Şahıslar fânî; fikir, inanç ve zihniyetler kalıcıdır! -I-

01.03.2011 18:19

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

-Erbakan’ın perdenin öte tarafına geçmesi münasebetiyle..-

Hatırlayalım.. Uhud Gazvesi esnâsında Resul-i Ekrem (S)’ yaralanıp bir tuzak olarak hazırlanmış bir hendeğe düşünce, müşrikler sevinçle feryad etmişlerdi, ‘Muhammed öldürüldü!.’ diye..

Ama, Kur’an-ı Mubîn, bu ihtimale karşı müminleri, Âl-i İmran-144’de, ‘Muhammed ancak bir peygamberdir, ... Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?’ diye ikaz ediyor ve İslâm’ın ebedî olduğunu belirtiyordu..

Aynı şekilde, Resul-i Ekrem irtihal eylediğinde, bu fânî dünyadan ayrılıp, ebediyet âlemine doğru yola çıktığında, ilk anda, Hz. Ömer bile, Resulullah’ın vefat ettiğinden söz edenlere karşı hiddetle karşılık verirken; Hz. Ebûbekr, onu, yukarıda mânasına işaret ettiğimiz âyetlerle ikaz ve irşad ile yatıştırmıştı..

Evet, insanların sevdikleri kişileri kabul edemedikleri durumlarda görmeleri kolay değildir..

Nitekim, Resul-i Ekrem (S)’in tek oğlu İbrâhîm 3 yaşlarındayken vefat ettiği gün, bir ay tutulması da gerçekleşince.. Niceleri, bunun, ‘Resulullah’ın mâtemine göklerin de katıldığı’ şeklinde yorumlanması üzerine, bizzat Resul-i Ekrem (S)’in hemen müdahale edip, ümmetini, ‘Hayır, hayır.. Benim oğlumun vefatıyla göklerdeki tabiat hadiselerinin bir ilgisi yoktur.. Göklerdeki ay, güneş, gezegenler, yıldızlar sunnetullah’a, kendi kanunlarına göre hareket ederler..’ meâlinde uyarmıştı..

Buna rağmen, asırlar boyunca, bu gibi yatıştırmalar hep cereyan edegelmiştir..

Rahmetli İmam Rûhullah İmam Khomeynî’nin vefatının ikinci yıldönüm gecesinde, şiddetli bir fırtına olmuş ve Tahran’ın kuzeyindeki Elbruz dağları Haziran ayının 4’ünde karla kaplanmıştı. Bunu, bir gazete, ‘İmam’ın vefatının yıldönümü mâtemlerine, göklerin bile bu şekilde katıldığı’ şeklinde, birinci sahifeden verince, dikkatli müslümanlar derhal duruma tepki vermişler ve bu gibi yakıştırmaların kitlelerin hurafelere yönlendirilmesine hizmet etmekten başka bir etkisinin olamıyacağını hatırlatmışlardı..

*

Evet, her insan ve her yaratılmış fânîdir, geçicidir.. İnsanoğlu’nun fikir ve zihniyeti ise, cismanî fâniliğine nisbetle, kalıcıdır.. Esasen, bizim muhabbet ve medh’u senâ veya düşmanlık ve nefretlerimiz de, insanın fânîliği değil, onlarda temsil olunan fikir ve zihniyetleredir..

Nitekim, bütün Peygamberlere olan bağlılık ve muhabbetlerimiz saygılarımız onların şahıslarına değil, temsil ettikleri inanç ve zihniyete yönelik olduğu gibi; Nemrud’lara, fir’avunlara, Ebû Leheb ve Ebû Cehl’ler için Kur’an’da dile getirilmiş olan suçlayıcı ifadeler de onların sadece şahıslarına değil, onların temsil ettikleri fikir, inanç ve zihniyetleredir.. Yoksa, Tebbet (Mesed) sûresinde, ‘İki eli kurusun..’ diye lanetlenen (ve de Hz. Peygamber’in amcası olan) Ebû Leheb’den geriye maddî açıdan hiçbir şey kalmamışken, onun asırlarca sonra lanetlenmesinin bir mânası olmazdı.. Evet, Nemrud’lar, firavunlar, Ebû Leheb’ler, Ebû Cehl’ler, Yezid’ler, Haccâc’lar asırlarca önce ölmüş gitmişlerdir, ama, onların fikir ve zihniyetleri devam etmektedir..

Bu mukevvenât, âlem-i ezdad (zıddlar âlemi)’dir.. Yaratılmışlar âleminde her şeyin zıddı vardır.. Pozitif ve nefatif güçler, hayır ve şerr, iyi ve kötü, doğru ve eğri, faydalı ve zararlı, adâlet ve zulüm, hayat ve ölüm, varlık ve yokluk, sağlık ve hastalık, vs; evet, bunların hepsi, birbirinin zıddı olan değerler veya karşı kutublardır.. Zıddı olmayan, yalnızca Allah’dır.. Çünkü, O, yaratılmamıştır; ezeli ve ebedî olan Yaratan’dır..

*

Çocukluğumda, mezar taşlarında arab veya latin harfleriyle yazılmış ‘Hu-v-el’bâqî’ yazısını bir mühür, bir imza gibi görür ve bunun ne mânaya geldiğini bilmezdim..

Ne güzel mânadır, o: ‘Bâqî olan, ancak O’dur, (yani, Allah’u Tealâ’dır)..’

*

KIRK YILI AŞKIN BİR GEÇMİŞİ OLAN BU ŞARKI BURADA BİTMEZ..

Necmeddin Erbakan vefat etti.. 

‘Kull-i nefsin zâiqâ-t-ul’mevt.. (Her nefs -yaratılmış her varlık- ölümü tadacaktır.)’ (Ankebût Sûresi, 57)

Cenazesini yüzbinler-milyonlar uğurladı..

Dostlar, cenaze merasimine çok büyük katılım olduğunu söyleyince..

Aklıma Sultan II. Abdulhamîdin cenaze töreni geldi..

31 Mart 1909 tarihinde tahttan indirilen Abdulhamid, 1918’de, artık Osmanlı Devleti’nin son demlerinde dünyadan ayrılırken.. Öyle bir hazîn cenaze merasimi tertib olunmuştu ki, yüzbinlerin, milyonların katılımı karşısında onu deviren İttihadçı’lar bile şaşırmışlardı.. Hattâ, onlardan Tal’at Paşanın, karşılaştığı bu müthiş ilgi karşısında görüşlerini etrafına, ‘Halkın sevgisi böyle idiyse, o zaman bizim yerimiz neresidir?’ kabilinden şaşkınlık ifade eden cümlelerle ifade ettiği, o döneme aid bazı hatırât eserlerinde nakledilmiştir..

Bu, gecikmiş bir kabul olsa bile, ilginçtir ve öğretici olabilir..

*

Bu gibi cenaze törenlerinin veya mitinglerin bir örnek alınmaması gerektiğini söylerken, Türkeş ve Ecevit’in cenaze törenlerini örnek olarak gösterdim.. Onların cenazelerine de yüzbinler katılmışlardı.. Hele Türkeş’in cenazesinde, oldukça soğuk bir günde, yüzbinlerin hançerelerinden yükselen ve ekranlardan bütün ülke ve dünyaya Allah’u Ekber sadâları, nasıl unutulabilir?

Aynı şekilde, Ecevit defnedilirken yükseltilen laik sloganlar..

Hele, Uğur Mumcu’nun cenazesinde yüzbinlerce kemalist/ laik tarafından yükseltilen ‘Kahrolsun şeriat..’ şeklindeki en azgınca laflar.. Aynı şekilde, o törenler devam ederken, minarelerden yükselen ‘Ezân-ı Muhammedî’ sesi karşısında ‘yuhlama ulumaları’ da unutulmamalıdır..

Bu bakımdan, hele de cenaze törenleri, vefat edenin temsil ettiği dünyaya bağlı olanların, görüşlerini, duygularını en üst planda ve en yoğunluklu ve toplu şekilde ifade etmek için bir fırsat olarak da ortaya çıkmaktadır..

Bu bakımdan, ‘Ölülerinizi hayırla yâd eyleyiniz, ânınız..’ hadis-i nebevî hatırlatması üzerinde dikkatli durmak gerekmektedir..

Herşeyden önce, bu sözün bazılarınca, ‘Ölüleri hayırla anınız..’ şeklinde değiştirildiği çokça görülmektedir..

Halbuki, ‘ölüleri’ değil, ‘ölülerinizi..’ vurgusuna dikkat edilmesi gerekmektedir..

*

Erbakan, bu anlayış içinde, müslümanların içinden bir simâ olarak anılmalıdır.. Her ne kadar, bazı ünlü muhalifleri, onun cenaze namazının bile kılınamıyacağını bile yazılı olarak da dile getirebilmişlerdi.. Bu gibi sivriliklerle hareket edilecek olursa, herhalde, kimsenin kimseye müslüman olarak bakacak hali kalmaz..

Bu noktaları hatırlattıktan sonra, merhûm Necmeddin Erbakan konusuna dönebiliriz..

*

Bizim gençlik yıllarımızın sembol ismi olarak ortaya çıkan Erbakan’ın hakkında çok sözler söylenebilir..

1959 yılında kurduğu Gümüş Motor (yapım) fabrikası ve ürünlerinin uluslararası engellemelerle çıkmaza saplatılması üzerinde pek durulmamıştır..

Halbuki, o zamanlar, bu, (Nûrî Demirağ’ın yerli tayyare/ uçak yapmak yolundaki ilk adımlardan sonra) o sahadaki ilk teşebbüslerdendi ve çok verimli gelişmelerin temeli olabilirdi.. Ama, yeni üretilmeye başlanan bir motorun uluslararası piyasalardaki benzerleriyle rekabet edemiyeceği, uluslararası sanayi merkezlerinin fiyat kırmalarıyla batırılmaya çalışılacağı açıktı..

‘DEVRİM’ OTOMOBİLİ , ODALAR BİRLİĞİ DENEMELERİ ve MASONİK -LAİK ENGELLEMELER

27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nden sonra kurulan ilk hükûmette, ihtilalin lideri General Cemal Gürsel, bir günortasında radyodan onu Sanayi Bakanı olarak açıklamış ve ama, iki saat kadar sonra, mâlûm çevreler derhal o ismi geri çektirmişler ve bu durum matbuata/ medyaya bile yansıtılmadan; onun yerine, Sanayi Bakanı olarak, Türkiye’nin ünlü mason liderlerinden olan ve o sırada Paşabahçe Şişe- Cam Fabrikası’nın Gelen Müdürlüğünü yürüten Şahab Kocatopçu’yu getirtmişlerdi..

Ama, Erbakan, heyecan ve bilgisi atbaşı giden bir kimse olarak, bilgisini, kabiliyetlerini başka sahalarda göstermeye ağırlık verdi ve ‘Devrim’ adı verilen ilk yerli otomobilin yapımında öncülük etti..

General Cemal Gürsel, bu çalışmayı teşvik etmek için, bu ilk ‘yerli otomobil’e binip, Çankaya’dan Kızılay’a doğru inmek istediğinde, ‘Devrim’ yarı yolda kalmıştı.. Çünkü, yeteri kadar benzin konulması unutulmuştu.. Ama, konu ertesi günü kamuoyuna matbuatta, ‘fiyasko’ alarak sunulmuş ve ‘Devrim’ arabası da bir kenara atılmıştı.. Halbuki, benzin eklenebilirdi.. Ama, hedef, bu teşebbüsün baltalanması, nefsine itimadın, güvenin kırılması idi.. Böyle yüksek teknoloji ve beceri isteyen konularda, müslümanların çabalarının fiyasko ile neticeleneceğinin gösterilmesi gerekiyordu..

Erbakan, bu engellemelerin merkezini iyi biliyordu..

Birkaç yıl için akademik çalışmalarda bulunmak üzere, Almanya’ya gitmişti..

Ülkenin, 27 Mayıs’ın, Yassıada Yargılamalarının, idâmların, cezaevlerinin ağır atmosferinde deriiin bir sessizliğe gömüldüğü bir zaman dilimiydi...

Erbakan 1965’lerin sonunda ülkeye dönüp, Ticaret ve Sanayi Odalar Birliği Genel Sekreterliği’nde çalışmaya başladığında.. Anadolu sermayesini bir araya getirmenin ve ülkenin ticaret ve sanayiinde etkili olmasının planlarını yapmaya başladığında, yine bazı çevrelerin tepkisiyle karşılaşacaktı..

Ama, o, bu gibi tepkilerden yılmak yerine, daha bir hız kazanıyordu.. O sıralarda, rahmetli Necîb Fâzıl’ın Anadolu’yu, şehir şehir dolaşarak konferanslarıyla ‘milliyetçi-muhafazakar’ beyanlarla canlandırmaya ve ülke üzerindeki ‘ölü toprağı’nı silkelemeye çalıştığı bir dönemde.. Erbakan da, Odalar Birliği Genel Sekreteri olarak, ilk aykırı sesleri yükseltmeye başlamıştı.. Soğuk Savaş döneminin ideolojik kutublaşmaları içinde, Odalar Birliği de, kendine düşeni yerine getiriyordu..

Halbuki, Erbakan, o günlerde, Ç, Altan ve benzeri birçok ünlü solcu /marksist yazarlara, bu kapitalist kuruluşun yüksek ödemelerde bulunduğunu açıklıyor ve ayrıca, solcuların ekonomik konulardaki teşhislerinde genel olarak doğru tesbitler yaptıklarını, ama tedavide yanlış düşündüklerini dile getiriyordu.. (Henüz Millî Görüş sözü şekillenmemiş olsa da..)

Ve birkaç ay sonra da 1968’de Odalar Birliği Kongresi’nde, dönemin ünlü masonlarından Suphi Batur’a karşı Başkanlığa aday oluyor ve Anadolu sermayesinin oylarıyla büyük bir ekseriyetle kazanıyordu..

Ama, mason cebhesi, bu seçimlerde usûlsüzlük yapıldığı iddiasıyla ibtali için dâva açıyor, Danıştay o konuda, C. Başkanı Cevdet Sunay ve Başbakan Demirel’in müdahalesiyle ikili mânaya da gelebilecek bir karar veriyor ve sonra da konuya Odalar Birliği Başkanlığı’ndan zorla uzaklaştırılıyordu..

Bunun üzerine, Erbakan, 1969 yılı seçimlerine Konya’dan katılmak üzere Adalet Partisi’ne kaydoluyor ve amma Süleyman Demirel onu ‘veto’ ediyordu.. Bunun üzerine, Erbakan, Konya’dan bağımsız aday oluyor ve m. vekili olarak Meclis’e giriyor ve arkasından da, Adalet Partisi’nden ayrılan Tokat m.vekili Huseyn Abbas ve Isparta m.vekili Husameddin Akmumcu ve çoğu mühendislerden oluşan bir teknokrat kadro ile birlikte, Millî Nizâm Partisi’ni kuruyordu..

KEMALİST- LAİK REJİM MECLİSİ’NDE AÇILAN İLK SİPER..

Mecliste sadece üç milletvekili bulunan MNP, o zamanlar Meclis’in tamamına karşı, o zamana kadar pek dile getirilmeyen ve resmî ideolojinin sınırlarını zorlayan görüşleri dillendirmeye başlıyordu..

Ülke ise, kemalist-laik rejimin içinde, bir de de marksist yol açılmasını isteyen solcu taleblerle de çalkalanıyor ve müslüman halk kitleleri bu durumu anlamakta zorlanıyorlar ve bu arada, Türkeş liderliğinde, ‘Ülkücü’ denilen ve ‘türkçü- ırkçı’ bir hareketin etrafında, ve de ‘Rehber Kur’an, Hedef Turan..’, ‘Türklük gurur ve şuûru, İslam ahlâk ve fazileti..’ ve ‘Tanrı Dağı kadar türk, / Hira dağı kadar müslümanız..’ gibi, o zamana kadar pek duyulmamış sözlerle bir kısım gençliği topluyor ve amma, üniversite gençlerinin büyük bir kısmı ise, solcu medyada yerleşmiş kalemlerin profesyonel taktikleriyle marksist söylemlere kapılanmışlardı..

Şehirlerin meydanlarında ise, kemalist-laik tarafından 50 yıldır ağıır baskı altına alınmış, sesleri, iradeleri boğulmuş olan ve sayıları giderek artan ‘müslüman’ kitleler, ‘Hak Yol İslam..’ marşını okumaya başlıyorlardı..

‘Hür dünyanın göbeğine.. / Hakyol İslam yazacağız.. /Generallerin masasına, / Haksöz İslam yazacağız..’ gibi mısraları olan bu marşı, hançerelerimiz yırtılırcasına yüksek sesle haykırmaya başlamıştık.. Ama, bir kısım müslüman gruplar, cemaat liderlerinin işaretleriyle, Demirel’e tarafdar olmanın, imanî bir sorumluluk olduğunu, Demirel’in masonluğunu sözkonusu edenlerin büyük günah işlemiş olacaklarını söylüyorlar ve bu da tabiatiyle, müslüman kitle arasında derin tartışmaları kaçınılmaz olarak karşımıza çıkarıyordu..

Tabiatiyle, bu da, müslüman halk kesimleri arasında da, kurşunun her eritilişinde atılacak bir curûf kısmınının ortaya çıkmasında olduğu gibi bir ameliyeyi de beraberinde getiriyordu..

(Bu satırların sahibinin Erbakan Hareketi’nin potasında şekillenişi de, o yıllardan başlar..)

Erbakan, gün geçtikçe, toplumda ve kemalist-laik ağır baskı ve ihtinaklarla günışığına çıkarılamamış ve amma, derinden derine varlığını hissettiren ve halkktan yükselen haklı taleblerin de etkisiyle, İslamî söylemlerin daha bir net ve daha mâkul çerçevede dile getirilmesinde hizmet görüyordu..

MÜSLÜMAN HALKIN DERİNDEN GELEN TALEBLERİNİN FİİLİYATA YANSIMASI..

O, dipten gelen bu cuş-u hurûşların, derinden derine kaynayışların farkında ve de sözcüsü durumundaydı ve derinlerde mevcud olan suyu ortaya çıkarmak için, bir takım kazıma ve kazma işlemlerini yapıyordu, sistem içinde kalmaya dikkat ederek.. Yani, o, olmayan bir şeyi ortaya çıkarmıyor; belki, halk onunla, o da halkla dayanışma içinde, müslüman halkın kesin doğrularını sosyal hayata yansıtmak şuûr ve sürecini geliştirmeye çalışılıyordu..

(Devamı, sonraki yazıda, inşaallah..)

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim