1. YAZARLAR

  2. Yıldıray Oğur

  3. Sakallı Tuğgeneralin İbretlik Hikâyesi...
Yıldıray Oğur

Yıldıray Oğur

Yazarın Tüm Yazıları >

Sakallı Tuğgeneralin İbretlik Hikâyesi...

A+A-

Yüzbaşı M.N.K. on üç yıl görev yaptığı Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda 20 takdirname almış başarılı bir yüzbaşıydı. 1995 yılında çalıştığı Komutanlık ondan, eşi ve 11 yaş üstü çocuklarının fotoğraflarını istedi. Eşi evlendiklerinden beri başörtülüydü. Fotoğrafları verdi. Birlik Komutanı Topçu Albay Ö.Y. onu yanına çağırdı. Eşinin başörtülü fotoğrafı için “yukarıdan çok baskı var” diyerek uyarıldı. İrticacı olmadığını, eşinin hayatına karışamayacağını söyledi. Sanki bir ceza olarak Atatürkçülük ve kadın hakları konusunda bir konferans vermekle görevlendirildi. Konferansı verdi.

1998 yılında tayinin çıktığı Erzurum’da dikkat çekmemek için lojmanda oturmayıp kirada kaldılar. Sözlü uyarılar birbirini izledi. 5 Mayıs 2000 günü bağlı olduğu Garnizon Komutanı Albay F.T.’den ilk yazılı uyarı eline ulaştı:

 “Bugüne kadar Garnizon içerisinde Sb ve Assb’lar arasında eşli olarak yapılan sosyal amaçlı toplantılara, eşinizin kapalı ve TSK ilkeleri ile bağdaşmayan bir giyim tarzını benimsemesi nedeni ile katılmadığınız tespit edilmiştir. Ayrıca sıralı komutanlıklarca yapılan uyarılara rağmen ısrarlı tutumunuzu sürdürmekte olduğunuz ve yine sadece bu nedenle lojmanda oturmayıp, dışarıda ev kiraladığınız gözlenmektedir. 17 Mart 2000 günü saat 08.00’de Garnizon askeri gazinosunda Kor. K., Tuğ. K. Ve garnizondaki tüm subay ve astsubaylar ile eşlerinin birlikte katılacakları Kurban Bayramı bayramlaşma toplantısına, TSK mensuplarının belirlediği ilkelere ve çağdaş görünüme uygun olarak eşinizle birlikte katılmanızı rica ederiz.”

Yüzbaşı M.N.K davete katılmadı. İkini uyarı yazısı gecikmedi:

“Sizinle özel konuşmamda da belirttiğim gibi tutum ve davranışlarınız, eşinizle birlikte sosyal ilişkilerinizi TSK’nın benimsediği laiklik anlayışına uymamaktadır... Garnizon komutanlığınca özel olarak emir verilmesine rağmen eşinizle birlikte ailelerle yapılan bayramlaşmaya dahi katılmadınız. Sizi bu tutum ve davranışlarınızı düzeltmeniz için son defa uyarıyorum.”

Gerçekten de son uyarı oldu bu. Yüzbaşı M.N.K, o yıl yapılan Yüksek Askerî Şûra toplantısında “disiplinsizlik” nedeniyle ordudan atıldı. Ordudan atıldıktan sonra seyyar kaşar peyniri dahi satarak ailesini geçindirmeye çalıştı. 1.5 yıl sonra mezun olduğu Kara Harp Okulu Saymanlık Müdürlüğü’nden bir yazı adresine ulaştı:

“TSK emrinde görevli personel iken... tarihinde re’sen emekliliğe sevk edilmenizden dolayı adınıza faiz hariç 20.591.120.000 TL öğrenim gideri borcu tahakkuk etmiştir.”

Binbaşı M.Y.A., 15 yıl başarıyla TSK’da hizmet vermiş bir albaydı. 1995 yılında bağlı olduğu komutanından bir yazı aldı:

“Şeker Bayramı’nın üçüncü günü (5 Mart 1995) bayram ziyaretinde bulunmak üzere taburumuz personelinden Tnk. Astsb. M.G.’nin evine ziyarete geldiğimde, sizi salonda otururken gördüm ve bayramlaştık. Ancak eşinizin arka odalardan birinde hanımlarla birlikte oturduğunu eşimden öğrendim. Evinizde ve ziyaret için gittiğiniz yerlerde haremlik/selamlık oturmayı bir yaşam tarzı olarak benimsediğinizi görmüş bulunuyorum. Neden Astsb. M.G.’nin evinde haremlik/selamlık bir oturma tarzını benimsemiştiniz.? Bu husustaki düşüncelerinizi 21 Mart 1995 günü saat 17.00’a kadar açıklamanızı rica ediyorum.”

Komutanı Binbaşı’nın açıklamasından tatmin olmadı. Binbaşı iki yıl sonra ordudan atıldı.

F.M., 15 yıl boyunca görev yaptığı orduda 10 takdirnamesi olan bir astsubaydı. 11 Haziran 1999 tarihinde Tümgeneral A.K.'den bir talimat aldı:

“Lojmanlardan istifade eden personelin ve ailelerinin çağdaş kıyafetli olması, tesettür ve türban kullanmaması gerekmektedir. Yapılan inceleme neticesinde eşinizin yönerge esaslarına uygun hareket etmediği tespit edildiğinden, hâlihazırda oturduğunuz lojmanı derhal boşaltmanızı rica ederim.”

 Astsubay F.M. derhal lojmanı boşalttı. Dışarıdan bir ev kiralayıp taşındılar. 1.5 ay sonra 1999 Şûra’sında ordudan ihraç edildi.

 Ş.A. 1978 yılında girdiği orduda 28 takdirname almış, kendi buluşu olan coğrafi koordinat okuma cetveliyle kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından ödüllendirilmişti. Binbaşı olarak Tendürek Dağı’nda operasyonlara katıldığı sırada bir yazı aldı:

“Yapılan kontrollerde eşinizin gerek lojmanlar bölgesine girişte, gerekse bölge içerisinde çağdaş kıyafetlerle dolaşmadığı tespit edilmiştir. Konunun tekrarında hakkınızda konut yönergesine göre işlem yapılacaktır.”

 Görev yaptığı yer güvenlik olarak sorunluydu. Ailesini lojmandan şehre taşıması güvenlikli değildi. Uyarıyı dikkate almadı. Bir uyarı daha geldi:

“Binbaşı Ş.A.’ya yapılan ikaza rağmen on beş günlük sürede herhangi bir düzelme görülmemiştir. Adı geçen personelin eşinin yapılan kontrollerde gerek lojmanla bölgesine girişte ve gerekse bölge içerisinde hâlen çağdaş olmayan kıyafetle dolaştığı tespit edilmiştir. Binbaşı Ş.A.’ya bu emrin tebliğini müteakip yedi günlük ek süre verilmiştir. Bu süre sonunda yönerge doğrultusunda hareket etmediği takdirde kendisine tahsis edilen konuttan çıkarılacaktır.” Yazısı uyarılardaki amaç konuttan çıkarmaktan çok disiplinsizlik sicilini doldurmaktı. Zaten 1998 Şûrası’nda ordudan “disiplinsizlik” nedeniyle atıldı. (Kaynak: Darbeci Kuşatma/ Emekli Askerî Hakim Yusuf Çağlayan/Nesil Yayınları)

 

A.T. 1964 yılında Kara Harp Okulu’na girmişti. Özel Harp Dairesi Başkanlığı Lojistik ve Harekât Şube Müdürlüğü de dahil pek çok kritik görevde bulundu. 1991’de Tuğgeneralliğe terfi ettirildi. 1992’de Kartal’daki 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı’na getirildi. Üç yıl bu görevi yürüttü. 1995 yılında Levent Camii’ne bir şehit cenazesi gelmişti:

“1995 yılının baharındaydı. Levent Camiinde namazı kılınacak bir şehidimiz vardı. Cenazesine katılmıştım. Vakit namazımı camide cemaatle kılmıştım. Namazdan çıkarken cemaat ortada yol açarak ve iki taraftaki insanlar bana dönerek caminin ortasından beni camiden, namazımı tebrik ederek ve sevgi tezahürü ile uğurladı. Cami avlusuna çıktığımda, askerî zevat, generaller, üst rütbeli subaylar, subaylar ve astsubaylar kalabalık bir şekilde, cenaze töreni için tertiplenmişti. Camiye benden başka girebilen olmamıştı. Cenaze namazını da benden başka kılabilen olmamıştı. Cenaze namazı kılınırken askerî zevat, caminin dışında cemaatin uzağında safta bekliyordu. Cenaze namazı bittikten sonra, şehit cenazesi konulacağı top arabasına götürülürken ben de cenazeyi takiben törendeki yerimi almak üzere yürüyordum. Yanıma devre arkadaşım olan Beşiktaş İnzibat Subayı Albay yaklaştı ve 'Paşam, resmî elbise ile namaza durmasan iyi olur' dedi. Ben de bunun bir mahzuru olduğunu zannetmiyorum şeklinde bir şeyler söyleyince, 'Ordu komutanımızın ikazıdır bu' dedi. Ben de 'Ordu Komutanının inançla ilgili meselelere karışmaması gerekir' diyerek yanından ayrıldım... Aradan birkaç hafta geçti. Gençliğimizde aynı birlikte görev yaptığımız, o sırada da Ordu Kurmay Başkanı olan Tümg. Aydın Şen Tugay'da benim ziyaretime geldi. Kısa hatır sormanın arkasından 'Paşa, sen cenaze namazlarında cemaate katılıyorsun. Ordu Komutanımız bunu mahzurlu görüyor. Fotoğraflanıp basına intikal ederse iyi olmaz. Biz camiye cenaze töreni için gidiyoruz. O da cenaze namazlarına katılmasa iyi olur diyor' dedi. Bu iki ikaz beni şaşırtmıştı. Cenazeye gidip de namazlarımı kılmadığım zaman, samimi olarak huzursuz oluyordum. İlk ikazdan sonra, biraz geç gideyim. Namazlar kılınmış olsun, ben de törene iştirak ederim diye düşündüm ve bir sefer uyguladım. Ama, bu hareketi kendime izah edemedim. Uykularım kaçtı. Dinî vecibelerim mi, yoksa terfi tefeyyüz mü önde olacaktı? Bunu kendi içimde çözmem gerekti ve dinî vecibelerimden taviz veremeyeceğim sonucuna varmıştım. Aydın Paşa da, Ordu Komutanının mesajını tekrar getirince, kendisine 'Komutanım ben böyle bir generalim. Benim gibi bir insan bu Orduya lazımsa buradayım. Lazım değilsem bildikleri gibi yapsınlar' cevabını verdim...”

 Tuğgeneral hakkında dosyaların tutulmaya başladığından habersizdi. Görev yaptığı tugayın camisine de el atmıştı:

“Tugayda üç sene kaldım. Camiye bazı hizmetler nasip oldu. İçinin tefrişinin yanı sıra, avlusunun zeminini mermer, çevresine duvar, abdest bozmak ve almak için şadırvan ve caminin nişanı olarak da bir minare yaptırmak kısmet olmuştu. Görev sürem içinde, camide göreceğim personel hakkında farklı davranırım endişesi ile kışla camiinde personelimle birlikte namaz kılmadım. Cuma namazlarımı, kışla dışındaki bir camide kılmaya gayret ettim. Kışla camimizin devamlı görevli imamı, askere gelmeden önce de bu görevi ifa etmiş bir askerdi. Ancak Tugayda ilâhiyat mezunu yedek subaylar vardı. İçlerinden birini cuma günleri hutbeyi okuması ve namazı kıldırması için görevlendirmiştim. Cuma hutbelerini birkaç gün önceden mutlaka görürdüm. Konularının askerlik hizmetlerinin daha iyi yapılmasını teşvik edecek şekilde belirlenmesine özen gösterirdim. Kuvvet Komutanı tarafından tenkit edilen konulardan biri buydu. Cami, gündüz sürekli açık bulunduruluyordu. Görevden fırsat bulduğu anlarda isteyenin namazlarını camide kılabilmesi amaçlanmıştı. Bu da hoş görülmemişti. Camide de Kur’an-ı kerîm dışında, tefsirler, hadis kitapları ve ilmihaller vardı. Dini kitapların camide bulunmasında da bir sakınca görmemiştik.”

1995 Haziran ayında bizzat tugayı denetleyen Kara Kuvvetleri Komutanı’ndan cami ile ilgili ilk uyarıları almıştı.

Başını yakan ise bir fotoğraf karesi olacaktı. Tatbikat zamanıydı. Orduda büyük tatbikatlara çıkılırken tugaylarda kurban kesmek bir âdetti. Ama:

“Ben sadece farklı olarak ilgim nedeniyle kurbanı kendim kesmiştim. Tugay’daki caminin asker imamını da dua yapması için çağırmıştım. O da dinî kıyafetini giyip gelmiş. O kıyafet de kıyafet kararnamesinde imamın kıyafetidir, kararnameye aykırı değildir. Buna aşırı faaliyet demişler.”

1995 YAŞ’ında irtica nedeniyle ordudan atılan 44 subaydan 20’si onun karargâhındandı. “Aşırı faaliyetleri” tespit edilen Tuğgeneral de kendisi için pasif sayılacak bir göreve, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Sağlık Daire Başkanlığı’na atanmıştı. Bir yıl sonra 1996 YAŞ’ında da kadrosuzluktan emekliğe sevk edildi.

Emekli olduktan sonra ordudan irtica nedeniyle atılmış subay arkadaşlarıyla ASDER, Adaleti Savunanlar Derneği’ni kurdu.

Sonra bir gün ordunun bu “aşırılıkları”na karşı bir dinî cemaat başka bir cemaat eşlerinin başı açık olan, tuvalette abdest alıp, gözleriyle namaz kılan, bir fetvayla içki içen, eşleriyle çağrıldıkları balolarda vals yapan, bağıra çağıra 10. Yıl Marşı’nı söyleyen, herkesten en Atatürkçü, en ilerici, en çağdaş, bu yüzden YAŞ’larda adları irtica listelerine girmek şöyle dursun, muhtemelen o irtica listelerini de hazırlayan subaylar, tuğgeneral oldular, korgeneral oldular, ordunun bu laik aşırılıklarını böylece aşıp aşıp, bekledikleri güne ulaştılar. Okyanusun ötesindeki hocaları düğmelerine basıp, "abileri" talimatı getirince darbe yapmaya kalktılar.

O darbeyi yıllarca ordudan irticacı diye subayların atılmasının altına şerh koymuş Cumhurbaşkanı’nın öncülüğünde bir halk tekbirlerle ve camilerden okunan salalarla durdurdu.

Ordudan sarıklı hocanın duaları eşliğinde kurban kestiği için emekliye sevk edilen tuğgeneral beyaz sakalları ve beresiyle artık 72 yaşındaydı.

Sonra Cumhurbaşkanı, o ak sakallı tuğgenerali başdanışmanı yaptı.

Aslında bu darbenin de kısa hikâyesiydi…

Ağaçtan düşen elmaların herkesin başına düştüğü, gerçek olmayacak kadar tuhaf ama ibretlik bir hikâye...

Türkiye

YAZIYA YORUM KAT