Şahıslar fânî; fikir, inanç ve zihniyetler kalıcıdır! -II-

04.03.2011 00:44

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

-Erbakan’ın, perdenin öte tarafına geçmesi münasebetiyle..-

 (Merhûm Erbakan’la ilgili ilk yazıyı şu cümleyle bağlamıştık:

’O, dipten gelen bu cûş-u hurûşların, derinden derine kaynayışların farkında ve de sözcüsü durumundaydı ve derinlerde mevcud olan suyu ortaya çıkarmak için, birtakım kazıma ve kazma işlemlerini yapıyordu, sistem içinde kalmaya dikkat ederek.. Yani o, olmayan bir şeyi ortaya çıkarmıyor; belki, halk onunla, o da halkla dayanışma içinde; müslüman halkın kesin doğrularını sosyal hayata yansıtmak şuûr ve sürecini geliştirmeye çalışıyordu..’

(Kaldığımız yerden, son 40 yılı genel hatlarıyla hatırlamaya devam edelim..)

*

Erbakan’ın Millî Nizâm Partisi, üç kişiyle, âdetâ bütün Meclis’teki diğer bütün parti, eğilim ve seslendirdikleri dünya görüşlerine ve ideolojilerine karşı, milletin derinlerinden gelen, tarihinden gelen ve milletin kalbindeki inançtan geldiğini düşündükleri görüşleri hararetle ve dirayetle temsil ediyorlar ve yaptıkları her konuşmayla Meclis’i alt-üst ediyorlardı.. O dönemdeki Meclis’te, iktidar partisi olarak Demirel’in Adâlet Partisi, ana muhalefet partisi olarak İsmet İnönü liderliğindeki CHP, M. Ali Aybar ve daha sonra Behice Boran liderliğinde, marksist Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve de Alpaslan Türkeş liderliğinde, türkçü MHP vardı.. (Bir de CHP’den gelme Mustafa Timisi liderliğinde bir alevî partisi de birkaç m. vekiliyle Meclis’de gözükmüştü, onlar bir iz bırakmadan yeniden CHP içine dönüp eridiler.. Genelde, muhafazakâr ve de köylü kesimlerin oylarıyla iktidara gelen Demirel’in masonik ağırlıklı icraatına karşı milliyetçi muhafazakâr bir tepki olarak ortaya çıkan ve Şubat/ 70’de AP’den ayrılan 40 m. vekilinin, Ferruh Bozyeyli başkanlığında kurduğu ve siyasî hayatta varlığıyla-yokluğu pek hissedilmeden eriyen Demokratik Parti’yi de bu arada zikredebiliriz..)

Bütün bu partiler, genelde,  kemalist-laik rejimin aslî çerçevesi içinde siyaset yapıyorlardı..

Erbakan ve iki arkadaşı ise, tam olarak telaffuz etmekten bile çekindikleri bir temkin ile, kemalist-laik rejimin temel dünya görüşlerine yönelik eleştirilerini dile getiriyorlardı..

Ülkede halkın yüzde 70’inin köylerde, yüzde 30’unun şehirlerde oturduğu ve gelir dağılımının korkunç bir dengesizlik tablosu gösterdiği sosyal bünye, umut tâcirlerine de tahriklere ve ideolojik yönlendirmelere de müsaid bir zemin oluşturuyordu..

Özellikle de sık sık tekrarlanan banka soygunlarıyla malî kaynaklarını istedikleri noktaya getiren ve sadece CHP tarafından değil, daha başka radikal marksist sosyo-politik odaklarca da sahiblenilen solcu-marksist örgütler ve de onlara karşı da MHP lideri Türkeş tarafından sahiblenilen -yönlendirilinen Ülkücü’ denilen hareketin mensubları silahlı çatışmalara giriyor ve öğrenci ve işçi çatışmalarında hayatını kaybedenlerin cenazeleri, İstanbul ve Ankara’nın anacaddelerinde düzenlenen büyük gösterilerle kaldırılıyordu.. (Her iki taraf da kendi kayıblarına İslamî bir terim olan şehîd ünvanını vererek..)

Hemen her ideolojinin öncüleri, adetâ, ’bir cenaze olsa da, topluma daha fazla hitab edebilsek, dikkatleri daha fazla çeksek..’  der gibiydiler..

 

ANADOLU’DAN GELEN MÜSLÜMAN AİLELERİN ÇOCUKLARI, MTTB’DE

YENİ BİR DÜNYANIN İÇOLUŞUMUNU GERÇEKLEŞTİRİYORLARDI..

 

Daha çok fukara halk kesimlerinin çocuklarından oluşan ve okumak için ailelerinin dar imkanlarıyla büyük şehirlere gelmiş bulunan büyük öğrenci kitlesi ise, sessiz çoğunluk konumundaydılar.. Onlar daha çok da 1968’lerden itibaren İslamî hassasiyetleri öne çıkan gençlerin eline geçmiş bulunan MTTB’nin bünyesi içinde sessiz ve derin okumalarla ve  kurslarla kendilerini geliştirmeye çalışıyor, yarınlara hazırlıyor ve kendilerini çatışmaların içine çekmek isteyen bir takım tahriklere, manipulasyonlara rağmen, büyük çapta, silahlı çatışmaların dışında kalmaya büyük özen gösteriyorlardı... (Bugün ülke yönetiminde en üst kademelerde bulunan Tayyîb Erdoğan,  Abdullah Gül vs. gibi isimler de o zaman bu teşekkül içinde bulunuyorlardı..

Bu arada, ’muhafazakâr-sağ’  eğilimli Mücadele Birliği isimli teşekkülün de, marksistlerin ’bilimsel sosyalizm  adına bayraklaştırdıkları sloganlarına karşı, ’ilmî sağ’  adıyla geliştirmeye çalıştıkları bir ideolojik yapılanma çabasıyla, yüksek öğrenim gençliği arasında ayrı bir çekim alanı oluşturduğu ve bu teşekkül içinde yetişmiş bazı isimlerin de, 1985-90’larda ANAP içinde ve sonra da bugün ülke yönetiminde bir hayli etkili noktalarda bulundukları unutulmamalıdır.. Melih Gökçek, Cemil Çiçek örneklerinde olduğu üzere.. )

Türkiye’deki ideolojik çatışma giderek gerilimli bir süreçte gelişirken..

16 Haziran 1970 günü, dev bir genel grevle harekete geçen yüzbinlerce işçi, İstanbul’un varoşlarından şehrin merkezine doğru yürürken, çoğu polis olmak üzere, 30 kadar insan hayatını kaybediyordu ve Sıkıyönetim ilan ediliyordu.. Başta İstanbul Üniversitesi ve ODTÜ olmak üzere bir çok üniversitede (1972 Nisanı’nda idâm edilecek olan) Deniz Gezmiş ve emsali isimlerin liderliğindeki marksist örgütler karargâhlarını kurmuşlardı ve bu mekânlara güvenlik güçleri, polis/ asker giremiyor, eylemler tırmanıyordu.. Hele, ODTÜ’yi ziyaret eden Amerikan B. Elçisi’nin arabasının yakılması, bu eylemleri heyecanlandırmış, zirveye tırmandırmıştı..

 

İPEK BÖCEĞİ DE KOZA İÇİNDE  İÇÖRGÜSÜNÜ TAMAMLIYORDU, SESSİZCE..

 

Müslüman halk kesimleri ise, kendilerini 50 yıldır müslüman olarak niteleyemediklerinden, şaşkındılar.. Nurcular, Süleymancılar, Naqşibendîler, Kadirîler ve daha dar çerçeveli bir takım tarikat şekillenmeleri ise, toplumu, gözlerden uzak, büyük kitlelerin günlük hayatını evlerin içinde sessiz ve derinden şekillendirmeye çalışıyorlardı..

Necîb Fâzıl’ın, ’türk’ün ruh köküne bağlılık’  telkıni ağırlıklı konferanslarına; o zamana kadar alışık olunmayan ve gelenekçi çizgilerin dışına çıkan ve bunun için de ilk planda daha zarif ve şık gözüktüğü için genç kızlar arasında ilgi uyandıran tesettür tarzıyla  Şûle Yüksel Şenler’in onbinlerce kadını cezbeden konferansları da eklenmişti..

Anadolu içten içe şekilleniyordu..

Tabiatiyle, bu arada, gelenekçi bir İslamî hayat çizgisinin ve anlayışının savunmasını zımnen yapan ’Bâb-ı Âli’de Sabah’ ve -Şevket Eygi’nin sahibi olduğu- ’Bugün’ gazetelerinin milliyetçi-muhafazakâr- antikomünist ve de devleti koruma refleksli yayınlarının etkisini de unutmamak gerek.. Özellikle Bugün’ün tirajının o günlerde 100 bin’e yaklaşması, bazı çevrelerde ürküntü meydana getiriyordu.. Komünist eğilimli hareketlerin giderek güçlenmesi sırasında, fransız kültürünün ülkemizdeki penceresi olan Galatasaray Lisesi eğitimli ve Siyasal Bilgiler - Mülkiye mezunu olduğu vurgulanan Şevket Eygi’nin Bugün’ünün‚ muhafazakâr güçlerin sesi olmak dikkatiyle, sistem içindeki bazı güç odaklarıyla birlikte hareket ettiği izlenimini de yansıtan bir yayın çizgisi izlemesi ve hele başta İstanbul olmak üzere ülkenin bütün büyük şehirlerinde onbinlerin katılımıyla gerçekleştirilen toplu ’Sabah Namazları’, kemalist ve marksist laik çevreleri ve onların matbuattaki / medyadaki en delişmen temsilcileri olarak sivrilen Ç. Altan, İ. Selçuk, U. Mumcu gibi kalem erbabını küplere bindiriyor ve hattâ Ç. Altan, Sultanahmed Camii’nde bir seher vakti toplanan 50’binden fazla insanın üzerine ’bir -iki tank gönderilse, onların çil yavrusu gibi dağılacağı’na dair hemoglobinli kemalist özgürlükçü (!) tedbirleri yazıya dökebiliyordu..

O günlerde (1969 başında) emperyalizme karşı yapıldığı bildirilen ve solcu gruplarca tertiblenen -ve daha sonra Kanlı Pazar olarak isimlendirilecek olan- bir yürüyüşün Taksim Meydanı’nda, ’tekbîr’ sadalarıyla saldırıya uğraması ve 3-4 kişinin ölümüyle sonuçlanması hadiselerin tuzu-biberi olmuştu..

(Tabiatiyle, Bugün başyazarının o günkü yazısının sonunda, Beyoğlu’ndaki terzisine ’Bugün öğleden sonra prova için sana uğrayacağım, orada olunuz..’ gibi bir not yazmasının da aslında bir şifreli ifade ve manipulasyon olduğu üzerinde sonraları çok durulduğu ve sözkonusu yazara, sonraları bu konular sorulduğunda, ’O günler ülke komünistlerin eline düşmek üzereydi.. O şartlar olsa, yine aynı şekilde davranırım..’ gibi sözlerle, yaptıklarını sahiblenmesi de unutulmamalıdır..) 

 

Mücadele Birliği, Ülkücüler ve MHP gibi odaklar devletle aynîleştirdirtkleri kemalist -laik rejimin korunması; ve Soğuk Savaş şartları içinde kendisini dünyaya ’Hür Dünya’ diye yaldızlayarak sunan Amerikan- Batı ve NATO dünyasına bağlı kalınması yönünde bir eğilim gösteriyorlardı..

MTTB ve  Erbakan etrafında şekillenmekte olan çevreler ise, İslamcı çözümleri daha etraflıca düşünmeye ve gelenekçi muhafazakâr anlayışın kabuğunu çatlatmaya başlamışlardı..

Hele, Erbakan ve iki arkadaşınının Meclis konuşmaları, müslüman kesimlerin o zamana kadar alışmadığı ve, sistemin genel çerçevelerini zorlayacak bir şekilde cereyan ediyor, sert tartışmalar meydana getiriyor ve sistemin özellikle de AP ve CHP gibi büyük partilerini birlikte tepki vermeye yönlendiriyordu..

(Erbakan, 1977 seçimleri öncesindeki bir görüşmemizde, kendilerinin ’kuşdili ile konuşmak zorunda kaldıklarını’, bir çok konunun henüz tartışma masasına bile getirilemediğini, tartışma zeminine getirilebildiği takdirde, temel sosyal  mes’elelerin daha rahat çözüme kavuşabileceğini ve kendilerinin bu gibi tartışmalarda kendilerine güvendiklerini belirtecekti..)

 

KEMALİST-LAİK GÜÇLERİN, ÜLKE VE MİLLETİ KURTARMAK ADINA

KENDİLERİNİ BİR KEZ DAHA KURTARMASI: 12 MART 1971 DARBESİ

 

İşte öyle bir hengamede, 12 Mart 1971 günü, günü ortasında, radyodan (ki, ülkede henüz tv. yoktu..) TSK adına bir ’muhtıra yayınlanıyordu.. Muhtıra,  Hükûmet’i yok sayıyordu, tabiatiyle.. Ve de Başbakan Demirel, hemen Başbakanlığı terkediyor ve evine gidiyordu.. Ama, hâlâ da Başbakan sıfatını taşıyordu.. (Daha sonra anlaşılacaktı ki, 12 Mart Müdahalesi’nden üç gün önce, 9 Mart 1971 gecesi, KKK. Org. Faruk Gürler ve Hv. KK. Org. Muhsin Batur’un da aralarında bulunduğu ve Tümgn. Celil Gürkan liderliğinde şekillenen bir ihtilal çekirdeği marksist eğilimli bir darbe yapacaktı.. Ama, Org. Faruk Gürler ve Org. Muhsin Batur son anda, saf değiştirmişler ve Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç’ın etrafında, yani emir-komuta zinciri içindeki yerlerini almışlar ve o teşebbüs yarım kalmıştı..)

Askerler Meclis’i kapatmamışlardı, ama, hukukçu Prof. Nihad Erim’i 40 yıldır üyesi olduğu CHP’den istifa ettirip‚ ’bağımsız’(!)laştırıyorlar ve yeni bir hükûmet kurduruyorlardı.. İsmet İnönü de bu hususta gereken kolaylığı gösteriyordu.. (CHP Genel Sekreteri Ecevit ise, bu müdahalenin kendilerinin iktidara gelmelerinin yolunu kesmek için yapıldığını ileri sürerek, Genel Sekreterlik vazifesinden istifa ediyordu..) 12 Mart 1971 Askerî Müdahalesi, generallerin ve onlara destek verenlerin iddialarına göre, komünist faaliyetlere karşı yapılmıştı..

Ama, ilk olarak kapatılan parti, Erbakan’ın MNP’si idi.. Ancak, bu partinin üç m.vekili, yine o sıfatlarını bağımsız olarak yine koruyorlardı.. Bir farkla ki, Erbakan, -tıpkı,1961’de, ihtilalin lideri General Cemal Gürsel’e karşı AP tarafından Cumhurbaşkanı olarak aday gösterilen  Prof. Ali Fuad Başgil’e yapıldığı gibi- tedavi olması gerekçesiyle, zoraki, İsviçre’ye gönderiliyor ve Meclis’ten her iki ayda bir tedavi izni uzatılıp, maaşının ve tedavi giderlerinin karşılanması da kararlaştırılıyordu..

12 Mart 71 Müdahalesi’ni başlangıçta olumlu karşıladığını açıklayan marksit gruplar, kısa zaman sonra, yanıldıklarını görmüşler ve çetin bir silahlı mücadeleye girmişlerdi.. Bu arada Deniz Gezmiş ve arkadaşları yakalanmışlar, kısa bir yargılamayı takiben, haklarında verilen idâm kararının yerine getirilmesi, Meclis’teki kavgalı oturumlardan sonra kabul edilmişti..  Ama, onların idâmını engellemek isteyen Mâhir Çayan ve arkadaşlarından oluşan 12-13 kişilik bir grup, Ünye’deki NATO Radar Üssü’ndeki, İngilte ve Kanada’lı üç teknisyeni kaçırıp rehin almışlar ve amma, yakalanacaklarını anlayınca onları yolda öldürmüşler ve Niksar’ın Kızıldere köyünde saklanmışlar ve Dev-Genç lideri Ertuğrul Kürkçü hariç, diğer 11-12  marksist gençlik lideri orada topluca katledilmişler ve E. Kürkçü’nün ise, civardaki bir samanlıkta samanlar içinde gizlendiği daha sonra anlaşılmıştı..

Tabiatiyle, bu durum onun, ’MİT ajanı’ olduğu ithamını da gündeme getiriyordu.. Gençleri oraya kadar götürüp rejime teslim etmiş ve kendi hayatını da kurtarmıştı..

MİT’ten söz etmişken belirtelim ki, o zamanlarda İstanbul-Hukuk’daki arkadaşlarımızın Türkiye Gizli Komünist Partisi’nin öncülerinden saydıkları ve gelecekte kurulacağını hayal ettikleri Sosyalist Türkiye’nin C.Başkanı olarak saygıyla selamladıkları Prof. Mâhir Kaynak’ın ise, gerçekte bir ’MİT ajanı’ olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı..

Bu durum, tabiatiyle, komünistler içinde olduğu gibi, kemalist-laik rejime karşı çıkan müslümanlar arasında da benzer sızma elemanlarının olabileceği iddiasını gündeme getiriyordu.. Özellikle, dindarlığından övgüyle sözedilen bazı emekli subaylara hattâ Nûr-u Osmaniye  gibi büyük camilerde ateşli vaazlar ettirilmesi, bazılarının dindar şiirler yazıp, mısralar arasında kemalist-laik devrimleri övmesi ve bu vaazların veya yazı ve şiirlerin müslüman kitlelere İslamî hassasiyetle yayın yaptıkları kabul olunan gazetelerde bile kendisine yer bulduğu görülüyor ve zihinlerde bir istifham / soru işareti meydana getiriyordu; kimin elinin kimin cebinde olduğunun anlaşılmasının zor olduğu yoğun sisli bir hava yaşanıyordu.. 

Gezmiş ve arkadaşlarının idâm olunduğu, onlarca -yüzlerce genç insanın da güvenlik güçlerince öldürüldüğü bir dönem..

’Kemalist-laik Cumhûriyet rejimi’nin 50. yılına yaklaşılırken, halkın iradesinin kısmen de olsa biraz itibar görüp, ülyke yönetiminde etkili olduğu yılların sayısı,  1950-60 ve 65-70 arası, bu 50 yıl içinde, 15 yıl geçmiyordu..Gerisi hep diktatörlük, faşist uygulamalar ve sıkıyönetimler içinde geçmişti.. Ve 50. yıla girerken, millet hâlâ da aynı ağır ve boğucu bir havayı teneffüs ediyordu..

İşte o günlerde, Millî Selamet Partisi (MSP) adıyla yeni bir parti kuruluyordu.. Partinin kurucuları, Erbakan’ın yakın arkadaşlarıydı.. Ama, onların hemen hiçbirisinin, Erbakan gibi sürükleyici ve karizmatik özellikleri yoktu..

Ülkenin o boğucu havadan kurtulabilmesi için seçim tek yol olarak görülüyordu, askerlerce de.. Erim Hükûmeti dağılmış, yine eski biri CHP’li olan Ferid Melen Başbakanlığa getirilmiş, o da kısa sürede çekilmiş, Naim Talû isimli bir ekonomist başbakanlığa getirilmiş ve onun da istifa üzerine, yine eski CHP’lilerden Prof. Sadi Irmak, Meclis’ten güvenoyu alamaksızın, aylarca Başbakanlık’ta kalmıştı.. (Bu satırların sahibi de o günlerde, bir taraftan İst.-Hukuk’un bitirme imtihanlarına hazırlanıyor ve diğer tarafdan da Bâb-ı Âli’de Sabah gazetesinde günlük yazılar yazmaya başlamıştı..)

 

DEMİREL, ASKERDEN RÖVANŞ ALMAYA HAZIRLANIRKEN,

HALK KESİMLERİNE DE İLGİNÇ MESAJLAR VERİYORDU, AMMA..

 

Bu arada Cevdet Sunay’ın C.Başkanlığı sona eriyor ve onun gibi, Genelkurmay Başkanlığı’ndan C. Başkanlığı’na yeni bir geçiş için, CHP’nin de desteklediği Org. Faruk Gürler aday gösteriliyor ve onun seçileceğine kesin gözüyle bakılırken, Adalet Partisi de Menderes döneminin Hava Kuv. K. em. Org. Tekin Arıburnu’nu aday gösterince..

Faruk Gürler onun bile gerisinde kalıyor ve savaş uçaklarının Meclis üzerinden, ses duvarını aşarak yaptığı tehdid uçuşlarına rağmen, netice değişmiyor ve sonra da Menderes döneminin Dz. Kv. K. em. Oramiral Fahrî Korutürk üzerinde AP ve CHP görüş birliğine varınca, 12 Mart 71 Müdahalesi’nden iki yıl sonra, 13 Mart 1973 günü, Korutürk 6. C. Başkanı olarak seçiliyor ve Demirel, ’12 Mart varsa, 13 Mart da vardır..’ diyerek, bir nev’i, rövanşın alındığını açıklıyor ve Demirel’in askerle mücadeleye gireceği gibi korkular yaşıyanlar bu tavırlardan ürküyordu..

Ve yapılacak bir seçimi de S. Demirel’in kazanacağı tahmin ediliyordu..

Çünkü, Demirel, ’suçlu isem, niye yargılamıyorsunuz, suçsuz isem, niye devirdiniz?’ diye soruyor ve kendisinin iktidardan uzaklaştırılmasının sebebi olarak, kendisinin köylü çocuğu oluşunu gösteriyor ve ’sadece köylü değil, İslamköylü oluşu..’ diye topluma ilginç mesajlar veriyor ve bu durum, müslüman halk kesimleri ve hele de‚ ’Nurcular’, ’Süleymancılar’ ve ’Işıkçılardenilen cemaatler üzerinde az etkili olmuyordu.. 

Bu arada Ecevit de, CHP’nin 1938’den beri 35 yıldır lideri olan İsmet İnönü’yü kurultayda yenerek CHP lideri seçilmiş; ’Toprak ekenin, su kullananındır..’ diyerek, -bugün Kılıçdaroğlu’nun yapmaya çalıştığı gibi-, daha çok dar gelirli ve çiftçi kesimlere şirinlik muskası göstermeye çalışıyordu..

Yapılacak bir seçimi Demirel’in kazanmasını ve kendileriyle hesablaşmaya girebileceğinden endişe eden askerler ise, bu siyasî savaşı kaybetmemek için, çareler arıyorlar, savaşa oyunu taktikleri geliştiriyorlardı..

MSP treninin ise, İsviçre’de olan Erbakan olmaksızın fazla bir hız kalamıyacağını hissediliyordu..

Ekim-1973’de ortasında yapılacak olan genel seçimlere birkaç ay kalmıştı ki..

İşte o günlerde.. Erbakan’ın Türkiye’ye döndüğü ve gelir gelmez, derhal İst.- Florya Köşkü’nde C. Başkanı Korutürk ile ’Konya bağımsız m.vekili’ olarak görüştüğü ve arkasından gidip MSP’ye üye olduğu ve hemen arkasından da, S. Ârif Emre’nin Genel Başkanlık’tan ayrılıp, Erbakan’ın Genel Başkanlığa getirildiği görülüyordu.. (Bu dönüşün, daha sonra askerlerin davetiyle gerçekleştiği çok konuşuldu..) Demirel ise, tehlikeyi sezmişti; ’MSP’nin kurulmadığını- kurdurulduğunu’ vurguluyor; böylece topluma kendisinin yolunun kesilmek istendiğini hissettirmeye çalışıyordu..

Erbakan’ın siyasî sahneye dönüşüyle siyasî hayata taze kan ve bir yeni nefes gelmiş gibiydi.

Çünkü, Erbakan, halk kitlelerinin aklına ve duygularına iyi hitab ediyordu..

Yarım yüzyıldır, ’mürteci, gerici, yobaz..’ diye suçlanan ve psikolojik baskı altında ezilmiş ve kalkınmamışlığın, gerikalmışlığın suçlusu olarak gösterilip faturasını ödemeye mahkûm edilen halk kitlelerinin içindeki daha dikkatli müslümanlar, artık bir makine profesörünü lider olarak çıkarmışlar, namazında-niyazındaki bu teknokratın hele de ahlâkî ve manevî kalkınmanın yanı başında ağır sanayi söylemi de topluma heyecan vermeye başlamıştı..

Ülkenin maddî ve teknolojik kalkınmasını da, kalkınmaya en çok karşı olmakla suçlananların lideri temel hedeflerden birisi olarak ortaya koyuyor ve kendilerini ilerici olarak niteleyenlerin propaganda silahı ellerinden alınıyordu.. Üstelik, bu lider’in bu konudaki yetkinliği de biliniyordu; bir sözlü ve hoşça beyandan ibaret değildi.. Ve müslüman halk kitleleri, onun gibilerin vaadettiği sanayileşmeyi bir de memnuniyetle bekliyordu... 

 

MSP, SİYASETTE  TEMİZ  ’MÜSLÜMAN’ İSİMLERİ ÖNE ÇIKARIRKEN;

CUMHURİYET’İN 50 YILI DA YAYGIN OLARAK TARTIŞILIYORDU..

 

Erbakan liderliğindeki MSP, siyasî entrikalara en az bulaşmış ve hattâ aktif siyasetin içinde yer almamış, kendi çevrelerinde temiz müslüman şahsiyetler olarak bilinen kimseler öne çıkarılıyor ve bu isimler tecrübesiz gözükse bile, entrikaların içinden geçmemiş olmaları hasebiyle, halkın saygıyla karşıladığı kimseler olarak göze çarpıyordu..

Ayrıca, Cumhuriyetin 50. yılında, halk kitleleri, bu 50 yılın, ülkeye ne kazandırdığını ve neler götürdüğünü tartışıyordu yaygın olarak; hattâ, köylerde bile.. Günübirlik seçim çalışmaları yapılması yerine, bir bakıma, 50 yıllık Cumhuriyet döneminin bilançosu çıkarılıyor, değerlendirmeler yapılıyordu..

Ve o yıl, Ramazan ayının,1973 Eylûlünde, seçim öncesine rastgelmesi, MSP’nin sözkonusu ettiği İslamî çözümlerin toplumda daha etkin ve yaygın konuşulmasına zemin hazırlamıştı..  Kezâ, Haziran-1967’deki ’6 Gün Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğrayan Mısır’ın o yenilgiden 6 yıl sonra, siyonist İsrail güçlerine karşı âni bir saldırı ile, ağır bir yenilgiye uğratmasının, bütün müslüman toplumlarda olduğu gibi, Türkiye’deki müslüman halk kesimleri üzerinde de, seçimler öncesinde, oldukça derin olumlu ve heyecan verici bir etkisi olmuştu..

Böyle bir atmosferde yapılan seçimler sonunda, 450 sandalyeli Meclis’te, Ecevit liderliğindeki CHP 185, Demirel liderliğindeki AP 149, Erbakan liderliğindeki MSP ise 48 m.vekili kazanıyor; diğer sandalyeler de, diğer küçük partiler partiler arasında dağılıyordu.

Seçim sonrasında Ecevit, birinci partinin lideri olarak, Demirel’le bir büyük koalisyon yapmayı düşünüyordu, ama, Demirel ikinci plana düşmüş olmayı kabullenemiyor ve ’halk bize muhalefet vazifesi verdi..’ deyip, kenara çekiliyor ve böylece de ve CHP’yi MSP ile koalisyon yapmaya zorluyordu. Bununla MSP’ye oyveren kitleleri vurmayı da hedefliyordu..

İsmet İnönü ise, gerçi CHP liderliğinden ve CHP üyeliğinden de istifa etmişti, ama, hastahanede geçirmekte olduğu son demlerinde bile, laik rejimin ikinci kurucu ismi olarak, durumla yakından ilgileniyor, CHP ile MSP ile ortak bir hükûmet kurmasını büyük bir kâbus olarak görüp, gelişmeler hakkında sıkı sık bilgi alıyordu..

Ve amma, başka yol bulamayan, Ecevit, MSP’nin temsil ettiği anlayışın 50 yıldır dışlanmasının tarihî bir yanılgı olduğundan sözediyordu.. 

Ancak, 50 yıldır müslüman halkın inançlarıyla, bütün manevî değerleriyle çetin bir mücadeleye girmiş olan CHP’nin, MSP aracılığıyla iktidara taşınması tartışmalarını aşmak da o kadar kolay değildi.. Ama, başka türlü bir Hükûmet de kurulamıyordu.. Sistem kilitlenmişti..

Erbakan, sistemin kilitlenmemesi gerektiğini düşünüyordu..

Ama, sistem kilitlendiyse, bu sistemin kilidini açmanın İslamî eğilimiyle bilinen kişi ve kadrolara düşmediğini belirtip, Hükûmet’e ortak olunmasına sıcak bakmıyan, sistemin çökmesinin sorumluluğunun, ’müslüman’  kesimlere aid olamıyacağından söz edenler de az değildi.. (Bu satırların sahibi de o şekilde düşünenlerdendi..)

Bu görüşü benimseyenler, ’sistem tıkanırsa tıkansın, yıkılırsa yıkılsın.. Yeniden yapmak için yıkmak da gerekebilir..’ derken, Erbakan ise, ’yıkmadan yapmak ve ıslah etmek’ gibi bir metoda eğilimli olduğunu gösteriyordu..

Bu durum, bazı muhaliflerince, onun iktidar meclûbiyeti / düşkünlüğü olarak değerlendirilirken; Erbakan ise, ’hedefe varmak için iktidar gerekirse, o iktidarı elde etmeye çalışmakta niye bir mahzur görülsün ki? tarzında düşünüyordu..

Ve sonunda Erbakan, kendi m. vekillerini ikna etti ve CHP-MSP ortak hükûmeti kuruldu.. Ecevit Başbakan, Erbakan Başbakan Yardımcısı’ydı ve İslamî eğilimli olarak bilinen bir lider ve partisi, rejimin 50. yılında  ilk kez, sisteme dahil oluyordu..

Bu elbette bir takım töprülenme ve aşınmaları da beraberinde getirecekti; ama, sistem içinde bir takım gedikler açılmasını da..

 

’KIBRIS ÇIKARMASI’  SONRASINDA, ’ASLAN PAYI’NI

PROPAGANDA GÜCÜYLE ECEVİT’İN KAPTIĞI GÖRÜLÜYORDU..

 

İlk aylar cicim ayı havasında geçtiyse, özellikle 20 Temmuz 1974’de Kıbrıs Çıkarması’nı takiben ortaya çıkan tabloda matbuat- medya, ’fetihçi anlayışa karşı olduğunu’ ısrarla vurgulayan Ecevit’i, yine de ’Kıbrıs Fatihi- Karaoğlan’ diye yaldızlamaya başlamıştı. Halk kitlelerinin bu gibi propagandalardan, her tarafta arz-ı endam miğferli Ecevit posterlerinden etkilendiği görülüyor, Kıbrıs’ın fethedildiğinden sözeden Erbakan ve partisi ise, adetâ basit bir stepne gibi durumuna düşürülüyordu..

Ve nihayet, Ecevit, o ’Kıbrıs kahramanlığı’nı bir seçimle oya dönüştürmek arzusuyla, Hükûmet’i yıktı..

Ama, bir seçim kararı almak konusunda Erbakan, Meclis’te Ecevit’e yolu açmıyacaktı ve Demirel de tabiatiyle öyle bir fırsatı kaçırmayacaktı.. Nitekim, Ecevit, 9-10 ay kadar süren bir iktidardan sonra, hükûmetten de, seçim yapmak imkanından da mahrum kalıyor ve başta sol kesimler olmak üzere, klasik CHP kadrolarınca da siyaset bilmez bir kimse olarak suuçlanıyor ve Demirel, kendi liderliğinde kurulan bir koalisyon hükûmetinin Başbakanlığı’na geliyordu…

Ama, CHP ve sol gruplar daha bir hırçınlaşıyor, gerilim yeniden tırmanıyor ve 4 parçalı karma hükûmet ise, ülkenin yönetiminde daha bir karmaşalı ve her parçanın diğeriyle gizli-açık bir çatışma havasında olduğu bir tablo oluşturuyordu..

Demirel öteki koalisyon ortaklarını kendisine bağlayabiliyor ve asıl yıpratması gerekenin Erbakan ve MSP olduğunu görüyor, gösteriyor; o başarısız gösterilmeye çalışılıyor, attığı temeller matbuatta devamlı alay konusu yapılıyor, bütçeden tahsisat ayrılmayarak, ortada bırakılıyordu..

Böyle bir atmosferde, 1977 Haziranı’nda yapılan seçimlerde, MSP, m.vekillerinin yarısını kaybediyor, 24 sandalyeye düşüyordu, Meclis’de.. (Devlet Planlama Teşkilatı’nın eski Baş Musteşarı ve İzmir’den MSP adayı olan Turgut Özal ise, Meclis’e bile giremiyordu. Özal daha sonra, Demirel’in ’altın çocuk’ nitelemeleriyle Başbakanlık Musteşarlığı’na getirilecek ve 1983 -93 yılları arasında ise, bu ikisi arasında amansız bir mücadele başlıyacaktı..) 

Ama, Erbakan, en büyük yenilgiler karşısında bile, belirlediği hedefi unutmuyor ve hiçbir şey olmamış gibi, yola yeniden çıkabiliyordu.. Ama, iktidar bekliyen tarafdarların korunabilmesi, elde tutulabilmesi için, İslamî terminolojiye ağırlık verilerek, ’Cihad, Cihad Emirliği, itaat, bey’at ve karşı çıkılması halinde, kişinin kendi Ahiretini mahvetmesine vesile olacağı’ gibi anlayışlar, tarafdar kitlesi arasında daha bir ağırlıklı olarak işleniyor ve hattâ, M. Kemal tarafından Khılafet’in kaldırılmadığı; tersine, Khılafet makamının Meclis’in şahs-ı mânevîsinde mündemiç olduğu, bu mânevî şahsiyetin de herhalde ’mason Demirel, Bilderbergçi Ecevit, atatürkçü Feyzioğlu veya ’bozkurtçu Türkeş’ tarafından sahiblenilmediği ve kendilerince üstlenildiği belirtiliyor ve bu kanaatle bey’atler alınıyor ve bu da onun etrafı tarafından yüceltilmesi, kutsanması gibi bir sonuç ortaya çıkarıyor, hattâ, onunla işbirliği yapmanın insana ancak şeref bahşedeceği hissettiriliyor ve bu konuda biraz mesafeli duranların dışlanması gibi bir netice ortaya çıkıyordu..

Bu anlayışın gelişmesinde Erbakan’ın payı ne kadardı, o ayrı bir konu.. Ama, ona manevî bir üstünlük atfedenlerin daha bir geliştirdiği ortamda birçok soğuklukların meydana geldiği de bilinmektedir..

 

1977 SEÇİMLERİ, BÖLÜNME VE ’ÇIKMAZ’I DAHA BİR DERİNLEŞTİRMİŞTİ..

 

Ecevit, 1977 seçimleri sonunda 214 milletvekiliyle birinci parti olmanın verdiği güvenle,  hükûmeti kurabileceğini, başka partilerden 10-15  kadar  m.vekillerini kazanabileceğini sandığından, Hükûmet’i kurmak yetkisini istedi ve Korutürk de bu yetkiyi ona verdi..  Hükûmet kuruldu ama, bu hükûmet, Meclis’ten güvenoyu alamayınca, Ecevit bir daha düştü..

Ve, Demirel, Erbakan, Türkeş ve Feyzioğlu yeni bir dörtlü koalisyon oluşturdular, bir topal ördek hükûmekti..

Ancak, ülkedeki sosyal kutublaşma giderek daha bir derinleşiyordu..

Esasen, 1 Mayıs 1977’de Taksim’de meydana gelen ve 40 kadar insanın ölümüyle meydana gelen ve toplumda daha derin bir sosyal travma etkisi meydana getiren ideolojik kutublaşmanın da etkisiyle, ülke daha derin çatışmalar zeminine doğru hızla sürükleniyordu..

Türkiye, 1977’den itibaren öylesine bir sağ-sol çatışması ortamına sürüklenmişti ki, hergün, her yerde onlarca insan öldürülüyor, Maraş, Sivas, Erzincan, Kırıkkale, Çorum, Kars, Erzurum gibi yörelerde büyük hadiseler ve katliâm çapında öldürmeler oluyor, sıkıyönetimler de etkili olamıyor, çaresiz kalıyor; fakir halkın çocuklarından binlercesi, hayalî bir yarın uğruna birbirinin kanını döküyor vee canlarından oluyorlardı..

Bu gelişmeler içinde, Erbakan, sürekli olarak, kendisine bağlı kesimleri silahlı çatışmalara katılmamaya özel bir gayret gösteriyor ve hattâ, ’müslüman gençliğin aksiyoner örgütü’ olarak bilinen Akıncılar Teşkilatı’nı da frenliyordu. Bu tutumun, bu kitleyi pasifleştireceğini düşünüp, en azından, ’Bize dokunursanız, yanarsınız..’ gibi bir tehdid unsuruna da yer verilmesi ve İslamcı gençliğin de psikolojik olarak öyle bir çetin mücadeleye hazırlıklı halde tutulmasının yerinde olacağını Erbakan Hoca’ya hatırlatanlar oluyordu.. (1977-78’lerde bu hatırlatmayı yapanlardan birisi de, özel görüşmelerimiz sırasında, bu satırların sahibiydi..) Ama, o, bu gibi bir çatışmacı ortama, psikolojik olarak bile yaklaşılmamasını istiyordu..

Halbuki, marksist-solcu ve Ülkücü kesimler arasındaki çatışma dinmek bilmiyordu, şehirler şu veya bu silahlı grubun güçlerinin kontrolüne giriyor, ’kurtarılmış bölgeler’  ilan ediliyor, ’halk mahkemeleri’ kuruluyor ve devlet mekanizması içindeki hemen herkes kendisine ayrı bir saf oluşturuyor ve hattâ ordu içinde bile, solcu-marksist ve Ülkücü kutublaşmalarından ayrı olarak bir de İslamcı eğilimli kesimlerin belirmeye başladığı görülüyordu..

1978 yılı başında, Ecevit de ülkenin kurtuluşunun ancak kendilerinde olduğu zannıyla, Güneş Motel diye bilinen bir entrikayı tezgahlayıp, AP’li 11 m. vekilini ayartarak ve onlara Bakanlık ve diğer imkanlar vaadederek onları AP’den istifa ettirip 4’lü hükûmeti düşürmüş,  yeniden hükûmete gelmişti..

Ama, bu durum, tabloyu daha bir içinden çıkılmaz hale getirmişti.. Hergün, ülke çapında  ortalama 30 40 kişi öldürülüyordu, sokak çatışmalarında.. Hele, Aralık /1978’de Maraş’ta meydana gelen ve yüzlerce insanın birbirini alevî ve sünnî diye öldürdüğü , gerçekte ise, kemalist-laik rejimin iflas belgesini oluşturan korkunç kanlı facia meydana geliyordu..

O sırada, komşu İran’da ise, bütün dünyayı derinden sarsarak gerçekleşen İslam İnqılabı yaşanıyor, her gün binlerce insan Şah rejimince katlediliyor ve sonunda Şah ülkeden kaçmak zorunda kalıyor ve Şah Ordusu ise, çaresizliğini tarafsızlık ilanıyla gizlemeye çalışıyordu.. Bu arada henüz hayatta olan en büyük atatürkçülerden 3. C. Başkanı C. Bayar, ’İran’da gerçekleşen İslam İnkılabı’nın Türkiye’yi de etkileyebileceğini, şeriat tehlikesinin daha bir arttığını’nı söylüyor ve kemalist-laikleri ve diğer bütün beşerî sistem tarafdarlarını korkulara garketmeye çalışıyordu..

Nihayet, Ecevit Hükûmet’i Mayıs 1979’da istifaya mecbur kalıyor ve Erbakan’ın dışardan desteğiyle, Demirel bir azınlık hükûmeti kuruyordu.. Ancak, ülke, 70 cent’e muhtaç bir durumdaydı ve başta akaryakıt olmak üzere, ülkenin üzerine korkunç bir ekonomik yokluk da bir umacı, bir gulyabanî gibi abanmıştı.. Demirel, ’Benzin vardı da, içtik mi?’ diye bir çaresizlik sergilerken, Erbakan ise,  şimdi de Demirel ve diğerlerinin kendilerine destek vermeleri halinde, bir azınlık hükûmeti kurup, ülkenin petrol ihtiyacını derhal karşılayacağını ve ekonomiye düzlüğe çıkaracağını söylüyordu..

MSP’nin Ağustos 1980’de dönemin Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen’in aleyhine verdiği gensorunun, CHP tarafından da desteklenmesiyle güvensizlik oyuyla düşürülmesiyile, artık hükûmetin tamamiyle MSP’nin inisiyatifine girdiği ve ülkenin dışsiyasetinin de Erbakan’ın yönlendirmesine tâbi olacağı korkusu laik çevreleri derinden sarsıyor ve 6 Eylûl 1980 günü, Konya’da Erbakan’ın da katıldığı Kudüs Mitingi’nde, İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkmayan bazı grupların ve Kelime-i Tevhîd, Tekbîr ve emsali ibarelerin yazılı olduğu arabça flamaların görüntülenmesi bahane edilerek, Gen. Kur. Başkanı General Kenan Evren ve Kuvvet Komutanları olan diğer generaller, 12 Eylûl 1980 gecesi, ülkenin idaresine elkoyuyorlar ve ülke bir kez daha kurtarılıyordu, kemalist-laiklik adına..

Meclis feshediliyor, anayasa kaldırılıyor ve bütün siyasî liderler gibi Erbakan da tutuklanıyor;  Ecevit ve Demirel, yargılama olmaksızın, birkaç ay gözaltında tutulduktan sonra serbest bırakılırken; MSP ve MHP yöneticileri yıllarca sürecek yargılamalara tâbi tutuluyorlardı.

 

(Bu yazının son bölümünü, inşaallah bir sonraki yazıda ele almak üzere...)

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim