1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. Sandalyede namaz modası... Mazeret mi, uluslararası bir proje mi?
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

Sandalyede namaz modası... Mazeret mi, uluslararası bir proje mi?

A+A-

Önceki günkü Habertürk’te, Gülin Yıldırımkaya’nın “moda” ile ilgili bir haberi vardı... “Moda, bütün kötülüklerin anası mı?” başlıklı haberin sunumunda deniliyordu ki;

 “Vogue dergisi ve Sunday Times gazetesinin eski moda editörü Charty Durrant, moda endüstrisini yerden yere vurdu.
Çocuk işçiler, kötü çalışma koşulları, küresel açgözlülük kültürü, aşırı tüketim, çarpık imajlar, yeme bozuklukları, çevre kirliliği, su kıtlıkları, ruhsal ve fiziksel zarar, hatta pornografi, boşanma ve gençlerin intiharları...
Ünlü moda dergisi Vogue’un İngiliz edisyonunun ve prestijli Sunday Times gazetesinin eski moda editörü Charty Durrant’a göre, tüm bunların sorumlusu moda endüstrisi!..
20 yıldır çalıştığı moda endüstrisini terk eden Durrant, ‘Trendlerin Tiranlığı’ başlıklı makalesinde modern dünyada var olan sorunların büyük bir bölümünün kökeninin modada yattığını, moda tarafından şiddetlendirildiğini anlattı.
Durrant, modern sorunları ele alarak, modanın onları nasıl daha kötü hale getirdiğini açıkladı.
Durrant’a göre modanın çevreye zehirli etkisi tekstil endüstrisinin yoğunlaştığı Hindistan, Çin, Brezilya ve Afrika’da açıkça görülüyor. Çevreyi kirleten böcek ilaçlarının ana sorumlularından biri moda, çünkü bunlar ucuz pamuk üretmek için kullanılıyor. Su kıtlığında da modanın parmağı var. Yalnızca bir kot pantolon üretmek için gerekli olan pamuğun yetiştirilmesinde 800 litre su harcanıyor. Düşük maliyet-yüksek fiyata odaklanan moda, Çin gibi ülkelerdeki kötü çalışma koşullarını ve çocuk işçilerin çalıştırılmasını tetikliyor.
(...)
Artık rahatlık ve kendine özgü bir stil oluşturmak geri planda kaldı. Sürekli değişen trend çılgınlığı derinleştikçe, moda kendini ifade etme biçimi olmaktan çıktı, kendini ve diğerlerini yargılama haline geldi.
Durant boşanma, pornografi ve gençlerin intihar etmesinden de modayı sorumlu kılıyor. Buna göre, kişisel imajımız çarpıklaştıkça toplumsal ruh halinin de bozulması kaçınılmaz oldu. 30 yıl önce boşanma, pornografi, genç yaşta cinsellik, uyuşturucu bağımlılığı ve gençlerin intiharı nadir olarak görülüyordu. Şimdi ise birer norm haline geldi.”
FAŞİZM EŞİTTİR MODA!
“Tartışma”ya katılan modacı Cemil İpekçi ise, “daha sivri” bir lâf ediyor ve diyordu ki; “Faşizm ne yapıyorsa, moda da onu yapıyor!”
Cemil İpekçi’ye göre;
Moda; insanlara daha “çocuk” yaştan itibaren, yani daha “kişilik”lerini bulmadan “kişilik” biçiyor!..
Bir de örnek veriyor:
“Bir kız çocuk, doğal bir yaşam sürse, belki hayatı boyunca saçını boyamayacakken, 11-12 yaşlarında, dış etkenlerden dolayı saçını boyama ihtiyacı duyuyor!
....
Bence, moda için en güzel kavram faşizm!.. Dünyanın en büyük faşist olgusu modadır!..
Eğer insanlar buna dur demezlerse, moda, insanları mahvetmeye devam edecektir... Bence insanlar, artık çok daha sade giyinebilirler ve hiçbir şey de kaybetmezler.
İnsanların, artık giysi kılıfından çıkıp, insan kılıfına girmeleri lâzım!”
Sevdim bu tabirleri...
Charty Durrant’ın “Trendlerin tiranlığı” ve Cemil İpekçi’nin “Faşizm eşittir moda” ifadeleri, gerçekten güzel “teşhis”ler, gerçekten güzel “tesbit”ler!..
MAZERET MODA OLURSA!
Ama benim, bu “görüş”leri aktardım diye, kalkıp da “moda” üzerine bir yazı yazacağımı düşünmeyin!..
“Moda”nın bir “tiranlık”, bir “faşist dayatma” olduğunu “bilenlerin ağzından” aktardım ki; “moda”nın ne “tehlikeli bir salgın” olduğu iyice anlaşılsın!..
Malûm, günümüzde, bazen “zaruret hâlleri”nde yapılan bir şey, bir de bakmışsınız, “moda” haline geliveriyor.
Meselâ, şu “sandalyede” veya “taburede namaz” olayı...
Malûm, ilk başlarda, “rükû”ya veya “secde”ye eğilemeyecek derecede “özürlü” olan insanların, “cami”ye getirdikleri “sandalye” veya “tabure”ler üzerine oturarak kıldıkları namazlara, “mazeret”lerinden dolayı “müsamaha” gösterilmiş ve “Ne yapalım?.. İslâm, kolaylık dinidir... Adam camiye kadar gelmişse, bırakalım da sandalyede veya taburede kılsın namazını!.. Ne yani, adam dizlerini bükemiyorsa, sandalyede olsun, kılmasın mı namazını?” denilerek “anlayış” gösterilmişti!..
Ne yalan söyleyeyim;
İlk başlarda, ben de “anlayışla” karşılıyordum bu durumu... Ama baktım; bu iş bir “salgın” halini almaya, bir “moda”ya dönüşmeye başladı...
O kadar ki;
“Cami”lerin arka tarafında, sanki “ayrı bir cemaat” oluşmaya başladı!..
Olayın; “Dinen bir sakıncası var mı, yok mu” konusunu tartışmak, benim işim değil!.. Ama ben, çok çok iyi biliyorum ki; “diz kapağı”nda “kırık” olduğu için “dizlerini bükemeyen” ve dolayısıyla namazını “sandalye”ye oturarak kılmasında bir mahzur olmayan nice insan; normal “saf”a geçiyor, “imam”la birlikte “tekbir”ini alıyor, “rükû”ya gidiyor, “secde”ye varacağı sırada, “bükemediği ayakları”nı uzatıp, öyle secde ediyor!..
Sonra da, “oturarak” kılıyor namazını!.. Yani, ayağa kalkmıyor ama “sandalye” veya “tabure”de de oturmuyor!..
En azından;
“Saf”ta duruyor.
Yani, böyle de kılıyorlar namazlarını...
Demek oluyor ki;
“Özürlü” de olsa, “sandalye” ve “tabure” olmadan da kılınabiliyor namaz!.. Hem, unutulmasın ki; insan “yatalak” bile olsa, onun “işaretle kıldığı namaz” bile makbuldür Allah katında!..
O halde;
Caminin arka tarafında; “sandalye” ve “tabure” üzerine oturup da, “ayrı bir cemaat” görüntüsü vermeye hiç de gerek yok!..
Bu iş, biraz da; “kolaycılığa kaçmak” gibi geliyor bana!..
DİYANET’İN FETVASI!
Diyanet de aynı görüşte... Herhalde hatırlarsınız; 2010 yılının Aralık ayı ortalarında, Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından yapılan açıklamada, özetle şöyle deniliyordu:
“Namazını tabure, sandalye ve benzeri şeyler üzerinde kılan müminin ileri sürdüğü mazeretler, kendisini vicdanen rahatlatacak boyutta olmalıdır. Namazı asli şekline uygun olarak kılmaya engel olmayacak hafif bedeni rahatsızlıklar meşru mazeret olarak görülmemelidir.
Öte yandan dini açıdan zorunlu ve meşru bir sebep bulunmadıkça camilerde sandalyede namaz kılmak, göze hoş gelmeyen bir görüntü ortaya çıkarmakta ve cemaat arasında tartışmalara sebep olmaktadır.
Özellikle üzerinde namaz kılmak amacıyla camilerde sıralar halinde sabit oturakların yapılması, cami doku ve kültürüyle bağdaşmamaktadır. Bu sebeple hastalık ve özürlülük gibi bir rahatsızlığı bulunan kimsenin zorunlu olmadıkça namazlarını sandalyede değil, yere oturarak kılmaları uygundur.”
Diyanet’in de dikkat çektiği gibi;
Camilerde, sıralar halinde “sabit oturaklar”ın yapılması, “caminin doku ve kültürü” ile bağdaşmamaktadır!..
Çünkü bu görüntü;
Camileri “cami” olmaktan çıkarıp, “kilise görüntüsü” vermektedir!..
CAMİDE “LOCA” CEMAATİ!
Şahsen ben; biraz önce de dediğim gibi; bu tür namaz kılanlara ilk başlarda “anlayış” göstermiş ve “meşru mazeretleri”nden dolayı bugüne kadar eleştirel bir yazı yazmamıştım!..
Ama, görüyorum ki;
Bu, bir “moda” gibi “salgın” halini almaya başladı... En ufak rahatsızlığı olanlar bile camilere “tabure” ve “sandalye” ile gelmeye, “mazeret”ini, “konfor”a dönüştürmeye başladı!..
Bu moda, öyle bir “salgın” halini aldı ki; “yeni yapılan camiler”e, artık “konforlu koltuklar” monte edilmeye başlandı!..
Hani, eskiden, “yazlık sinema”larda; “normal seyirciler” için “sandalye”ler, “parası bol” seyirciler için ise “loca”lar olurdu ya; şimdi, “cami”lerde de, adeta “loca”lar oluşmaya başladı!..
İşte bunun son örneklerinden biri:
Ankara’da Bilkent Üniversitesi’nde, YÖK eski başkanlarından Prof. Dr. İhsan Doğramacı tarafından, babası Ali Sami Paşa adına Mimar Erkut Şahinbaş’a yaptırılan Doğramacızâde Ali Paşa Camii, Türkiye’nin ilk “teknolojik” camii olarak tanımlandı ve bol bol övgü aldı!..
Hatta, dönemin Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu, öve öve bitiremediği bu cami için; “21. yüzyılda yeni yeni mimari tarzlara ihtiyaç var” deyip, eklemişti: “Bu caminin mimarisine uygun din hizmeti vermeyi arzu ederiz!”
“Övgüye mazhar olan bu cami”nin en büyük özelliği neydi, biliyor musunuz?.. Caminin arka tarafında, “özel koltuklu bölüm” bulunması!..
Evet, evet; o camiye, fotoğrafta da görüldüğü gibi; resmen ve alenen “özel koltuklu bölüm” inşa edilmişti!..
Öyle “geniş bir koltuk” ki; aralarında, “kol” koymak için “özel yerler” bile vardı!..
Bu “manzara”yı gördükten sonra; insan şu soruyu sormadan edemiyor;
“Be adam, sen oraya namaz kılmaya mı geliyorsun, koltukta keyif çatmaya mı?”
Oldu olacak, bir de “televizyon” koyun karşısına da, “dizi film” seyretsin!.. Haa, “fındık-fıstık ve çay-kahve servisi” yapmayı da ihmal etmeyin!.. Be adam; sen camiye mi geldin, cafede kafa dinlemeye mi?..
BU, BİR CHP PROJESİYDİ!
Dedim ya;
“Mazeret”le başlayan olay, “tabure” ve “sandalye” derken “koltuk”lara kadar uzandı ve bir “moda” halini almaya başladı...
Moda ise;
“Tiranlık”tır, “Faşistlik”tir!..
İcraatlarını takdirle izlediğim yeni Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Prof. Mehmet Görmez’den istirhamım, bu “uygulama”ya bir an önce son vermesidir!..
Zira, ben bu işte “sinsî emeller” olduğunu düşünmeye başladım!..
Malûm, Atatürk’ün de katıldığı “Meclis oturumları”nda, bazı CHP’liler; “Türklerin Müslümanlıktan çıkıp, Hıristiyanlığı kabul etmesini, camilerin de kiliselerde olduğu gibi sıralarla doldurulmasını” teklif etmişler, ancak merhum Kâzım Karabekir’in şiddetli muhalefeti üzerine bundan vazgeçmek zorunda kalmışlardı!..
Merhum Ahmet Kabaklı’nın; “Temellerin Duruşması” adlı eserinde, “Meclis zabıtları”ndan da aktarmalar yaparak geniş şekilde anlattığı bu olay, şimdi daha çok düşündürtüyor insanı!..
Acaba; “Türk bayrağı”ndaki “Hilâl”in yerine “Haç” konulması, “cami”lerin, tıpkı “kilise”ler gibi “sıra”larla donatılması fikri, “CHP’lilerin düşüncesi” miydi, yoksa “uluslararası bir proje”nin bu millete “dayatılması” mı?..
HEDEF, SENTETİK BİR DİN!
Çünkü efendim;
Son günlerde “küresel sermaye”yi elinde bulunduran “Zionist”lerin, dikkat edin, “Siyonist”lerin değil, “Zionist”lerin; “sentetik bir din” oluşturma çabalarından bahsediliyor!..
Bu “Zionist imalatı sentetik din”de; ne “Müslümanlık” olacak, ne de “Hıristiyanlık” ve “Musevilik!”
Adı üstünde “yapay” bir din!..
Yani, bütün dinler, “mikser”le karıştırılır gibi karıştırılacak, “yumurta” çırpar gibi çırpılacak ve ortaya; “yeni bir din” çıkarılacak!..
Sizin anlayacağınız;
“Synthetic Religion” oluşturulacak ve bu din, dünyaya dayatılacak!..
ABD’deki “İllüminati Çetesi” tarafından organize edilen ve “Fuangelistler” tarafından da “inşa” çalışması yürütülen bu “yeni din”de; “dini değerler” kaldırılacak, yerine “finansal dayatmalar” konulacak!..
İlk duyduğumda; tartışma gündemindeki bu olay, bana bir “komplo teorisi” gibi gelmişti ama ne zaman ki; imamların “hutbe”lerde okuduğu; “Allah indinde tek din İslâm’dır” ayetinin, birkaç yıl önce “hutbelerde okunmaması”nın istendiğini duydum, işte o zaman; “Zionistler düğmeye mi bastı” diye düşünmeye başladım!..
Sözün özü, a dostlar;
Bu mevzu, hayli “derin” bir mevzu ve “uluslararası bir proje!”
Siz, siz olun;
“Din”inizin kıymetini bilin ve bu “sinsi proje”lere direnmek için; işe, “cami”leri “sandalye tarlası”ndan ve “lüks koltuk”lardan kurtarmakla başlayın!..
Tabiî, “İslâm”a inanıyorsanız!..
Ve de; “İslâmi bir endişe”niz varsa!..
“İçi boş bir dindarlık” istiyor, “Kilise gibi cami, Hıristiyanlık gibi Müslümanlık” arzuluyorsanız, o başka!..
Eğer, “sentetik din”e eyvallah diyorsanız; “Allah’a secde” etmeyi bırakıp, “Tiranlara secde” etmeye hazırlanabilirsiniz!..
Çünkü, bu yeni moda;
Çok yakında kapınızı çalacak!..

Hadi, şimdi konuş Kemal Bey!
Hadi şimdi konuş Bay Kemal Kılıçdaroğlu... Hadi şimdi konuşun BDP’liler... Ağzınıza bir mikrofon dayandığında, “ekran şehveti”ne kapılıp, ehh biraz da “medyanın gazı”na gelip, hemen patlatıyorsunuz demeci:
“Başbakan savaşın dilini değil, barışın dilini kullanmalıdır!”
Niye patlatmışlardı bu “barışçıl”(!) demeçleri?.. Çünkü efendim; Başbakan Tayyip Erdoğan, 14 Ağustos günü yaptığı konuşmada; “Bıçak kemiğe dayandı” demiş ve eklemişti;
“Ramazan’da sonra PKK’ya da, PKK destekçilerine de bunun hesabı sorulacak... Bayrama kadar sabrediyoruz!”
İşte bu söz üzerine, Bay Kılıçdaroğlu ve BDP’liler, Başbakan’ı “savaş dili” kullanmakla itham etmiş ve onu “barış dili” kullanmaya davet etmişlerdi!..
Merak ediyorum, bugün de “barış dili”nden bahsedebilirler mi?..
Ya da hangi yüzle?..
Şu hâle bakın; CHP ve BDP’nin “barış dili” dediği günlerde, PKK’lı hainler, dün de Hakkari’de 11’i asker, 1’i korucu 12 insanımızı katletti... PKK’nın gözlerini kan bürümüş ve hemen her gün kan dökerken; Başbakan, “barış dili” kullanacak öyle mi?..
Hadi Bay Kılıçdaroğlu, hadi BDP’liler; bir daha telâffuz edin şu “barış dili”ni!.. Ne o, niye gıkınız çıkmıyor?..
Yoksa, diliniz bir yerlerinize mi kaçtı?!?
Bundan sonra “barış” yok, “tepeleme” var...
PKK’lı hayvanlar “barış”tan ne anlar?.. PKK kim, barış kim?..

Selam ve dua ile.

YENİ AKİT 

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum