İsmail Kılıçarslan

İsmail Kılıçarslan

Yazarın Tüm Yazıları >

Sahtekâr

A+A-

 

Hafta sonunda Christian Bale, Steve Carell, Ryan Gosling ve Brad Pitt gibi isimlerin rol aldığı, Adam McKay'ın yönettiği ve Amerika'da 2007 yılında yaşanan mortgage krizini olağanüstü bir başarıyla anlatan ‘Büyük Açık’ isimli filmi izledim. Filmde, adım adım yaklaşan ekonomik krizi sadece bir avuç insanın fark etmesi, sistemin yaklaşan krizi nasıl büyük bir dirençle ‘yok saydığı’ konu ediliyor. Bana kalırsa bu senenin izlenmesi, ders alınması gereken filmlerinden.

New York'ta bir barda kulak misafiri olunan bir cümle geçiyor filmde: ‘Gerçek, şiire benzer ve insanların çoğu şiirden nefret eder.’.

Filmi izlerken bir yandan da bu cümleyi, Türkiye'deki sosyolojik zemine uyarlamaya çabaladı zihnim. Şöyle: ‘Toplumu incelemek şiire benzer ve insanların çoğu şiirden nefret eder.’.

Gündelik politikanın hayhuyu bizi o denli esir almış durumda ki ‘Türkiye'de başka ne oluyor?’ sorusuna cevap aramak bir yana, bu soruyu sormuyoruz bile artık. Varsa yoksa gündelik politikanın hepimizin dilini ve zihnini belirleyen o telaşı… Başka bir şey yok nerdeyse.

Buraya döneceğiz dönebilirsek.

Geçen gün radyo kanallarını dolaşırken 90'lı yıllardan tanıdık ve bet bir ses yakaladım. İskender Evrenesoğlu isimli sahtekâr, bir radyo kanalından o saçma sapan fikirlerini insanlara boca ediyordu. Vahiy aldığını ve peygamber olduğunu iddia eden bu sahtekârın uydudan yayın yapan bir de televizyonu var yanlış bilmiyorsam.

Azıcık bu işlere vakıf, birazcık dinden diyanetten anlayan insanlar için sahtekârlığı üç kilometre öteden fark edilen bu adamı biz geçmişte ‘komedi malzemesi’ olarak değerlendirdik hep. Fakat adama inananlar açısından (ki sayıları hiç de az değil) hikâye öyle değil. Paralarını, imkânlarını, zihinlerini, hayatlarını bu sahtekâra teslim ediyorlar ve karşılığında cenneti satın aldıklarına inanıyorlar. Ne yapacağız, ne yapmalıyız?

Hadi diyelim Evrenesoğlu eski ve namlı bir sahtekâr. Gelin sizi kamuoyu tarafından daha az tanınan, Amerika'daki salon ve televizyon vaizlerini iyi analiz ettiğinden (ki böyleleri için bir isimlendirme de var. ‘Televangelist’ deniliyor) hiç şüphe duymadığım başka bir sahtekârla tanıştırayım.

Kocaeli merkezli çalışan, kendisini ‘mehdi’ olarak konumlandıran bu sahtekârın adı Tuncer Çiftçi.

Bu sahtekârdan tuhaf bir şekilde haberdar oldum. Birkaç yıl önce Üsküdar İskelesi civarında dolanırken yanıma başörtülü bir kızcağız yanaştı. Elinde ‘Goncanın Özlemi’ isimli bir dergi ve çoraplar vardı. ‘Almak ister misiniz?’ dedi. Dergiyi kısa süre inceledim. ‘Mehdilik kokan hareketler’le doluydu. ‘Kendini mehdi ilan eden yeni bir sığır daha.’ deyip geçtim. Geçtim ama bir yandan da Tuncer Çiftçi adı zihnimin bir köşesinde kaldı hep.

Sonra yaptığım çeşitli araştırmalarda mesele derinleşti. Bu şarlatan, Türkiye'nin çeşitli illerinde yaptığı salon programlarında giriş bileti satarak insanları ‘Sizi her türlü hastalıktan kurtaracağım.’ diyerek umut satıyordu misal. Toplantı deyip geçmeyin. Bu sahtekârın salon programına asgarisinden bin kişi katılıyor. Orada ettiği dualarla kanser dâhil her türlü hastalığı iyileştirdiğini iddia ediyor falan.

Sahibi olduğu Kocaeli merkezli radyo istasyonunda ‘Elektriklerimizi kesecekler, bize bağış yapmazsanız bu güzel duaları size ulaştıramayacağız.’ diyerek para topluyordu misal. Hatta radyosundan ‘cennet garantili mezar yeri’ sattığı dahi vakidir. Mezar yerlerini kapıştı insanlar.

Meraklısı, bazı geceler bir uydu kanalında yayın yapan ve ‘Ben mehdiyim.’ diyen bu herifi izleyebilir ve tüylerinin diken diken olmasını sağlayabilir.

Burada yapılması gereken şey aslında çok nettir. Bu sahtekârlar öyle ‘Toplumu eğitmemiz lazım.’ cümlesiyle baş edilebilecek gibi değiller. Toplumu elbette bu heriflerin üçkâğıtlarına karşı eğitmemiz gerekir. Ona sözüm yok. Ancak daha pratik mücadele yöntemi, insanların duygularını ve dinlerini sömüren bu insan müsveddelerinin kovuşturmaya uğratılmasıdır. Hesaplarını yargı önünde vermelerinin sağlanması ve bu tiplerin afişe edilmesidir.

Yoksa daha çok kızımız, çok evladımız iskelelerde ‘mehdi olduğuna inandıkları bir dananın zenginliğine zenginlik katması’ için heder olup gideceklerdir.

Sesimizi çıkartmaz ve ‘bir şey olunca farkına varmaya’ devam edersek bir toplumsal kriz kapımıza gelip dayanacaktır. Üstelik öyle ekonomik krize falan da benzemeyecektir.

‘Dönebilirsek’ dediğimiz yere dönemedik. İnşallah bir başka yazıya...

Ne diyordu Edgar Allan Poe: ‘Hafız. Şu cennet garantili mezar işi iyiymiş. Biz de cehennem garantili mezar satışı olayına mı girsek? İlk müşterilerimiz de belli. Şu çakma mehdilerin alayına satarız.’.

Yeni Şafak

YAZIYA YORUM KAT