi… Onlar geldikçe biz bittik; biz bittikçe onlar geldi…

 Beyaz adam, ey beyaz adam! Yaptıklarını anlatacak kelime bulamıyorum. Bizim böyle kelimelerimiz yok; senin yaptıklarını en iyi anlatacak yine sensin, senin kelimelerin… Kara yüreğin, beyaz tenin gibi olabilirse bir gün, anlatırsın yaptıklarını.”

* * *

Yeni Dünya topraklarına gemilerle ulaşan ve işgal eden Beyaz Adam, dünya hakimiyetini kan, vahşet ve gözyaşı üzerine bina etti.

Soykırıma uğrattığı Kızılderililer’in kan ve gözyaşı üzerinde bugünkü Amerika’yı, soykırıma uğrattığı Eskimolar’ın kan ve gözyaşı üzerinde bugünkü Kanada’yı, soykırıma uğrattığı Aborjinler’in kan ve gözyaşı üzerinde bugünkü Avustralya’yı, soykırıma uğrattığı Maoriler’in kan ve gözyaşı üzerinde bugünkü Yeni Zelanda’yı, soykırıma uğrattığı Bantular’ın kan ve gözyaşı üzerinde Güney Afrika’daki Apartheid rejimini kurdu.

Sonuncusu 20 yıl önce yıkıldı ki, bu rejim, Beyaz Adam’ın Güney Afrika’daki Apartheid devleti, ırkçı – faşist yapısı nedeniyle bütün dünya tarafından dışlanmıştı. Hiçbir ülkenin siyasî ve ticarî ilişki kurmadığı ve başta olimpiyatlar ve dünya kupaları olmak üzere tüm uluslararası spor organizasyonlarından da men edilen Güney Afrika Cumhuriyeti’ni her türlü şart altında destekleyen sadece üç devlet vardı: ABD, İngiltere ve İsrail.

Apartheid rejimi zamanındaki Güney Afrika, siyonist İsrail’in dünyadaki en büyük dostuydu.

Apartheid döneminde demir parmaklıklar ardında olan siyahî lider Nelson Mandela, henüz kendi halkı için özgürlük mücadelesi verdiği dönemlerde söylediği şu anlamlı sözüyle, başta Müslümanlar olmak üzere dünyanın tüm erdemli insanlarının kalbinde taht kurmuştu: “Filistin özgürleşmedikçe özgürlükten bahsedilemez”... Henüz kendi halkı en basit insanî haklardan bile mahrumken, siyâhların hiçbir insanî hakları yokken ve beyaz – ırkçı Apartheid rejiminin zûlmü altındayken, üstelik, kendisi Müslüman da olmadığı halde “Filistin özgürleşmeden özgürlükten bahsedilemez” diyen Mandela’nın bu sözü, “Şurası burası dururken Filistin’den bize ne?” diyen Türk ve Kürt kavmiyetçilerine ithâf olunur.

Kaderin cilvesine bakın ki, Beyaz Adam’ın Güney Afrika’da kurduğu ve sadece beyaz ırktan olanları insan kabul eden ırkçı Apartheid rejimi, 1992 tarihinde yıkıldı. Yani, Beyaz Adam’ın dünya hakimiyetini ele geçirdiği 1492 tarihinin tam 500. yıldönümünde. Ve yine kaderin cilvesine bakın ki, bir zamanlar ırkçı Apartheid rejimi yüzünden hiçbir ülkenin siyasî ve ticarî ilişki kurmadığı ve başta olimpiyatlar ve dünya kupaları olmak üzere tüm uluslararası spor organizasyonlarından men edilen Güney Afrika, şu anda FIFA Dünya Futbol Şampiyonası’na evsahipliği yapmakta, Apartheid yüzünden bir zamanlar bu devleti hiç tanımayan Gana, Nijerya, Kamerun, Cezayir, Fildişi Sahilleri, Kuzey Kore, Arjantin, Brezilya ve Meksika gibi ülkeler orada futbol maçı yapmaktadırlar ve Nelson Mandela da bu uluslararası organizasyonu “devlet başkanı” sıfatıyla şeref tribününden izlemektedir.

Tekrar hatırlatalım: Apartheid döneminde Güney Afrika, siyonist İsrail’in dünyadaki en büyük dostu ve işbirlikçisiydi; yıkılacağına, hele hele bu kadar kolayca yıkılacağına ihtimal verilmiyordu.

Siyonist İsrail rejiminin geleceğini merak edenlere, Güney Afrika’daki Apartheid rejiminin akıbetine bakmalarını ve keyifle kahvelerini içerek Dünya Kupası maçlarını seyretmelerini tavsiye ediyorum.

* * *

Gemilerle ayak bastıkları topraklarda yaşayan yerli halkları kadın, erkek, çocuk demeden katleden, ekinlerini tahrib eden, hayvanlarını öldüren, evlerini ateşe veren, göllerini ve ırmaklarını zehirleyen Beyaz Adam, milyonlarca masum insanın kan ve gözyaşı üzerinde kendi barbar medeniyetini (!) kurabilmek için, yeni topraklara köle getirme uygulamasına başladı.

Ve gözünü, Afrika’ya çevirdi.

Afrika’dan Yeni Dünya’ya milyonlarca köle götürüldü; zincirlere bağlanarak, kırbaçlanarak, zorla götürüldü bu köleler.

Bunu da, yine “gemilerle” yaptı. Kunta Kinte’nin hikâyesi burada başlıyor.

Soykırıma uğrattığı Eskimolar’ın kan ve gözyaşı üzerinde “New England” (Yeni İngiltere = bugünkü Kanada), soykırıma uğrattığı Kızılderililer’in kan ve gözyaşı üzerinde “New Amsterdam” (Yeni Amsterdam = bugünkü New York şehrinin ilk kurulduğundaki ismi), soykırıma uğrattığı Aborjinler’in kan ve gözyaşı üzerinde “New Holland” (Yeni Hollanda = bugünkü Avustralya topraklarına beyazların ilk verdiği isim), soykırıma uğrattığı Maoriler’in kan ve gözyaşı üzerinde “New Zealand” (Yeni Zelanda = Zelanda, Hollanda’nın en çok suya sahip olan eyaletidir) ve soykırıma uğrattığı Bantular’ın kan ve gözyaşı üzerinde “Orange Free” (Özgür Portakal = Portakal nitelemesi, siyasî literatürde Hollanda için kullanılır) devletlerini kurmaya girişen Beyaz Adam, bunun için Afrika’dan, özellikle bu kara kıt’ânın batı kıyılarından milyonlarca insanı kırbaçlarla köleleştirerek gemilerle Yeni Dünya’ya götürdü.

Amerika’nın “keşfinden” (!) sonra, kıt’âya Afrika’dan köleler götürüldü. Ancak Afrika’dan götürülen köleler, sıradan insanlar değildi. Yani Avrupalılar, Afrika’da her önüne geleni gemiye bindirip Amerika’ya götürmüyordu. Götürülen köleler tahsilli, bilinçli, kariyer sahibi, çoğu üniversite mezunu, mühendis, doktor ve bu tür vasıflara sahip olanlardı. Çünkü Amerika’da yeni bir medeniyet kuracaklardı ve bu medeniyet, sıradan insanlarla kurulamazdı.

Önce Portekizliler’in, ardından İspanyollar’ın Afrika kıt’âsını sömürmeye başlamasından sonra, 1494’te Papa, yeni keşfedilen toprakları ve insanlarını, Portekiz ile İspanya arasında paylaştırdığını “Tordesillas Antlaşması” ile açıkladı. Buna göre Afrika kıyıları, Hindistan ve Brezilya ile birlikte Portekiz’e bağlandı.

Sömürgecilik yöntemlerini daha da geliştiren İspanya, Afrika’nın güçlü kuvvetli erkeklerini yakalayıp köle olarak satan şirketlerden aldığı köleleri, Amerika’daki koloni ve sömürgelerinde çalıştırmaya götürdü.

Köle ticaretinin sürdürüldüğü 400 yıl boyunca Afrika, 75 ila 90 milyon arasında genç erkeğini yitirdi. Bu dönemde Amerika’ya 15 milyon köle götürülmüştü. Aradaki fark, köleleştirilen Afrikalılar’ın yolda (okyanus üzerinde) ya da Afrika’daki bekleme depolarında ölmesinden kaynaklanmaktadır. Yani köle olarak götürülen 75 – 90 milyon kadar Afrikalı’nın 60 – 75 milyonu ölmüş / öldürülmüş, Yeni Dünya’ya yalnızca 15 milyonu sağ salim gidebilmiştir.

1502’de İspanya ve Portekiz, 1517’de Hollanda, Fransa ve İngiltere, insanlık tarihinin en yüzkızartıcı suçlarından olan “zencî ticareti”ni resmen tanıdılar. Yerli halk, köle tüccarlarının eline düşmemek için Afrika’nın iç bölgelerine kaçıyorlardı. “Zencî ticareti” uğruna yüz milyon kadar insan ölüme sürüklendi ve bu “zencî ticareti”, Afrika’nın gelişmesini BİRKAÇ YÜZYIL geciktirdi.

Avrupalı beyaz efendiler, kendi topraklarını terk edip yerleşmek amacıyla Amerika kıt’âsına “Mayflower” (= Mayıs Çiçeği) adlı gemiyle giderken, Afrikalılar’ı da zincirlere vurarak, kırbaçlayarak, öldürerek, kıt’âya, Amerika’ya, Yeni Dünya’ya “Jesus” (= İsa) adlı gemiye bindirerek götürdüler. Kunta Kinte’nin hikâyesi burada başlıyor.

Ne hazindir ki, bugün ABD’de “negro” olarak çağrılan siyâhîlere ait kiliselerde, “Ben burada mutlu değilim / Beni İsa’ya geri götürün / Burası benim vatanım değil / İsa alsın götürsün beni / Gel İsa al götür beni yurduma / İsa geldiğim yere geri götür beni” sözlerinin olduğu ilahîler okunurken, bu ilahîleri okuyan zencî Hristiyanlar, bunları okurken Hz. İsa’yı çağırdıklarını sanmaktadırlar. Halbuki, ne hikmetse beyazların gittiği kiliselerde okunmayan ve sadece siyâhlara ait kiliselerde okunan bu ilahîde Hz. İsa’nın değil, siyâhları köle olarak Amerika’ya getiren İsa adlı geminin kastedildiğini bilmemektedirler; bu ilahîde İsa derken bir peygamberden değil, bir gemiden bahsedildiğini anlayamamaktadırlar.

* * *

Tarihi hep gemiler yazar. Su üzerinde yol alan gemiler.

Çünkü bir Kızılderili atasözü, şöyle der: “Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları... Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir. Çünkü kimin kime üstünlük sağlayacağına SUYUN AKIŞI karar verir.”

 “Santa Maria”, yani “Azîze Meryem”.

“Mayflower”, yani “Mayıs Çiçeği”.

 “Jesus”, yani “İsa”.

... ve “Mavi Marmara”... Yani “Masmavi Marmara”.

Marmara’nın Akdeniz’le, İstanbul’un Filistin’le buluşması: FİLİSTANBUL.

Masmavi yolculuk, masmavi hayâller, masmavi umutlar, masmavi dûâlar, masmavi bir direniş, masmavi gökyüzü.

Mavi bir Akdeniz, mavi bir Gazze, mavi bir Filistin, mavi bir Ortadoğu, mavi bir dünya.

Mavi İntifada.

Tarihi hep gemiler yazar. Ancak “Mavi Marmara”nın yazdığı tarih, diğer gemilerin yazdığı tarihten çok farklı. Çünkü “Mavi Marmara”, zalimlerin değil, mazlumların yazdığı bir tarih.

Tarihi artık mazlumlar yazıyor; erdemli insanlar, özgürlük âşıkları yazıyor.

500 yıldır gemilere zalimler biniyordu, korsanlar biniyordu. 500 yıldır gemiler işgal ve katliam için yola çıkıyordu.

Artık gemilere mazlumlar biniyor, özgürlük âşıkları biniyor; korsanlar geminin içinde değil, korsanlar gemilere saldırıyorlar. Artık gemiler işgalleri ortadan kaldırmak, katliamlara son vermek için yola çıkıyorlar.

 “Santa Maria”, yeni bir tarih başlatmıştı; işgal, soykırım, asimilasyon, sömürgecilik ve kölelik tarihi.

 “Mavi Marmara” da yeni bir tarih başlattı; özgürlük, kardeşlik, şehâdet ve Allâh’tan başkasına kulluğu reddeden tevhidî bir şuur ve bilincin tarihi.

* * *

 “Santa Maria” ve “İsa” gemileriyle “Mavi Marmara” gemisi arasında şaşırtıcı benzerlikler var.

Fakat, tersinden bir benzerlik bu.

 “Santa Maria” ile “Mavi Marmara” arasındaki şaşırtıcı benzerlik, her ikisinin yolculuğunda da korsanların başrolde olması.

Birinin yolcuları korsandı; gemiyi korsanlar sürüyordu. Diğeri de korsanların saldırısına uğradı.

Biri yeni topraklar işgal etmek, insanların özgürlüklerini ellerinden almak amacıyla yola çıkmıştı. Diğeri de işgal altındaki topraklarda uygulanan ambargoyu delmek, özgürlükleri elllerinden alınan insanlara insanî yardım götürmek, o insanlara ellerini uzatmak amacıyla yola çıktı.

“İsa” ile “Mavi Marmara” arasındaki şaşırtıcı benzerlik ise, her iki geminin yolcularının da, geldikleri ülkelerin ve mensubu oldukları toplumların erdemli kesiminden, elit ve aydın tabakasından olmalarıdır.

“İsa” yolcuları, kendi toplumlarının elit kesimindendiler; mühendisler, mimarlar, doktorlar, coğrafyacılar, tarihçiler, öğretmenler...

“Mavi Marmara” yolcuları da, aynı şekilde kendi toplumlarının elit kesimindendiler; kanaat önderleri, cemaat liderleri, imamlar, papazlar, milletvekilleri, doktorlar, avukatlar, gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, sivil toplum temsilcileri...

“İsa” yolcuları, farklı ülkelerden ve değişik kavimlerden getirilen insanlardı; Nijerya’dan Yarubalar, Kamerun’dan Fulbeler, Benin’den Eweler, Togo’dan Tembalar, Gana’dan Gurmalar, Fildişi Sahilleri’nden Senufolar, Gine’den Susular...

“Mavi Marmara” yolcuları da, aynı şekilde farklı ülkelerden ve değişik kavimlerden gelen insanlardı; Türkiye’den Kürtler, Cezayir’den Araplar, İspanya’dan Katalonlar, Britanya’dan İrlandalılar, Belçika’dan Valonlar, Pakistan’dan Pencabîler, Endonezya’dan Malayalar...

Fakat iki gemi arasındaki benzeşme, ters bir ilişki arzediyordu: “İsa” yolcuları, o gemiye zorla, kırbaçlarla, zincirlerle bindirilmişlerdi.

“Mavi Marmara” yolcuları ise o gemiye “gönüllü” olarak binmişlerdi.

* * *

Emperyalizmin ve Beyaz Adam’ın dünyaya hakimiyeti, bir gemiyle başladı: “Santa Maria”.

1492.

Emperyalizm ve Beyaz Adam bu hakimiyetini, yine bir gemiyle kaybetti: “Mavi Marmara”.

2010.

“Santa Maria”, dünya tarihinde yeni bir sayfa, siyaset takviminde yeni bir yaprak açmıştı. “Mavi Marmara” da öyle yaptı.

Lizbon’dan kalkan “Santa Maria” adlı gemi, 12 Ekim 1492 tarihinde San Salvador kıyılarına yanaştığında, bunun dünya tarihinde yeni bir dönüm noktası olduğunu, artık dünyada hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını o zamanki insanlar anlamamıştı. Yüzyıllar sonra anlaşıldı bu.

Antalya’dan kalkan “Mavi Marmara” adlı gemi de, 31 Mayıs 2010 tarihinde Akdeniz açıklarında siyonist korsanların saldırısına uğradı ve bir kısım insanlar bunun dünya tarihinde yeni bir dönüm noktası olduğunun, artık dünyada hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının farkında değiller henüz.

Ancak uyandırmak lazım insanları. Yeni bir dünya kuruluyor. Bu dünya, ezene karşı ezilenin, zalime karşı mazlumun, müstekbire karşı mustaz’afın, varsıla karşı yoksulun, tasasız müreffehlere karşı yalınayaklıların, kan içici zorbalara karşı azadî âşıklarının, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı şehidperver halkların kesin zaferini ilan ettiği bir dünyadır.

Bu yeni dünyanın tarihini bizden yüzyıllar sonra yazacak olan torunlarımız, yazıya şu cümleyle başlayacaklar: “Her şey, Antalya’dan yola çıkan ve Gazze’ye doğru yol alan Mavi Marmara adlı bir insanî yardım gemisinin 31 Mayıs 2010 sabahı Akdeniz açıklarında siyonist korsanların saldırısına uğramasıyla başladı.”

Dünya hakimiyetini bir gemiyle ilân eden Beyaz Adam, bu hakimiyetini bir gemiyle kaybetti.

31 Mayıs 2010. Bu günün tarihini bir yere not edin.

12 Ekim 1492’nin rövanşıdır, bu tarih.

Yeni bir dünyanın kuruluş günüdür.

Mavi bir dünyanın.

Masmavi.

 

sediyani@gmail.com

  • Yorumlar 8
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim