Şairini Bağışlatan Şiir: Kaside-i Bürde

12.09.2008 18:25

Sinan Ceran

“Sanki o, sanatın bütün karanlıklarını aydınlatsın diye peygamber eliyle yakılmış ve ışıklandırılmış bir meşaledir.”

İnsan kalemle yazmayı öğrendiği günden,  belki ondan da önce kendine bahşedilen güçlerin ve yetilerin farkına vardığından beri yazar. Şifâhi aktarımların dahi yazmak olarak kabul edildiğini düşündüğümüzde kendi yeteneklerini fark eden insanın hayatı da daha başka fark ettiği, insanlar tarafından farklı kabul edildiği de görülecektir. İçindeki kalp atışlarına engel olamayan her insan gibi, yaşadıklarının, öğrendiklerinin ve gördüklerinin içinde oluşturduğu izdiham onu paylaşmanın, anlatmanın eşiğine getirip bırakacak ve ancak deli gibi bağırmanın kendisini hafifleteceğine inanan insanın yükünü sırtına vuracaktır.

Bağırmanın, direnmenin, sevmenin, başkaldırmanın, sormanın, arınmanın, öç almanın, övmenin, övünmenin, bağışlamanın ve bağışlanmanın en önemli aracı olacaktır şiir. Bazen korkan iki çift göz gibi telaşlı ve ürkek, bazen düşmanın boynuna vurulan keskin bir kılıç darbesinden daha şiddetli, bazen de Kur’an’dan bir ayet gibi diriltici, bir gül gibi zarif olacaktır şairinin ellerinde şiir. İşte onun için günümüz Arap Edebiyatında kaside adı sanat değeri olan her şiir için kullanılacaktır.

BİR ŞİİR FORMU OLARAK KASİDE

Sözlükte “kastetmek, azmetmek, bir şeye doğru yönelmek” anlamlarına gelen kaside, terim olarak “belli bir amaçla söylenmiş, üzerinde düşünülmüş, gözden geçirilmiş şiir” demektir. Ve ilk kez Arap Edebiyatında görülen, daha sonra da Fars ve Türk Edebiyatına geçen kaside; içe doğduğu şekilde ve belli bir maksatla bilinçli olarak söylendikten sonra gözden geçirilip düzeltildiği, mısraları ve vezni sağlam, on beş beytin de üstünde olduğu için bu ismi almıştır.

Arap şiirinde kasidelerin aynı başlangıçlara sahip olmaları, klişeleşmiş ifade ve tasvirlerin kullanılması gibi benzer tema ve konu seçimleri kaside türünde bir geleneğin, uzun yıllara dayalı bir birikimin varlığını gösterir.

Cahiliye şiirinde iki türlü kaside görülür: İlki birçok konuyu içine alan, uzun ve tam şiirlerden oluşan muallakalardır. İkincisi ise, içe doğduğu gibi, kısa ve veciz olarak yazılan şiirlerdir.

Kaside üç bölümden oluşur: Nesib/teşbib: Kasidenin giriş kısmı olan ve sevgiliye duyulan hasret ve özlemin, ayrılığın dile getirildiği, sevgiliden kalan izlerin yâd edildiği ve düşünüldüğü bölümdür. Tasvir: Zorlu çöl şartlarında görülen bütün güzelliklerin ayrıntılandırıldığı bölümdür. Medih/fahr: Şiirde asıl kastın belirtildiği ve methe muhatap kişinin özelliklerinin izhar edildiği bölümdür. Medhiye bölümüyle birlikte yer alan Fahriye bölümü ise şairin kendini ve kavmini övdüğü bölümdür.

Muallakaların hemen hemen hepsi gibi Bürde Kasidesi de nesible başlar. Kasidenin şiir değeri taşıyan en önemli bölümleri ise Nesib ve Tasvir bölümleridir. Ancak asıl amaç Medih bölümünde sergilenir.

Dinleyiciyi etkilemek için kasidenin başının yani nesib bölümünün, bir de okuyucunun zihninde bir slogan gibi verilmek istenen asıl mesajı özetleyen beyitin yer aldığı şiirin son bölümünün özellikle daha güçlü tutulduğu görülür.

İslam’ın ortaya çıkışıyla beraber her şeyde olduğu gibi kaside türünün içeriğinin de Cahiliyenin pisliklerinden arındırıldığı, din ile ahlak konularının ve kahramanlık konularının kaside türünde işlendiği görülür.1

Bürde Kasidesi Türkçe, Farsça, Latince, Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca gibi birçok dile çevrilmiştir. Üzerine çok sayıda tahmis(beşleme), taştir ve nazire yazılan kaside ilk kez Lette tarafından neşredilmiştir.

ŞİİRİN MUHKEM KALESİ:  KA’B b. ZÜHEYR

Müzeyne kabilesine mensup Ka’b’ın babası, dedesi, kardeşi, oğlu, torunları, halaları da hepten şairdirler. Babası Ka’b’a, şiir eğitimi verir, bir yandan da Ka’b’a olgunluk çağına gelinceye kadar şiir söylememesini sıkı sıkıya tembihler; Ka’b babasının şiir söylememesi noktasındaki ihtarlarına rağmen hem şiir eğitimini sürdürür hem de şiir söylemeye ısrarla devem eder. S.Karakoç Ka’b için;  “…Arap şiirinin edebiyat tarihi bakımından dorukta olduğu halde, Kur’an karşısında çırpınmaya başladığı o zarif vakitlerde, yarısı siyah, yarısı ak bir zamanın ortasında yaşayan bir şairdi Ka’b b. Zuheyr.”2 diyecektir.

Cahiliye toplumunda yaşanan her olay; savaşlar, barışlar, eğlence ve sefahat, yaşanılan günlük hayatın ayrıntıları o coğrafyanın sakinlerine bir paparazzi tarzında basit bir uslup ile aktarılıyordu. Halk özendiği eşraf takımının hayatını merak ediyor ve şairler de önde gelenlerin kalemşorluğunu yaparak halkın bu zaafını yalan haberlerle kullanıyorlardı. Günümüz andıçlarıyla örtüştürülebilecek bir haber ağının tepesinde bulunan cahiliye şairlerinden biri de Ka’b b. Züheyr’dir. Şairlerin cahiliye sistemiyle olan ilişkileri ve nazmı oluştururken şeytanlardan yardım aldıklarına ilişkin halk arasında yaygın olan inanç, onların toplum içindeki statüsünü güçlendiriyordu. “Gerçek bir şair savaşta olduğu gibi barış ortamında da büyük bir ilgi ve saygı görüyor”3, toplum mühendisliğinde de aktif bir rol alıyordu.

İslam’ın; karanlıktan aydınlığa çıkaran, yaşanılan hayatı her zerresiyle Allah’a has kılmak

ve halkın üzerinde oluşturulan tüm cahili bulutları dağıtıp zulmün belini kırmak için indirilen diriltici mesajının karşısında yer alanlar, zulüm ve saltanatlarının devamı için müminlere her türlü işkenceyi reva görüyorlardı. Şiiri bir toplumsal denetim aracı olarak kullanan ileri gelenler; kendilerini ve düzenlerini meşrulaştırmak, halkın duygu ve düşüncelerini düzenlemek, ifsadın kaynağını gizlemek ve maniple etmek için şiire ve şaire özel bir önem atfediyorlardı. Öyle ki müminlere yapılan işkence, karalama, öldürme, tehcir uygulamaları, onların “bölücü”, “terörist” olarak isimlendirilmeleriyle halkın gözünde meşrulaştırılmaya çalışılıyordu. “…şeytanların medyanın prizmasından geçerek nasıl melekleştiğini, yalanların nasıl hakikate dönüştüğünü, duyulması istenmeyen çığlıkların, görülmesi istenmeyen çirkinliklerin, kulaklarımız ve gözlerimizden nasıl gizlendiğini”4 bugün bile müşahede edebilmekteyiz.

Hicretten sonra pek çok şairin müslüman olmasına rağmen Ka’b ve diğer bazı şairler, İslam’ı karalamaya ve hicvetmeye devam ettiler. Ka’b kardeşi Büceyre’nin müslüman olmasından sonra kardeşini İslam’dan vazgeçirmek için Peygamberi hicveden bir şiir söyledi. Arapların o büyük asabiyetçiliğine rağmen mü’minler arasında kardeşliği tesis eden Peygamber, yalan haber ve karalamalarla halkı kendisine ve İslam’a karşı kışkırtan, kavmiyetçiliği körükleyen ve İslam’ın gerçekliğini ve yayılışını baltalayan Ka’b’ın  -yalanı kuşanmış bir düşman askeri olduğu için- öldürülmesini istemişti. Kardeşi Büceyre’den iman ettiği takdirde bağışlanacağının haberini alan Ka’b 630 yılı gibi geç bir zaman diliminde Medine’ye giderek Ensar ve Muhacir’in önünde müslüman oldu ve meşhur kasidesi Bânet Suâd’ı okudu.

“Muhakkak ki Peygamber kendisiyle aydınlanılan, Allah’ın çekilmiş yalın kılıçlarından bir kılıçtır.” beytini okuduğunda Peygamber duygulanarak üzerindeki hırkasını Ka’b’ın omuzlarına atar. Bundan sonra Bânet Suâd kasidesi Kasidetü’l Bürde olarak anılır. Siyasî alanda Hz.Ömer ve Hz.Halid’in İslam’a girişiyle güç ve moral bulan Müslümanlar, sanat ve propaganda alanında da Ka’b’la düşmana karşı üstünlük kurarlar.

Şair S.Karakoç  “Belâğatın, icâzın, imajın, gerçeğin ve güzelliğin eşsiz sentezi”ni, “Mesîhî şiir” diye adlandırdığı şiirin kaynağını tespit ederken – “şairin gücü” ile “mucize çağı” arasında - bir kararsızlık yaşasa da, Taha Hüseyin’in yerinde tespitiyle, “hiçbir çağ insanların tabiatlarına verdiği uygun şekiller dışında, onların doğalarına doğrudan müdahalede bulunamaz.”6 İşte bunun için biz Ka’b’ın şiirinin gücünü bizzat kendi yeteneğine bağlıyoruz.

KASİDE-İ BÜRDE’Yİ ANLAMA DENEMESİ

Muhadram şairlerinden olan Ka’b Cahiliye dönemine ait klasik kaside formuna bağlı kalarak yazdığı kasidesini de kabilenin göçü ve sevgilinin anılmasıyla başlayan bölüm olan Nesible başlatır.

Muhayyel bir sevgili düşüncesinin ince tasvirler ve teşbihlerle anlatıldığı 1-13 üncü beyitlerde Suat(sevgili)ın nasıl tasvir edildiğine bir örnekle bakalım : Sevgilinin dişlerinin beyazlığı şu vurucu satırlarla anlatılır.

“Gülerken dişlerinde kar yağar gibi bir kış aydınlığı

Öyle beyaz, onları şarapla yıkıyorlar durmadan sanki.”

Yine sevgilinin ağzındaki suyun yağmura, dişlerinin beyaz kum tepelerine benzetildiği şu beyitlerde çok etkileyicidir.

“ Süpürürse rüzgâr nasıl üstündeki bulutları, nasıl yıkarsa pırıl pırıl geceleri yağmur tepeleri

Ağzındaki su o yağmur suyu Suat’ın, dişleri o beyaz kum tepeleri. “

14–35 inci beyitlerde şair yaralı bir ceylan gibi giden sevgilinin gittiği yerin zor bir yer olduğunu belirtir. Daha sonra kendisini oraya götürmek ve Suat’ın kaldığı oymağı kuşatmak için gerekli devenin özelliklerini ( tüm kaside yazarlarının kendi ustalıklarını sınadıkları bir sırattır deve motifi )  alıntılayacağımız şu örnek beyitlerle tasvir eder:

“Öyle deve gerek ki, terlerse ırmak aksın kulağının ardından,

Uçsuz bucaksız çöl yollarını seve seve tepmeli…

Bir deve ki, bakışları iki hançer ufuklara saplanan.
Eşi gitmiş, yabani bir aksığın gibi öyle uçsun ki, o dursun, altında kaysın ateş çölü ve ateş tepeleri

Ve upuzun kuyruğu ipek tüylü, sarksın memelerin üstünden.
Öyle dokunmalı ki memelerin ucunu ürkütmemeli.

Kapkara iki mızrak bacakları, rüzgar gibi uçmalı :
Şüpheye düşmelisin ayakları yere değdi mi, değmedi mi

Sıcak artar, değişir yürüyüşü; sıcak arttıkça değişir.Ve ön ayaklarının
Çırpınışlı hızlanışı andırır ölmüş çocuğuna göğüs döven bir anneyi ve ona bakıp
( anıp kendi ölmüş yavrularını da) hıçkıran yırtınan öbür anneleri.

Evet o yürüyüş, o ayak çırpınışları göğsünü paralayan yaslı bir annenin çırpınışları.
Akla elveda diyen bir annenin, alır almaz ilk yavrusunun kara haberini. “

Olağanüstü tasvirler, mükemmel bir teşbih gücüyle karşı karşıya olduğumuz sanırım bu alıntılarla bile anlaşılabiliyor. Bu kasidenin en güçlü bölümü olarak Tasvir bölümünün belirtilmesi gerçekten de boşuna değildir. Zira devenin çırpınışlı yürüyüşünün çocukları ölmüş annelerin ağlamalarına, çırpınış ve dövünüşlerine benzetilmesi, devenin kuyruğunun bu denli naif, ince ve yormayan bir üslupla anlatılışı engin bir gözlem, dikkat ve derinlikli bir yaşamı da gerektirir çünkü.

35-48 inci beyitler arasında şair,  kendisini ölüm cezasına çarptıran Peygambere karşı kendini himaye etmeyen kavmini anlattıktan sonra Peygambere arz-ı halde bulunur ve savunmasını, ifadesini yazdığı şiirle vererek affını ister. Söz konusu bölümden birkaç örnek beyit verelim:

“Yaşamak dediğiniz nedir bin yıl yaşasa bile

Eninde sonunda insanoğlu o kambur tahta kutuya girmeyecek, binmeyecek mi?

İçi hidayet öğüdü en yüce gerçekler dolu Kur’anı
Sana armağan eden Allah için ver bana bir savunma mühleti.

Ama senin makamındayım şimdi. Fillerin bile titrediği makamda.
Bir makam ki, titrerdi bir fil benim gördüklerimi görse, işitse benim işittiklerimi.”

Bütün çıplaklığı ve acziyetiyle bir bağışlanma isteğinin perde perde oynandığına şahit oluyoruz bu beyitlerle. “ Allah’a kaçın. Ben size onun tarafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” (51/50) ayetinde olduğu gibi Peygambere gelerek yaşadığı hayatın tüm pisliklerinden, kabilesinden, Cahiliyeden Fuâd’a kaçışın, karanlıktan aydınlığa kaçışın, dalaletten hidayete kaçışın, sömürüden kulluğa kaçışın, vadilerde mecnun gibi amaçsız dolaşan şairden “ Size ne oluyor ki ezilmişler için mücadele etmiyorsunuz.” (4/75) ayetine muhatap olan şaire kaçışın, asabiyet bağlarından kardeşliğe kaçışın hikayesini anlatmaktadır bu beyitler.

48-59 uncu beyitler arasında ise Peygamber ve arkadaşlarının medhedildiği medhiye bölümü yer alır. İşte birkaç örnek beyit :

“ Bir arslan ki, savaş alanında kendi düşmanın dengi
Bırakmadan çarpışmayı, haram sayar kendine savaşı terk etmeyi

Şüphe yok ki Peygamber, en keskin bir kılıçtır kılıçlarından Allahın
Sonsuz bir nura kurtuluşa, nura ve hidayete alıp götüren bizi.

Ve arkadaşları O’nun, Mekke vadisinde İslamı kabul eden
Kureyş’in en ileri gelenleri… Cömertlikte ve yiğitlikte hiç birinin yok dengi

Zırhları pırıl pırıl ve upuzun. Çelikten büklümleri öyle ki,
Birbirine geçip kaynaşmış bir ayrıkotunun halkaları gibi

Mızrakları düşmanı devirse yere, gurur nedir bilmezler,
Yenilirlerse bilmezler nedir umut kesmek, yok ya yenildikleri.

Ak soy develer gibidir gidişleri. Korunmaları da saldırış.
Vurulunca göğüslerinden vurulurlar. Onlar ürkmez, onlardan ürker dev dalgalı ölüm denizi.”

Kasideden alıntıladığımız bu beyitlerin Kur’andaki savaş tablolarıyla uygunluğu aynı zamanda Peygamber ve arkadaşlarının mücadele örnekliklerini bu denli etkili anlatmaları ve somutlaştırmaları nedeniyle önemlidir.

SONUÇ

Sanatı zararsız bir hobi, sıradan bir uğraş ve tatmin aracı olarak görenlerle, sanatı kuru bir propaganda aracı, estetik ve zerafetten uzak bir ideolojik aygıt olarak görenler arasında adalet ve aşk, özgürlük ve estetik, zulüm ve zerafet, sorumluluk ve anlam kaybolmuştur.

Oysa, hayatın tüm alanlarına yabancılaşan, hakkı ve adaleti unutan insana bir hidayet ve yol gösterici olarak gönderilen kitap hâlâ yepyeni… Ve hâlâ yaşam rehberimiz olan Kur’an ve Peygamberimizin sahih örnekliği yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Kur’an, kendisine teslim olanların yegane kaynağı olarak müslümanların sanatı algılamalarında belirleyici  olan ve olması gereken bir kitaptır. Dolayısıyla birtakım rivayetlerle Peygamberin onayladığı söylenen bir şiiri sanat algımızda bir köşe taşı olarak görmeden önce, bu şiirin Kur’anın evrensel mesajına uygun olup olmadığı gözetilmelidir.

Kasideden yaptığımız alıntılar ve küçük anlama denemelerimiz de göstermiştir ki; Bürde Kasidesi çağdaşı olan insanların vahiy, Kur’an, İslam, Peygamber ve ashab algılarını değiştirmeye/ ıslah etmeye dönük yüzüyle bügün de önümüzü aydınlatacak yardımcı kaynak niteliğine sahiptir. Ka’b’ın müslüman oluşu ve Peygambere irad ettiği şiir, sanatta fıtrata dönüşün fıtrat kalkışlı bir sanat algısının en önemli sembolü olarak “gözümüzün önünde mermerden, yıpranmaz bir anıt gibi durmaktadır.”

Bürde Kasidesi sanatın ve şiirin, kendi estetik ve zerafetinden hiçbir şey kaybetmeden, hak ve hakikati, fıtratı, yaşanan toplumsal gerçekliği nasıl ve nereye kadar taşıyabileceğinin  en güzel örneğidir. İşte bunun için bu kasidenin özelliğini propaganda niteliğinden çok “yanlış gidene zerafetle karşı durmak” olarak belirtebiliriz. Bugün apolitik şiir algısının bir virüs gibi yaygınlaştığı bir dönemeçte Peygamber tarafından şairi ödüllendirilen bu şiirin müslümanlar için değeri ve örnekliği çok daha kaçınılmazdır. Ve bu değer günümüz şairini adalet ve barışın sözcülüğü ile zulüm ve ifsadın zarif gönüllüleri olmak arasında bir tercihe zorluyor. Umarım fıtrata ilişkin tercihimiz de bütün insanları vahyin örtüsü ile bürür.

Bakalım günümüz şairi dünya halklarına kendisini bağışlatabilecek mi?

 

Dipnot

1-İslam Ansiklopedisi, Kaside md., c. 24, s. 562, Hüseyin Elmalı

2-Sezai Karakoç, İslam’ın Şiir Anıtlarından, s. 11, İstanbul,1978, 2.Baskı

3-Toshiko İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 161, Ankara

4-Medya Eleştirisi ya da Hermes’i Sorgulamak, s. 46-47, İstanbul, 1999, 2.Baskı

5-Sezai Karakoç, a.g.e., s. 13, İstanbul, 1978, 2. Baskı

6-Taha Hüseyin, Cahiliye Şiiri Üzerine, s. 131, Ankara, 2003

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim