Salgınlar ve karantina isyanları

08.11.2009 05:01

Ayşe Hür

Nâzım Hikmet, Kuva-yı Milliye Destanı’nda şöyle der:

“Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
Vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
bir de ittihatçılar,
Bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’den 18’e kadar yedi bitirdi bizi...”

Şiirde geçen ‘İspanyol nezlesi’, ya da bilimsel adıyla ‘İspanyol gribi’ (Spanish flu) Birinci Dünya Savaşı yıllarında başlamış, 18 ay içinde dünya nüfusunun yüzde beşinden fazlasını öldürmüş bir grip çeşidiydi. Bazı tarihçilere göre, Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesine bu hastalık neden olmuştu. 1919’da Samsun’a gitme arifesinde, Mustafa Kemal’in de yakalandığı ileri sürülen hastalığın adı, hastalık İspanya’da çıktığından değil, savaşan ülkelerin uyguladığı katı sansür yüzünden, sadece savaşa katılmamış olan İspanya gazetelerinde hastalıktan söz edildiği için ‘İspanyol nezlesi’ idi. Günümüzün moda hastalığı ‘domuz gribi’ tartışmaları sırasında tekrar gündeme gelen bu salgın, popüler kaynaklarda ‘insanlık tarihinin en öldürücü salgını’ diye tanımlansa da, tarihte İspanyol gribinden daha ölümcül başka hastalıklar vardı. Bunlardan ilki vebaydı. Tarihi kayıtlara geçmiş ilk büyük veba salgını, 541-542 yılında, o zamanki adı Konstantinopolis olan İstanbul’da başlamıştı. Bu salgında on binlerce kişi ölmüş, salgın Bizans orduları ile Avrupa’ya geçmiş, orada da büyük tahribat yapmıştı. Bu tarihten sonra veba uzun süre uyukladı. Ancak geri dönüşü korkunç oldu.


Kara Ölüm’ün Avrupa seyahati


İlk olarak 1331’de Çin’de başlayan, 1338’de Baykal Gölü civarında, 1345’te Aşağı Volga Nehri civarında görülen ikinci büyük salgın, 1345’te Kırım’daki Ceneviz kolonisini kuşatan Moğol orduları vebalı ölüleri mancınıklarla şehre fırlatınca, Avrupalı ticaret gemilerinin uğrak yeri olan Kefe’ye sıçramıştı. 1347 ocağında Konstantinopolis’i, ilkbaharında İskenderiye’yi vurmuş, haziranda Kıbrıs’a, kasımda Kefe’den aldığı malları getiren 12 Ceneviz gemisi ile Sicilya’nın Messina limanına ulaşmıştı.

Şehir halkı önce başına gelenleri anlamamıştı. Hastalığa yakalananlarda önce titreme, kusma, ağır kas ağrıları, ışığa duyarlılık, uykusuzluk ve çevreye ilgisizlik görülüyor; ateş hızla 40 dereceye çıkıyor, kasıklardaki lenf düğümlerinde önce fındık sonra da yumurta büyüklüğüne ulaşan kabarcıklar oluşuyordu. Hasta üçüncü ya da en fazla dördüncü gün hayata veda ediyordu. Bu salgınını yaşayan İtalyan yazarı Boccacio, Decameron adlı eserinde o günleri şöyle anlatır: “Babalar oğullarını, anneler bebeklerini terk ediyor, hizmetçiler hanımlarından kaçıyor, noterler ölülerin son arzularını kaydetmekten vazgeçiyor, doktorlar, rahipler ve rahibeler hastaları ziyarete gitmiyorlardı. Kimse Hıristiyan usullerine göre gömülemiyordu, evler birer mezarlığa dönüşmüştü. Öğle yemeğini arkadaşlarıyla yiyen biri akşam yemeğinde ataları ile cennette buluşuyordu.” Açılan yaralar hızla siyaha dönüştüğü için halk hastalığa ‘Kara Ölüm’ adını takmıştı. ‘Kara Ölüm’, üç yıl içinde İspanya’dan Rusya’ya, Romanya’dan Grönland’a kadar tüm Avrupa’yı saracaktı.


Suçlu yıldızlar mı


Fransa Kralı VI. Philippe, Paris Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bu salgının nedenlerini sorduğunda henüz mikroplardan habersiz olan doktorlar günler ve geceler boyu süren tartışmalardan sonra hastalığı Satürn, Jüpiter ve Mars’ın 20 Mart 1345 tarihinde Kova (Saka) Takımyıldızı ile 40 derecelik ters açı yapmasına bağlamışlardı. Fransız akademisyenler yıldızlardan sonra, rüzgârlarla dünyanın dört bir yanına dağılan pis ve kötü kokuyu, depremler yüzünden evrenin merkezinden kurtulup dünyayı istila eden çürümüş havayı, Hıristiyanlıktan sapmış yaşam tarzlarını, seksle ve banyo yapmakla fazlaca meşgul olmayı suçluyorlardı. Halk ise Azrail’i şifalı bitkiler, okunmuş taşlar ve mucizevî şarkılar ile yenmeye çalışıyordu. Şehirler kilise çanları ve top atışlarıyla uyarılıyordu. Kendilerini zincirle döven meczuplardan oluşan gruplar, şehir şehir dolaşarak halkı salgının müsebbibi olarak gördükleri Yahudilere karşı uyarıyorlardı.

Bazı şehirler bu vesileyle tarihin ilk karantina uygulamalarını başlattılar ancak 1352 yılına gelindiğinde o sıralar 75 milyon olduğu tahmin edilen Avrupa nüfusunun üçte biri, yani 25 milyon kişi hayatını kaybetmişti bile. Hastalık 1352 yılında bugün bile hala sırrını koruyan şekilde, kendiliğinden söndü ve yerini tifo, tifüs, kolera gibi hastalıklara bıraktı.


Veba sonrası Avrupa


‘Kara Ölüm’, Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. Öncelikle salgın sırasında kilisenin halkın ihtiyaçlarını karşılamakta ve durumu açıklamakta yetersiz kalması, halkın tanrıya inancını azaltmadıysa da kiliseye güvenini ciddi bir biçimde sarsmıştı. Bu tarihten sonra Avrupa’da pek çok sapkın hareket gelişirken, halkın mucizeler gösteren azizlere ilgisi artmıştı.

Daha önce 40-45 olan ortalama yaşam süresi, 20 yaşın altına düşerken, nüfusun eski düzeyine gelmesi için yaklaşık altı kuşak geçmesi gerekti. Şehirlerin büyük kısmı bir daha ayağa kalkamadı. Güçlü şehir devletlerin toparlanması bile yüz yıllar aldı. Çiftlikler ve köylerin bazılarında tek bir kişi bile hayatta kalamadığından sahipsiz toprak sayısı artarken, serbest kalan serfler şehirlere akın etti, ücretli işçilik ortaya çıktı. Kırsal alanda işgücünün azalması sonucu feodal beyler serflerini serbest bırakmaktan vazgeçtiler, hatta onları daha ağır şartlarda çalıştırmaya çalıştılar. Bu ağır tedbirlerin neden olduğu 1358’de Fransa’da ortaya çıkan Jacquerie Hareketi, 1381’de İngiltere’de patlak veren Köylü Ayaklanması, 1395’te İspanya’da yaşanan Katalonya Ayaklanması ve Almanya’daki bir dizi köylü ayaklanması, genel olarak feodalitenin çözülmesinde önemli rol oynadı.


Osmanlı’da veba


Osmanlı Dönemi’ndeki ilk büyük veba (Osmanlı’nın deyişiyle ‘taun’) salgını ise 1466-1467’de yaşandı, bunu diğerleri izledi. Evliya Çelebi’ye göre bu salgının nedeni, Bayezid Hamamı yapılırken, şehri kötülüklerden koruyan bin parçalı ve dört köşe bir Bizans sütununun ortadan kaldırılmasıydı. Evliya Çelebi haklı olmalıydı çünkü bu tarihten sonra İstanbul’un başı vebadan kurtulmadı. 1539, 1573, 1576, 1578, 1591 ve 1596 yıllarında yeni veba salgınları görüldü. 1615, 1617, 1620, 1637 (Büyük Taun), 1650, 1655 (Şiddetli Taun), ve 1751’de ağır salgınlar yaşandıktan sonra 1803’te 150 bin kişi, 1813’te 110 bin kişi veba yüzünden hayata veda etti. Öyle ki, Anadolu’nun güneydoğusu, Basra, Bağdat ve Musul havalisi daimi veba odaklarıydı. Arnavutluk, Epir, Eflak-Boğdan, Mısır ve İstanbul ise geçici odaklardı.


Ahkaf suresi ve muskalar


Henüz mikrop fikrinin olmadığı o yıllarda bulaşıcı hastalıklara karşı alınan önlemler Avrupa’dakilere üç aşağı beş yukarı benziyordu. Osmanlı Devleti’nde de salgın hastalıklar, Allah’ın günahkâr kullarına cezası olarak görülüyordu. Halk vebanın mızraklı bir cinin dürttüğü yerde çıkan yumrucuk sonucu oluştuğuna inandığı için bu cine karşı muskalar yazıyor, yatsı ezanından önce minarelerden Ahkaf suresi okutuluyordu. 19. yüzyılın başlarında bile, devletin aldığı en ciddi tedbirler, hastanın kullandığı eşyaların kükürt, güherçile ve kepek karışımı ile tütsülenmesi, suya dayanıklı eşyaların iki gün suda bekletilmesi, paraların sirke ile yıkanmasıyla sınırlıydı.

Osmanlı’nın hastalıklarla bilimsel mücadele yöntemlerini uygulamaya başlaması, 1831’deki kolera salgınından sonra oldu. Kolera aslında çok eski çağlardan beri biliniyordu ama 1817 yılında kolera, anavatanı olan Hindistan’daki Ganj deltasından dışarı çıkarak, bir ahtapot gibi tüm Asya’yı, Japonya’yı ve Avrupa’yı sarıp on binlerce kişinin ölümüne neden olunca tehlikenin boyutu anlaşılmıştı. Bu salgını, yine tüm dünyayı etkisi altına alan 1829, 1852, 1863, 1881, 1892 ve 1899 salgınları izleyecekti.


Karantina uygulamaları


İstanbul halkının kolerayla tanıştığı 1831’de, dönemin modernleşmeci padişahı II. Mahmud seleflerinden farklı davranmış, Avrupa’daki karantina uygulamalarını incelettikten sonra halkın olası tepkilerini önlemek için önce Hamdan b. Osman’a karantinanın faydaları konusunda bir risale yazdırmıştı. Ardından devlet ricali ve ulemadan oluşan Meclis-i Umur-ı Sıhhiye adlı heyetten karantinanın şeriata uygun olduğuna dair görüş aldı. (Bu heyet daha sonra Avusturya-Macaristan, Belçika, Fransa, İngiltere, Rusya, Sardinya ve Toskana delegelerinin katılımıyla uluslararası nitelik alacaktı. Daha sonra heyete Almanya ve ABD başta olmak üzere başka ülkelerin temsilcileri de katılacaktı.) Karantina Nazırlığı’na bağlı Baş Direktörlüğe Avusturyalı Dr. Minas getirilmişti. Ancak, Dr. Minas’ın deniz karantinası hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı görülünce, 1840’ta yerini Fransız Dr. Robert aldı.

Gerekli yönetmelikler hazırlanıp tahaffuzhanelerin (karantina evlerinin) başına birer Müslüman müdür atandıktan sonra işe koyulundu. Bunu, Şeyhülislam Mekkîzade Asım Efendi’nin fetvası izledi. Ardından İstanbul’daki kadılıklara; Ermeni, Rum ve Katolik milletlerinin patriklerine ve Hahambaşılığa, bölgelerinde veba ve şüpheli hastalıklardan ölenleri haber vermeleri mecburi olduğu bildirildi.


Karantina isyanları


Ancak, II. Mahmud’un öngörüsü doğru çıktı ve halk karantinaya tepki gösterdi. Çünkü karantina uygulamaları arasında sadece veba, kolera gibi bulaşıcı hastalıkların bulunduğu bölgelerden gelenlerin belli bir yerde, duruma göre 1 ilâ 10 gün arasında tecrit edilmeleri yoktu. Bunun yanı sıra yiyeceklerin, eşya ve mekânların dezenfekte edilmesi, ölülülerin muayenesi ve kireçlenerek gömülmesi gibi Osmanlı örfüne yabancı uygulamalar vardı. (Aslında benzer tepkiler, karantinanın ilk yıllarında Avrupa’da da yaşanmıştı. Yani tepkiler kültürel veya dinsel olmaktan çok modernleşmeyle ilgiliydi.)

Karantina isyanlarından ilki 1840 yılında Amasya’da meydana geldi. Karantina yüzünden Amasya şehri büyük bir kıtlıkla karşı karşıya kalmıştı. Ortam bu yüzden gerginken, şehrin karantina sorumlusu Dr. Paldi’nin hastaların ve ölülerin yüzüne bakmakla yetinmeyip, mahrem yerlerine de bakmak istemesi üzerine, 4 ağustos salı günü Bayezid Camii’nde kılınan öğle namazından çıkan hocalar, cemaati karantina binasına doğru yönlendirmiş, kaçıp kiliseye sığınan Dr. Paldi halk tarafından linç edilmişti. Bundan birkaç yıl sonra Tuna boyundaki İbrail şehrinin karantinasına dört Yunanlı saldırmış, karantina gardiyanı ile bir hizmetliyi kılıçtan geçirmişti. 1845 yılında Adana’da, Hac ziyaretinden dönen 2.500 kişilik bir grup karantinaya alınmamak için, karantina binası yağmalamıştı. 1848 yılında, Halep’teki kolera salgını yüzünden, Antep Karantina müdürünün Halep’ten gelenlere katı şekilde karantina uygulaması üzerine, Kurban Baba’yı ziyarete giden halk, karantina gardiyanları ve kaymakamın adamları tarafından kışkırtılmış ve karantina binasını yağmalamıştı. Karantina müdürü canını, bir sipahi tarafından tebdil-i kıyafet ile kaçırılmasıyla kurtarabilmişti.


1865 salgını ve diğerleri


Bütün tedbirlere rağmen, Asya, Afrika, Amerika ve Avrupa’da yayılan dördüncü salgının uzantısı olan 1865 yılındaki kolera salgını 1831’i aratmayacak şiddette geçti. O yıl ‘Hacc-ı Ekber’ (Arafat’a çıkış gününün cumaya rastladığı Hac’lara bu ad verilirdi) olduğu için Mekke’ye her zamankinden dört kat fazla hacı gelmişti. Bu da salgının ülkenin dört bir yanına yayılmasına neden olmuştu. Tedbir olarak, İstanbul’daki bekâr ve amele takımı ile işsizler, şehrin dışına çıkarılarak, onlar için inşa edilen barakalara yerleştirildiler. Rusya’dan gelen gemilerin yol açtığı 1871 salgınında, 40-50 bin kişinin yaşadığı Kasımpaşa bölgesi karantinaya alındı. Ancak alınan tedbirlere karşı ciddi bir tepki olmadı. Çünkü salgınlarda en az 50 bin kişi ölmüştü. Halk olayın vahametini anlamıştı. Bu konuda tek istisna, 1887’de Arnavutluk’taki Mitroviçe kasabasında iki-üç bin silahlı Arnavut’un karantina merkezine saldırarak karantina doktorunu öldürmesi oldu.

1892’de Osmanlı Devleti, İsveç, İsviçre ve Yunanistan hariç tüm Avrupa’da yayılan koleraya karşı İstanbul’da çok sert tedbirler alındı. Limanlardaki tahaffuzhanelere etüvler yerleştirildi. Dışarıdan gelen postalar bile dezenfekte edildiği halde 1893 ağustosunda Hasköy’de ilk kolera vakası ortaya çıktı. Ancak halk salgına inanmadı. Şehremini Rıdvan Paşa’nın hükümetten para almak için yalan söylediği ileri sürülünce, hükümet Fransa’dan Dr. Chantamesse’yi getirtip, hastalığın kolera olduğunu tespit ettirdi. Doktorun tavsiyesi üzerine Gedikpaşa, Tophane ve Üsküdar’da birer ‘Tebhirhane’ (dezenfeksiyon evi) açıldı. (Bunlardan ilk ikisi 1980’lere kadar, sonuncusu ise günümüze kadar ayakta kaldı.)


Etüv makinesinin ettikleri


1894’te yine ‘Hacc-ı Ekber’ dolayısıyla hacca gidenlerin sayısı 200-300 bine ulaşmıştı. 1865 tecrübesini unutmayan devlet, Hicaz’a, şüpheli giysilerin 110 derecelik buhar ile sterilize edileceği bir etüv makinesi gönderince olanlar oldu. Bazıları hacıların bu makineye çırılçıplak sokularak Mekke’ye salıverilecekleri şayiasını yayıyordu. Bu yüzden o yıl pek çok kadın hac farizasını yerine getirmek için Mekke’ye gitmemişti. Bu dedikodularla iyice ortam gerilmişti ki geçimini hacılarla ticaretten sağlayan ancak karantina yüzünden işleri aksayacak olan sakaların, kasapların, tüccarların kışkırttığı şehir halkı ve bu tür tedbirlere alışık olmayan Bedeviler isyana kalktılar. Dezenfeksiyon doktoru sanıp İngiliz konsolos vekilini öldürdüler. Rus konsolos vekili ile Fransa konsolos tercümanını yaraladılar. Yanbu şehrinde de halk karantina hekimine saldırdı ama orada ölümlü olay olmadı.

Sıkı karantina ve dezenfeksiyon tedbirlerine rağmen kolera 1912-1913 Balkan Savaşları’na kadar Osmanlı ülkesini terk etmedi. Balkan Savaşı’nda yaklaşık 30 bin asker koleraya yakalandı ve bunların 10 bini öldü. Ancak bu tarihten itibaren kolera yerini dizanteri, sıtma, difteri, kızıl, kuşpalazı, tifüs, cüzzam, frengi gibi hastalıklara bıraktı. Bu yıllarda Avrupa ülkeleri karantinayı terk ettiği halde, Osmanlı Devleti’nin Karantina teşkilatı ancak 1923’te Lozan Barış Antlaşması ile lağvedildi.


Türk usulü çiçek aşısı


Osmanlı ülkesini sık yoklayan hastalıklardan bir diğeri de çiçekti. 1717’de İstanbul’a gelip 15 ay kalan Lady Montagu, İstanbul hatıralarını içeren Şark Mektupları adlı eserinde hem kardeşini kurban verdiği, hem de yüzünde bıraktığı izler nedeniyle güzelliğini kaybetmesine neden olan çiçek hastalığına karşı Türklerin uyguladığı aşıyı anlatmış, aşının mahkûmlar üzerinde olumlu sonuç vermesi üzerine, İngiliz kraliyet ailesi bile Türk usulü aşı ile çiçeğe karşı korunmuştu. Edward Jenner’in 1796’de ‘Avrupa tipi’ çiçek aşısını bulmasına kadar da bu aşı başarıyla kullanılmıştı.

1800’de Şanizade Ataullah Efendi, aşı ithal edilmesinin sakıncalarını göstererek, çiçek hastası ineklerden elde ettiği cerahati başkalarına bulaştırarak bir çeşit yerli aşı geliştirmişse de, kendisine karşı olanlar tarafından bu girişim engellendi. Osmanlı Devleti’ndeki ilk ücretsiz aşı kampanyası 1840’ta yerli hayvanlardan üretilen çiçek aşısı kampanyasıydı. Ancak aşılama sırasında ortaya çıkan komplikasyonlar yüzünden yerli aşıdan hemen vazgeçildi ve ithal aşıya yönelindi. Buna rağmen 1845’te ve 1871’de İstanbul’da şiddetli çiçek salgınları yaşandı. 1884’te mecburi hale getirilen çiçek aşısı, Cumhuriyet dönemine de miras kaldı, 1930 tarihinden itibaren de devletin rutin aşıları arasına girdi.


Bakteriyolojihane-i Şahane


II. Mahmud ve Abdülmecid’in ölümlerine neden olan verem ise çağlardır insanları yavaş yavaş öldüren sinsi bir hastalıktı. Robert Koch’un 1890’da tüberkülozu tedavi eden bir ilaç bulduğunu açıklaması II. Abdülhamit’i çok heyecanlandırmış, yerinden bilgi almak için Dr. Horasancı, Dr. Feyzi Paşa, Dr. Naim ve Dr. von Düring’ten oluşan bir ekibi Berlin’e göndermişti. Ancak heyet ilacın çok etkili olmadığını rapor edince, İstanbul’daki çalışmalara hız verildi. Dr. Chantamesse’nin tavsiyeleri üzerine Fransa’daki Pasteur Enstitüsü’nün, Saygon ve Rio de Janeiro’dan sonra açtığı üçüncü bakteriyoloji laboratuarı, 1894’te İstanbul’da açılan Bakteriyolojihane-i Şahane idi.

Bu kurumun öncülüğünde vereme karşı bilimsel çalışmalar yürütüldü. Vereme çare bulununcaya kadar hastane ve tutukevlerinde veremlilerin bölümleri ayrıldı, bu kişilere tükürük hokkaları verildi, yerlere tükürülmesi yasaklandı. Kuruluş vereme çare bulamadı ama difteriye karşı serum geliştirmeyi başardı. Avrupa’da Dr. Behring ve Dr. Roux’nun geliştirdiği serumlardan ayırt edilmesi için bu seruma, kurumun müdürünün adından dolayı ‘Dr. Nicolle Serumu’ adı verildi. Bu, Osmanlı Devleti’nde üretilen ilk bağışıklık serumuydu.

Ancak verem, (çocukluğumda beni de vuran) sıtmayla birlikte Cumhuriyet dönemine miras kalan hastalıklardan biri oldu.

Özet Kaynakça
: William M. Bowsky, The Black Death: A Turning Point in History, Huntington, NY, 1978; Daniel Panzac, Osmanlı İmparatorluğu’nda Veba (1700-1850), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1997; Nuran Yıldırım, “Kolera ve İstanbul Suları”, Toplumsal Tarih, S. 145, Ocak 2006, s. 18-28; a.g.y., “Karantina İstemezük!”, Toplumsal Tarih, S. 150, Haziran 2006, s. 18-27; a.g.y.“Kolera salgınları”, “Salgınlar”, “Tebhirhaneler”, “Bakteriyolojihane-i Şahane” maddeleri, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, ilgili ciltler, 1994; Paul Dumont, “Yahudiler, Araplar ve Kolera: 19. Yüzyıl Sonunda Bağdat’ta Cemaatler Arası İlişkiler”, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri (Çev. Ali Berktay), İstanbul 1999.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim