Sana ne, devlete ne, kime ne

08.10.2010 15:00

Melih Altınok

Üniversitelerde faşizan türban yasağı uygulamaları başladığında, o dönemde adı SİP olan bugünkü TKP, İşçi Partisi çevresi ve birkaç yapı daha, üniversite idarelerinin yasakçı zihniyetine ortak oldular. Hatta bu yasağın uygulanması için taşlı sopalı kavgalara girmekten ve muhbirlik faaliyeti yürütmekten bile geri durmadılar.

Benim de içerisinde olduğum diğer bazı sol gruplarsa, İslamcıların mücadelesine aktif destek vermeseler de bu yasağı tasvip etmemekle yetindiler.

Hizmet alan-veren mantığı ekseninde, hizmet alan konumundaki öğrencilerin üniversiteye alınmamasının bir insan hakları ihlali olduğunu savunuyorduk. O yıllarda bu tavrın sol içerisinde oldukça marjinal kaldığını ve tepkiyle karşılandığını anımsatmama gerek yok sanırım.

Hizmet alan-veren ayrımı bize, muhafazakâr yaşam tarzının yaygınlaşmasına hizmet ettiğimiz yönündeki eleştirileri savuşturma konforu sağlıyordu.

İlerleyen yıllarda bu hizmet alan-veren kavramının, devlet tarafından pozitivist bir zihniyetle şekillendirilmiş modernist bir normallik tanımını kabul etmek anlamına geldiğini düşünmeye başladım. “Kısmi özgürlükçü” yaklaşımımdaki otoriter tınıyı keşfettim.

Bu tavrımın, kendimi Marksist olarak tanımlasam da devlet konusunda anarşizme varan yaklaşımlarımla çeliştiğini fark ettim.

Bugün dönüp baktığımda sözkonusu tutumumun son derce ikiyüzlü ve dahası baskıcı devlet aygıtının varlığını ve işleyişini onaylayıcı bir karakteri olduğunu daha açık görüyorum.

Zira böyle davranarak, ürkekçe de olsa, yasakçı yasalarını kafamıza vurup “uy ya da öl” diyenlerle, tüm “tukaka” kesimler gibi tesettürlüleri de yok sayan faşistlerle saf tuttuğumuzun ayırdına varamamışız.

Bugün de kadının gündelik hayatını zorlaştıran dinî, ahlaki ya da politik nedenlerden kaynaklanan ve yalnızca bir gruba-cinsiyete özgü olan örtünme gibi pratikleri, özellikle kadınının kamusal alanda tecridini meşrulaştıran araçlar olarak gördüğüm için tasvip etmiyorum. Ama bunun doğru olduğunu düşünen ve böyle yaşamaya karar veren insanların bu özgürlüklerinin, zaman ve mekân sınırlaması olmaksızın, devletin müdahale alanı dışında kalması gerektiğini düşünüyorum.

Tıpkı cinsiyet değiştiren insanların tercihlerini özgürce yaşamaları gerektiği iddiamı hizmet aldıkları süreyle sınırlandırmadığım, bu temel haklarını, yaşamlarını sürdürmek için çalışırken, yani hizmet verirken de kullanmaları gerektiğini savunduğum gibi...

Türkçesi, sana ne, devlete ne, kime ne?

Başka yolu da yok dostlar.

Öyle ya, türbanlı bir öğrencinin hukuk fakültesinde okurken örtünme hakkını kullanabileceğini ancak mezun olup da hâkim ya da avukat olduğunda bu özgürlüğünden mahrum kalması gerektiğini savunmanın özgürlükçülükle ne alakası olabilir Allah aşkına?

Ne yapacak bu insan? Çalışmayacak mı? Karnını doyurmayacak mı? Hayata katılmayacak mı?

“Biz ona başından sonunu söyledik” ya da “Türkiye’nin reel politik koşulları bunu kaldırmaz” gibi gerekçelerin faşistler ve ulusalcılar için bir anlamı olabilir ancak; asla ve asla özgürlükçü solcular için değil

Mevzu saptırılmaya çok müsait farkındayım, ama özgürlükçülüğün pazara kadarı olmaz. Özgür bir ülke ve dünya istiyorsak, yasaklardan yasak beğenmeyi bırakıp topyekûn bir karşı duruş sergilemek zorundayız. Hatta işi bir adım daha ileri götürüp türbanlı arkadaşlarımızla birlikte eylemlerde, etkinliklerde yan yana gelmeliyiz.

Ben şahsım adına üzerime düşen sorumluluğu yerine getirmeye çalışıyorum. Geçen aylarda İstanbul milletvekilimiz Ufuk Uras ile birlikte, ikna odası mağduru türbanlı öğrencilerle Meclis’te yaptığımız basın açıklaması bunun güzel bir örneğiydi.

Her özgürlükçü solcuyu da, bu ezilen kardeşlerimizden esirgediğimiz hakkaniyetin kefaretini ödemeye çağırıyorum. Bugün bize düşen, anadilde eğitimi savunurken, zorunlu din dersi uygulamasına karşı çıkarken, homofobik uygulamaları eleştirirken, yalnızca hizmet alanların değil, hizmet verenlerin de dinî tercihlerine uygun yaşayabilmelerini savunmaktır.

Gönlünüz rahat olsun; dünyanın her yerinde, özgürlükleri savunmak solun işidir. Kendine demokrat cahil felaket tellallarının “İran oluruz, Tudeh’in başına gelenleri unutmayın” martavallarına aldırmayın. Onlar bilmezler ama siz unutmayın ve yeri geldiğinde de hatırlatın:

İran, solcular şahla birlikte yasakları savunmadıkları için değil, İslamcılarla birlikte yasakları savundukları için, pragmatist bir işbirliği yaptıkları için İran oldu.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim