Sadr’ın Türkiye’de ve Erbakan’ın İran’daki arayışları..

07.05.2009 18:00

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Ortadoğu Satrancı’nda ‘mat’ merhalesine yaklaşılırken..

Muqtedâ es’Sadr, geçen hafta Türkiye’ye geldi mi, getirildi mi, pek anlaşılamadı; dönüp dönmediğinin ve şimdi nerede olduğunun da anlaşılamayışı gibi..

Haberlerde öyle bir dil kullanıldı ki, sanki, Sadr, Türkiye’ye gizlice getirildi.. Ya da, Türkiye’nin sağladığı bir uçakla getirilmiş gibi bir hava verildi..

Ama, daha da mühimi, Sadr’ın gelir gelmez, Başbakan Tayyîb Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi, en yüksek seviyedeki iki makam tarafından da kabul edilmesi idi. Bu da,  bu ziyaretin son derece önemli olduğunun bir delili olsa gerek..

*

Daha da mühimi, Sadr’ın Türkiye gezisi ile, Erbakan’ın İran gezisi arasındaki bazı benzerlikler..

Necmeddin Erbakan yıllardır yasaklı olduğu siyasî faaliyetlere yine de katılıyor ve özellikle de AK Parti’yi vurmak için,  mitinglere ve tv. proğramlarına çıkarak, en ağır eleştirilerini sıralıyordu.. Ama, Nisan ayı içinde, üzerindeki kanunî sınırlamaların zamanaşımıyla kalktığı açıklandıktan hemen sonra, İran’a gittiğinin açıklanması ve Türkiye’nin eski bir başbakanı olarak, sadece Cumhurbaşkanı Mahmûd Ahmedînejad tarafından değil, hattâ ‘İslâm İnkılabı Rehberi’ unvanıyla, İran’daki devlet hiyerarşisinde Cumhurbaşkanı’nın da üstünde, en üst makamda bulunan Âyetullah Seyyid Ali Khameneî ile ve ayrıca, ülkenin yönetiminde derin etkisi bilinen eski cumhurbaşkanı Hâşimî Refsencanî ve İslamî Şûrâ Meclisi (Parlamento) Başkanı Ali Laricanî ve de ulemâ kesiminden bazı seçkin isimlerle görüşmeler yapması ilginçti.. İlginç olması şuradan gelmektedir ki, Türkiye’den İran’a gidecek olan eski başbakan veya cumhurbaşkanlarından hiç kimse bu derece yüksek seviyeli kabul görmezdi..

Ve, Erbakan’ın bu gezisinde, Türkiye’den herhangi bir resmî taleb, yönlendirme veya vazifelendirmenin olmadığı rahatlıkla söylenebilir.. Ve bundan, TC resmî çevrelerinin çok memnun oldukları da söylenemez, herhalde..  Hattâ, bizzat  Saadet Partisi lideri Nûman Kurtulmuş bile, Erbakan’ın bu gezisinin SP hiç bir ilişkisinin olmadığını açıklamak gereğini duymuştur..   Ama, Erbakan, bu gezisinden hedefin, ‘iki devlet ve halk arasındaki münasebetlerin daha da güçlendirilmesi olduğunu’ da beyan etmiştir..

*

 Ve Erbakan’ın İran gezisi üzerinden iki hafta geçmeden, onun konumu ile benzer bazı özellikler taşıyan Muqtedâ es’Sadr da İran’dan Türkiye’ye ge(tiri)liyor.. Onun bu gezisinin de İİC’nin talebi, yönlendirmesi veya rızası ile olduğu ve yapılan görüşmelerden hedefin, İİC makamlarının resmî hedefleriyle bir ayniyet arzedeceği de çok uzak bir ihtimaldir.. Üstelik, o da, İran’da -Irak’daki şartlar öyle gerektirdiğinden- istenmese de âdetâ zorla ikamete tâbi tutulmuş birisi durumundaydı.. Ve Erbakan’ın B. Amerika tarafından hiç de sevimli bulunmayışına benzer şekilde ve hattâ daha fazlasıyla, Sadr, Amerika tarafından yakalanmak da istenen bir ‘suçlu’ konumunda idi ve Irak’dan ortadan kaybolduktan aylar sonra İran’da olduğu anlaşılmıştı ve İİC nizamı, onun emrindeki silahlı mücadele gücü olan ‘Mehdî Ordusu’ isimli örgütün Irak’daki kaosu daha da içinden çıkılmaz bir duruma getireceğini ve Nurî Mâlikî Hükûmeti’nin duruma hâkim olmasını daha da güçleştireceğini düşündüğü için de, onu İran’a geçmeye mecbur etmişti. Sadr, üstelik, Amerikan emperyalizminin 2003 Baharı’ndaki Irak işgali sırasında, şiî ulemâsı arasındaki hiyerarşiye riayet etmeksizin, sırf ‘Sadr  ailesi’nin mücadeleci çizgisinin şöhretinden güç alarak ve 29 yaşındaki bir molla talebesi sıfatıyla, halkın Irak halkının çaresiz bir durumda olduğu bir zaman diliminde ortaya çıktığı için de, hem Irak’daki, hem de İran’daki şiî  ulemâ ve medrese çevrelerince hiç de hoş karşılanan bir çizgide değildi.. Hele Irak’daki en yüksek şiî ulemâ otoritesini temsil eden Ali Sistanî’yle münasebetleri oldukça mesafelidir..  (Hatırlayalım ki, Necef’deki Hz. Ali Türbesi bile Sadr’ın güçlerinin merkez üssü durumunda gözükünce, Amerikan güçlerince bombardıman ve büyük çapta tahrib edildiğinde, Sadr, güçlerini bu mekandan çekerek türbenin anahtarlarını Ali Sistanî’ye teslim etmek istemiş ve ama, Sistanî, onu muhatab kabul etmemiş ve ‘Bırakıp gitsin, kimseden anahtar filan alacak değiliz, esasen o anahtarları o yetkili olarak almamıştı..’ diyerek kesin bir tavır takınmıştı..)

Daha sonraki gelişmeler içinde, Bağdad merkezî hükûmet güçleriyle kanlı bir çatışmaya girip, Basra’da kıstırıldığında, teslim olmaları için kendisine tanınan mühletin içinde, Sadr, bir anda ortadan kaybolmuş ve âdetâ buharlaşmıştı..

*

Sadr’ın İran’da, iki yıla yakın bir zamandır gözlerden uzak bir şekilde beklerken, bir anda Türkiye’de ortaya çıkıvermesi ve hiçbir diplomatik veya resmî sıfatı yokken, TC rejiminin en üst makamlarıyla, Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından resmen kabul ediliyor olması, elbette ilginçtir ve bu durumun İİC makamlarınca dikkatle izlendiği ve Sadr’ın bu çıkışının kendiliğinden olduğu anlaşılmakta ve böyle bir durumun nasıl karşılanacağı da, anlaşılabilecek bir husustur.. Sadr’ın ayrıca Türkiye’ye, ‘Irak türkmenlerini desteksiz bırakmaması’ gibi bir çağrı yapması ve ayrıca Türkiye’yi öven sözler söylemesi de işin kaymağı oldu..

Anlaşılıyor ki, Türkiye kendisini, bölge siyasetinde etkin ve öncü bir rol oynayacak durumda hissedince, geçmişteki gibi Batı başkentlerinden bir işaret beklemeksizin, pragmatist bir anlayışla kendiliğinden devreye girmek gibi bir tavır geliştirmekte, artık.. (Üç yıl önce, 2006 başında yapılan Filistin seçimlerini yüzde 65’lik bir büyük ekseriyetle HAMAS kazanınca, HAMAS lideri Khâlid Meş’al’in Türkiye’ye davet edilmesinde de benzer bir pragmatizm sergilenmişti, ama, Amerika’nın ve AB’nin şiddetli protestosu ile karşılaşılmıştı..  Şimdi ise, Sadr’ın Türkiye’ye gelişi, hayret, Batı dünyasında hiç bir tepki veya ilgi meydana getirmedi..)

Unutmayalım ki, Türkiye bölgesinde etkili olabilmek için, ilginç ilişkiler geliştirirken, bu siyasetin elbette bir takım getiri veya götürüleri de olur ve olacaktır.. Ama, İslamî hassasiyet sahibi olanların adâlet anlayışlarını mahveden bir kararla, Râşid Dustum gibi bir cinayetkâr ve ayyaş kişi de, sırf Afganistan’daki özbek türklerinin güçlü isimlerinden kabul edildiği için, hayatı tehlikeye düşünce, 5 ay kadar önce gizlice Türkiye’ye getirilmiştir..

Şimdi, Sadr konusunda da aynı pragmatist mantıkla hareket ediliyor durumu ortaya çıkıyor..

Gerçi aynı pragmatist yaklaşım, Irak’la ilgilenen bütün ülkeler tarafından da gösterilmektedir..

Nitekim, Talebânî’yi yıllarca kukla olarak niteleyen İİC, şimdi onu baştâcı ediyor.. Sadr’ın Irak’daki icraatından pek de memnun olmadığı bilindiği halde, onu sırf  sahneden çekmekle yetinmesi de benzer bir durum olarak değerlendirilebilir..

Şimdi Sadr, İran’ın manyetik etki alanından çıkmaya çalıştığı da söylenebilir mi?

Bunu söylemek için, vakit henüz erken sayılabilir..  Ama, onun,geçmişte birkaç kez yaptığı gibi, sünnî kesimlerle ittifakını güçlendirme çabasından ayrı olarak, şimdi bir de türkmenlerin desteksiz bırakılmaması çağrısıyla, yeni bir ittifak cebhesi oluşturmaya çalıştığı da söylenebilir..

Esasen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kerkük’le ilgili olarak yapılacak referandumun 5 yıl ertelenmesini istemekte.. Bu da buhranın ne kadar karmaşık olduğunu gösterdiğinden.. Irak Devlet Başkanı C. Talebanî  ise, Kerkük üzerindeki kararlarından asla vazgeçmiyeceğini belirtmekte.. Ama, Kuzey Irak’daki Kürdistan Mahallî Yönetimi’nin başı olan Mes’ûd Barzanî ise, daha ihtiyatlı bir dil kullanmakta ve konuyu müzakere edeceklerini belirtmekte.. Kerkük Mes’elesi’nin giderek bir büyük ve komşu ülkeleri de ilgilendirecek buhrana doğru ilerlemekte olduğu böyle bir hengamede,  Türkiye’nin, türkmenlerle ittifak kurmaya hazır gözüken Sadr’a ilgi duyması da yadırganmamalıdır..

Ancaak, Sadr’ın, bu çabalarında muvaffak olup olamıyacağını  ve Irak iç dengelesinde etkili olmak çabasının tutup tutmayacağını zaman gösterecektir.. Ayrıca, bu gibi çabaların, Irak’ı bekleyen bölünme tehlikesine hizmet edip etmiyeceği de, şimdiden kestirilmesi zor bir konu olsa gerek.. Irak- Kürdistan Yönetimi’nin, Kerkük üzerindeki hesabının zengin petrol kaynaklarına dayandırıldığı görülüyor.. Bağdad merkezî yönetimi ise, ülkenini yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin, sadece belirli eyaletlere aid olacağı gibi bir yaklaşımın kabul edilemiyeceğini belirtip, bu zenginliklerin, ülkenin bütün eyaletleri arasında, nüfuslarına göre, eşit olarak dağıtılması gerektiği gibi, tutarlı bir çözüm üzerinde durmaktadır..

Bu tartışmaların giderek şiddetlendiği bir sırada, kontrolünün zor  olduğu bilinen Sadr’ın tasarruflarından hiç de memnun olmadığı bilinen ve sonunda ona silah bıraktırıp ülke dışına çıkmaya mecbur eden Nurî Mâlikî Hükûmeti Irak’daki kontrolünü ve gücünü giderek daha bir arttırıyor ve bu konuda İİC’nin de Mâlikî’ye engel çıkarmamaya dikkat ettiği anlaşılıyor.. Mâlikî Hükûmeti’ne aynı dikkati Türkiye’nin de gösterdiği ortada.. İşgalci güç olan Amerika’nın ise, Irak içi dengeler açısından daha elverişli bir hükûmet kurmaya muktedir olamadığından, Mâlikî’yi, istemiye istemiye kabullenmek zorunda kaldığı görülüyor..

Bu arada, USA Dışbakanı Hillary Clinton, Amerikan güçlerinin Irak’dan çekilişinin gecikebilececeğini söylerken, Mâlikî Hükûmeti, çekilme takviminde bir değişikliği asla kabul etmiyeceğini ısrarla vurguluyor.

Irak konusu, sağlıklı bir geçişle normalleşemiyecek ve dağılma sürecine girecek olursa, bundan başta Türkiye, İran ve Suriye olmak üzere, bütün komşu ülkeler etkilenecek ve hattâ, Suudî, Ürdün ve Kuveyt gibi, Amerikan emperyalizminin kayıdsız-şartsız  hınk’ deyicisi durumundaki rejimlerin de devreye sokulması ile, halkları müslüman olan bu ülkelerin korkunç bir dalaşmaya sürüklenmesi merhalesine bile ulaşılabilir.. Bu açıdan, konu, Filistin Buhranı’ndan daha az önemli değildir..

Böyle bir merhalede, PKK’nın dağ kadrolarının lideri durumundaki Murad Karayılan’ın Milliyet’ten Hasan Cemal’e verdiği bu bugünlerde yayınlanmakta olan mülâkatta, ‘PKK artık bağımsız bir kürd devleti peşinde değildir..’ deyip, oldukça mülayim çözüm şıkları teklif etmesi de, yaklaşmakta olan bu boğuşma tehlikesinin giderek artmasına rastlaması açısından daha bir ilgi çekicidir.. 

Böyle bir tehlikeli ortamda, bölgede etkili olan veya etkili olmak isteyen her güç odağının, muhtemel gözüken her çözüm yolunu denemek için çaba harcamasına da şaşılmamalıdır.. Oynanmakta olan Ortadoğu Satrancı’nda, her ülke kendi ‘şah’ını, kendi hâkimiyet ve menfaatini korumaya çalışırken, mat olmamak için, bütün taşları kullanmaya kalkışabileceklerini ve bu tabloda, hattâ bazen en etkisiz sayılan taşların, hassas anlarda, fil ve vezir  yerine bile geçebileceğini unutmamak gerek..

  • Yorumlar 8
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim