Sabra ve Şatilla Katliamının 30. Yılı! (Video)

16.09.2012 09:03
Sabra ve Şatilla Katliamının 30. Yılı! (Video)
16 Eylül tarihi Sabra ve Şatilla katliamının yıldönümüdür. Bu katliam, 16 Eylül 1982 tarihinde Beyrut’ta Sabra ve Şatilla adındaki Filistin mülteci kamplarının basılarak çoluk, çocuk, kadın, yaşlı binlerce kişinin katledilmesi olayıdır.

 İnsanlık tarihinin şahit olduğu en vahşi katliamlardan biri olan Sabra ve Şatilla katliamı, 16 Eylül 1982 tarihinde Lübnanlı Hristiyan Falanjist milislerin Siyonist askerlerin gözetimi altında Filistin Mülteci kamplarına girerek gerçekleştirdikleri büyük bir katliamdır.

16 Eylül tarihi Sabra ve Şatilla katliamının yıldönümüdür. Bu katliam, 16 Eylül 1982 tarihinde Beyrut’ta Sabra ve Şatilla adındaki Filistin mülteci kamplarının basılarak çoluk, çocuk, kadın, yaşlı binlerce kişinin katledilmesi olayıdır.

Bu katliamın birinci sorumlusu İsrail’in eski Başbakanlarından Ariel Şaron'dur. Ariel Şaron'un bir insan kasabı olduğunu bütün dünya biliyordu. Şaron, iş başına gelmesinin hemen ardından Filistin halkına karşı uygulanan şiddet vahşeti artırmaya çalıştı.

Aynen Sabra ve Şatilla katliamında yaptığı gibi kundaktaki bebeklerden ayakta zor yürüyen seksenlik ihtiyarlara kadar bütün herkesi katletme konusunda sınır tanımaz bir saldırgan tavır içine girdi. Bu amaçla "nokta vuruşu operasyonları" adı verilen açıktan devlet suikastları silsilesi başlattı.

Şaron, Sabra ve Şatilla katliamında Lübnan'daki İsrail işgal kuvvetlerinin başkomutanıydı. Katliamı planlaması için IDF adlı siyonist terör mekanizmasının şefi olan General Rafael Eitan'ı görevlendirmişti. Bu General Şaron'un emrinde ve güdümündeydi. Ama Şaron'la direkt irtibatını gizlemeye çalışıyordu.

General Eitan katliamın yürütülmesi ve organize edilmesi işini Lübnan'daki Hıristiyan Falanjistler adlı terör örgütüne ihale etti. O zaman bu terör örgütünün liderliğini Semir Ca'ca yapıyordu ve bu kişi İsrail işgal kuvvetlerinden alacağı siyasi ve maddi desteğin hatırına katliamı organize etme ve fiilen gerçekleştirme işini kabul etti.

O da katliamda görevlendirilecek Hristiyan falanjist militanları organize etme ve başlarında durarak katliam işini bizzat komuta etme görevini falanjist gaddar Eli Hubeyka'ya verdi. Eli Hubeyka adlı gaddar da etrafına topladığı Falanjist militanlarla katliam işini gerçekleştirdi.

Sabra ve Şatilla katliamı her ne kadar Lübnanlı Falanjist militanlar tarafından gerçekleştirilmiş olsa da o dönemde Lübnan'ı işgal altında tutan Siyonist işgal güçlerinin gözetiminde ve istekleri doğrultusunda gerçekleştirilmiştir.

Bu husus Lübnan yönetiminin olayla ilgili tüm araştırmalarında belgelendiği gibi İsrail işgal devleti tarafından da itiraf edilmiş ve bu yüzden Ariel Şaron, İsrail işgal devleti ordusundaki görevinden azledilmiştir.

Ne var ki işgal devleti Şaron'un katliamdaki sorumluluğunu doğrudan bir sorumluluk olarak değil de "ihmal" olarak nitelemiştir. Oysa Şaron'un sorumluluğu sadece bir ihmal değil doğrudan katliamı planlama ve Falanjist militanlara ihale ederek gerçekleştirilmesini sağlama sorumluluğuydu.

Eğer öyle olmasaydı o zaman katliamın gerçekleştirildiği mülteci kamplarını sıkı bir gözetim ve denetim altında tutan İsrail işgal kuvvetlerinin haberi ve bilgisi olmadan böyle bir şeyin gerçekleştirilmesi mümkün olamazdı. Ama ne yazık ki o zaman iş olsun diye ordudaki görevinden azledilen Şaron daha sonra siyasi yollardan İsrail işgal devletinde çok daha etkili makamlara, başbakanlık koltuğuna oturmayı başarmıştır.

KATLİAM NASIL GERÇEKLEŞTİ?

Sabra ve Şatilla katliamı, insanlık tarihinin şahit olduğu katliamların en vahşilerinden biridir. İşgalci Siyonist askerler 16 Eylül 1982 tarihinde Filistinli Mültecilerin kaldığı ve Lübnan'ın başkenti Beyrut'un güneyinde bulunan Sabra, Şatilla ve Burc el-Beracine kamplarını buralarda ikamet edenlerin herhangi bir yere kaçmalarını önleyecek şekilde kuşatmaya aldılar.

Arkasından Lübnanlı Hristiyan Falanjist milisler Siyonist askerlerin gözetimi altında kamplara girerek büyük bir katliam gerçekleştirdiler.

Lübnan hükümetinin açıklamasına göre bu katliamda toplam 991 kişi öldürüldü. Bunlardan sadece 328 kişinin kimliği tespit edilebildi. Saldırganlar öldürdükleri kişilerin cesetlerini tanınmaz hale getirdiklerinden dolayı çoğunun kimliği tespit edilemedi.

Katliam sonrasında hazırlanan raporlarda ifade edildiğine göre 16 Eylül 1982 akşamı katliamı gerçekleştiren falanjist milislerden biri söz konusu kampları kuşatma altında tutan Siyonist güçlerin subaylarından biriyle irtibat kurarak, yanında 45 kişinin olduğunu bunlar hakkında ne yapacağını sordu.

Siyonist subay: "Tanrının istediğini yap" cevabını verdi. Raporda bildirildiğine göre falanjist milis aynı soruyu ikinci kez sorduğunda Siyonist subay: "Onlar hakkında ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyorsun. Bir daha bu hususu bana sorma" cevabını verdi.

Bu cevap Siyonist askerlerin falanjist milislerle önceden anlaştıklarını, onlara gerekli talimatı verdiklerini ve sadece dünya kamuoyu önünde kendilerini temize çıkarmak için bir gerekçelerinin olması amacıyla bu katliamı kendi elleriyle gerçekleştirmekten kaçındıklarını bütün açıklığıyla göstermektedir.

Sabra ve Şatilla katliamlarının birinci sorumlusu olan Şaron aynı zamanda 12 Ekim 1958 tarihinde gerçekleştirilen ve Siyonist vahşetin önemli cürümleri arasında yer alan Kibya katliamının da sorumlusuydu. Ariel Şaron bilindiği üzere, Sabra ve Şatilla katliamındaki rolü dolayısıyla “Beyrut Kasabı” diye anılır.

SABRA VE ŞATİLLA TEK KATLİAMLARI DEĞİL

Siyonist güçlerin 1982 Lübnan işgali esnasında gerçekleştirdiği tek katliam Sabra ve Şatilla katliamı değildir. Başkent Beyrut'a havadan yağdırdıkları bombalarla bu şehirdeki yüksek binaları içinde kalanların üzerlerine yıktılar.

Bu işgalin ve saldırının gayesi sözde, o zaman Lübnan'a üs kurmuş olan FKÖ militanlarını oradan çıkarmaktı. Ama Siyonist vahşet Lübnanlı, Filistinli, gerilla, sivil, kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç ayrımı yapmadan herkesi kuşattı.

Ne var ki İsrail'in arkasında duran en önemli güç durumundaki ABD'nin yön verdiği dünyanın gözünde İsrail haklıydı! Çünkü kendisini rahatsız eden gerillaları oradan çıkarması gerekiyordu!

1982'de Sabra ve Şatilla katliamını gerçekleştiren işgalci Siyonistler Lübnan'ı hiçbir zaman rahat bırakmadılar. Başta çoğu kadın ve çocuk 108 kişinin öldürüldüğü Kana katliamı olmak üzere daha birçok katliam da Siyonistlerin Lübnan topraklarında gerçekleştirdikleri katliamlardandır.

İZLE, SİPER AL VE ÖLDÜR

Öte yandan Güney Lübnan topraklarında haksız bir şekilde tampon bölge oluşturarak buraya askeri yığınak yaptılar. Buradaki askeri üslerinden sürekli şekilde Güney Lübnan'ın sivil halkının üzerine bomba yağdırdılar.

Bu saldırılarda çoğu kadın ve çocuklardan oluşan yüzlerce savunmasız sivil insan hayatını kaybetti. Örneğin 9 kişinin öldürüldüğü Sayda katliamında öldürülenlerin bazıları daha analarının kucaklarındaydılar. Bu küçük bebeklerin bazılarının kafaları atılan top mermileriyle kopmuştu.

Kana katliamını Şimon Peres, Sayda katliamını ise Netanyahu gerçekleştirdi. Bunların biri uzlaşmacı diğeri ise uzlaşmaz olarak gösterilenlerdi. Ama ikisinin de sicili saldırı, vahşet ve katliamlarla dolu. Filistin'de babasının arkasına sığınan Muhammed Cemal ed-Durre, Ehud Barak'ın döneminde ve yine onun emriyle: "İzle, siper al ve öldür!" ifadesiyle sloganlaştırılan çocuk izleme ve öldürme operasyonlarından birinde öldürüldü.

Üç aylık Ziyauddin et-Tumeyzi de "nokta vuruşu operasyonları"ndan birinde alnından vurularak öldürüldü. Barak uzlaşmacı, Şaron ise uzlaşmaz, katı tavırlı olarak tanıtılmaktaydı. Ama yaptıklarına, işledikleri cinayetlere baktığımızda bir fark göremiyoruz. Demek ki yok aslında birbirlerinden farkları! Ama biri uzlaşmacı görünerek diğeri de uzlaşmaz görünerek prim yapmaya, siyasi destek kazanmaya çalışıyor.

Sabra ve Şatilla Katliamı Hakkında Bir İnceleme

Rosemary Sayigh

 Neden Ariel Şaron bugüne kadar adalet karşısına 20. yüzyılın en korkunç katliamlarından birisinin faili olarak çıkarılmadı? Bütün ailesini bu katliamda kaybetmiş kişiler neden kötü durumlara karşı korunmuyor? Şaron'un savaş suçlusu olarak yer aldığı Brüksel'deki dosyalarına uygun olarak, Rosemary Sayigh, Beyrut, Eylül 1982'ye; korkunç olayın gerçekleştiği yere ve zamana dönüyor. (Middle East International, 13 Temmuz 2002)

Olayın üzerinden 19 yıl geçmesine rağmen, 18 Haziran, Sabra ve Şatilla katliamlarından geri kalanlar için hiç yaşanmamış olması istenilen bir gün olmaya devam ediyor. Beş görgü tanığı İle birlikte katliamda yakınlarını kaybeden 23 kişiyi temsilen dava dosyası Brüksel'deki tahkikat mahkemesinden önce gerekli mercilere verildi. Belçika kanunları savaş suçlularını inanç, statü ve ırkına bakmadan yargılamaya izin vermekte. Ariel Şaron, Amos Yaron ve diğer Lübnanlı ve İsrailliler hakkında bulunulan suç duyurusunda; insanlığa karşı suç işleme ve Cenova anlaşmasında alınan savaşta sivillerin korunmasına dair kararların ihlal edilmesi bulunuyor. 30 Haziran'da soruşturma hakiminin dosyanın kabul edileceği yönündeki kararıyla en can alıcı nokta atlatılmış oldu.

İsrail'deki tepkiler büyük bir Öfke (Peres) ile umursamamazlık (Şaron) arasında gidip geliyor. Belçika'ya gitmekten çekinmesine rağmen Şaron, temmuz ayının ilk günlerinde tüm Avrupa'ya yapacağı gezi planında hiç bir değişiklik yapmadı. Amerikan yönetimi ile sıcak teması ve medyanın suç ortaklığı, onun zırhlı koruma maskesini oluşturdu. Ama bununla birlikte katliamdan sonra ortaya konulan ilk tepkilerin genel olarak unutulmaya terk edilmesi de söz konusu. BBC'de katliamla ilgili olarak yayınlanan "Panorama" adlı programa konuk olan Zelev Schiff'in "Çok iyi ama, yeni olan ne?" sorusu bütün olayların yıllar öncesine gömüldüğü izlenimini vermeye çalışıyordu.

Başlangıç olarak, iki noktanın altı önemle çizilmeli. İlk olarak yeni delillere gerçekten ihtiyaç yok. Şaron, Kanan Komisyonu tarafından hazırlanan raporda da belirtildiği gibi katliamın "kişisel sorumlu"su olması temel alınarak "savaş suçlusu" olarak kabul edilebilir. Bunun ardından başka iddianameler gelmedi. Ancak, komisyonun vermiş olduğu para cezasından beri Şaron'un katıldığı olayların cezalandırılıp cezalandırılmadığı çok açık değil. 1985 yılında Amerika'da Şaron'un Time Gazetesi hakkında yayın yoluyla hakaret ettikleri gerekçesiyle açtığı dava, hukuki soruşturma öneminde bile değildi. Hiçbir görgü tanığı çağrılmadı ve karar sadece 25 dakika içinde alındı. Slobodan Milesoviç'e kadar hiç buna benzer bir davaya uluslararası mahkemelerde rastlanmadı.

İkinci önemli nokta ise, hiç bir yargı kurumu kurbanlara aynı ilgiyi göstermemişti. Böylece yeni olan davanın kendisi değil, dosyanın tekrar açılmasını mümkün kılan ve uluslararası hukukta ve dünya kamuoyunda olan gelişmelerdir. 1982'de yapılmayan şimdi yapılmalıdır. Katliam meydana çıkarılmalı ve tekrar gözden geçirilmelidir. Gerçekten ne oldu? Bu canavarlara kim izin verdi? Sorumlu kim? Kurbanlar kimler ve katliamdan kurtulanlar neredeler? Onlar neden korunmadılar?

Katliamın Yönetilip

14 Eylül'de gerçekleşen Beşir Gemayel suikastinden önce bile olacak olaylara dair İsrail cephesinde bazı sinyaller mevcuttu; İsrail Ordusu'nun Kuveyt Büyükelçiliği etrafında 9 Eylül'de meydana getirdiği hareketlilik, gelişmeleri fotoğraflayan Birleşmiş Milletler'den bir görevlinin keskin nişancılar tarafından öldürülüşü, 11 Eylül'de Şaron'un Sabra ve Şatilla'da iki bin teröristin mevcut olduğu şeklindeki açıklamaları. Şaron ve Beşir Cemayel arasındaki toplantıların Haziran'dan Eylül ortasına kadar devam ettiği bilinmekte. Bu iki adamın aldığı karar sonucunda ise Beyrut'taki bütün Filistinliler şehirden çıkarıldılar. Falanjistlerce reddedilmesine rağmen bu iki adamın 12 Eylül'ü 13'e bağlayan gecede İsrail ve Marunilerin birlikte yürüteceği bir harekatla Filistin kamplarında etnik katliamın yapılması kararı alındı. Beşir'in suikast sonucunda öldürülmesinden sonra Şaron, planı tek başına yerine getirmeye karar vererek, Elie Hubeyka'nın komutası altındaki Lübnan Gücü'nü kullanarak operasyona devam etti.

Cemayel'in öldürülüşünden birkaç saat sonra İsrail ordusunun kontrol noktalarından değişik rotaları takip ederek gelen militanlar Sabra ve Şatilla'ya yakın bir yerde ve buradan da kamp merkezine kadar İsrail'in kontrol noktalarında, giriş bölgesi boyunca toplandılar. İsrail ordusunun, vurucu güce; aydınlatma cephanesi, cephane, yiyecek, bölgenin kuşatılması, o bölgede oturanların kaçmasını engelleme ve Beyrut'la olan her türlü iletişimin engellenmesi gibi konularda yardımcı oldu. İsrail'in kampta neler olduğunu bilmezlikten gelmesi, Şaron'un hazırlamış olduğu planın en önemli noktasını oluşturuyordu. Bu tıpkı, İsrailli sivil güçlerin kampın dışında bulunması ve Lübnanlıların katliamı içerde devam ettirmesi gibi bir ayrımın yapılması oyununun göz ardı edilişine benziyor.

Beşir taraftarları, avukatları ve tarihçi Kerim Pakrodouni de dahil, Beşir'in Beyrut'tan Filistinlilerin çıkarılması yönündeki emri kesin olmasına rağmen katliam planını reddediyorlar. Pakrodouni'ye göre, katliam, Beşir suikastinden sonra, Lübnan Güçleri'nin katılmasıyla gerçekleşmiştir. O, Şaron'un Bikfaya'ya gelerek Cemayel'in ailesine baş sağlığı diledikten sonra, Quaratina'daki Lübnan Güçleri karargahına gittiğini ve oradaki yas tutan militanlara "Neden kadın gibi ağlıyorsunuz da erkek gibi intikamınızı almıyorsunuz!" dediğini söylüyor. Pierre ve Emin Cemayel, "Bikfaya Anlaşmasını" gözardı ettiler ve Şaron'un kendi hesabına göre buna rıza gösterdiler.

Bu konuda akıllarda kalan sorulardan birisi de; neden Şaron, Lübnan Gücünün liderleri ile güvenliği sağlanırken Qarantiya'ya gitti? Şaron; Sabra ve Şatilla'nın iki bin adet teröristi barındırdığını düşünüyorsa o zaman neden Hubeyka ilk operasyonu sadece 150 asker ile gerçekleştirdi? İsrail ordusu, şüphelenilen teröristleri tutuklamak ve sorgulamak için getiren Lübnan Gücü'ne emir vermişken neden şüpheli şeyler belirmeyince buna şaşırmadı?

Aynı zamanda bölgedeki iki önemli aktöre yani Amerika ve Lübnan güçlerine de bir soru yöneltmek gerekir. Neden Lübnan ordusu, İsrail'le herhangi bir işbirliğinin ortaya çıkmasından çekinmesine rağmen, 5. Tabur katliam boyunca kampın bir köşesinde saklanmıştı? Ama en önemli soru, Amerika'nın sorumluluk süresi dolmadan iki hafta önce yani 15 Eylül'de kendi destek güçlerini uluslararası birlikten Fransa ve İtalya'nın tepkisine rağmen neden çektiğidir? Bu güç, FKÖ'nün yer değiştirmesi görevini yürütüyordu. Ancak henüz görevleri sona ermemişti. Onlar Batı Beyrut'taki sivillerin garantörü olarak kabul ediliyorlardı. Çok uluslu güç, hala orda görev yapıyor olsaydı, acaba yine de İsrail ordusu, Batı Beyrut'a saldıracak mıydı? Yoksa Amerika, Şaron-Cemayel'in planladığı katliam/temizlik harekatı nedeniyle, bunun ne karşısında olmayı ne de bu olaya şahit olmayı istemedi mi?

Cesetleri Gömme Şekilleri

İsrailli ve Lübnanlı görevliler, katledilen insanları buldozerlerle gömdükleri gibi, konu hakkındaki delileri de bu buldozerlerle yok ederek yapılacak tüm incelemeleri engellemişlerdir. Başbakan Begin tarafından gönülsüzce kurulan Kahan komisyonunun temel amacı İsrail'in saldırganlıklarını yatıştırmak ve Amerika halkının düşüncelerine etki etmekti. Komisyon, kamptaki katliamın devam etmesi için Lübnan güçlerinin artırılması suçlamasını geçiştirirken, Şaron'u "şahsi sorumluluk" "ihmalkarlık" suçlarından yargılayarak suçu Begin'den alıp Şaron'a yükledi. Sorgulanmayan bir başka nokta da ilk başta İsrail askeriyesi ve İsrail'e eğitilerek gönderilen militanlar arasındaki ilişki. Komisyona sunulan kesin deliller sınıflandırıldı ve bugüne kadar hala bekletiliyor. Komisyon, Şaron'u istifaya zorlayarak, katliamın üstüne dikkatleri çekmeyi başarmıştı.

Askeri savcı, Esad Germanos resmi Lübnan araştırmalarını suçlamak amacıyla dilekçe verdi. Ağustos 1983'te haber ajansı el-Merkeziyye, Falanjistlerin temize çıktığını ve ortada suç olabilecek bir şeyin olmadığını belirten bir rapor yayınladı. Germanos'un hazırlamış olduğu rapor hiç yayınlanmadı. Ancak Haziran'ın sonlarına doğru Lübnan hükümeti dosyayı tekrar açmaya karar verdiğinde, Germanos'un hazırladığı raporda kaybolmuştu.

Bütün bunların yanında birisi Sean Mac Bride'ın başkanlığını yaptığı Uluslararası Soruşturma Komisyonu, diğeri İngiliz sivil toplum kuruluşu EAFORD'la birlikte Filistin Cephesinde bulunan Norveçlilerin oluşturduğu Norveç Komisyonu tarafından görgü tanıklarının şahitliklerinin de yer aldığı raporlarla iki bağımsız soruşturma açıldı. Uluslararası Komisyon, sadece katliamı incelemekle kalmayıp, aynı zamanda uluslararası hukuku ihlal eden savaşla bağlantılı tüm olayları da incelemeye almıştı. İşgalci güç olarak İsrail'i kabul etmiş ve olay akşamında bölgede direnen sivillerin konumunu da teyid etmiştir. Komisyon, İsrail'in suç ortaklığı konusundaki savunmasında bulunan boşlukları ve kampın içinde ve çevresinde konaklayan İsrail askerlerinin amacını, yardımını ve kontrolünü sergileyen kanıtları göz önüne sermiştir. Olaylara İsrail'in direk olarak katıldığının delileri ve kampta bulunan İsrail askerlerinin kimliği, kamp boyunca oraya giden doktorlara verilen İbranice'de yazılmış güvenilir dokümanlar İbranice sembollü iki adet buldozer ve sivillerin kaçmaya çalışmasının önlenmesi gibi kanıtlar mevcut. Eğer İsrail ordusu, maksat ve bilgilendirme konusunda masumsa, kendileri "bazı şeyler gereği gibi gitmiyor" denilerek bilgilendirilmelerine rağmen neden katliamın 20 saatten uzun sürmesine izin verdikleri ve neden katliamın farkına vardıktan sonra bile militanları tutuklamadıkları hala belirsizliğini koruyor.

Amnon Kapeliouk'un 1982'de katliamın boyutunu ortaya koymaya çalıştığı çalışma, büyük Ölçüde İsrail askerleriyle yapılan mülakatlardan oluşuyor. Bu, İsrail ordusunun bilgisinin kesinliğine işaret ediyor. Düzenli ordu ve üst düzey yetkililer, Kapellouk'a katliamının ilk başladığı zaman, en üst yetkililere "alışılmadık şeyler"in olduğunu rapor ettiklerinde aldıkları cevabın "endişelenmeyin, her şey yolunda" şeklinde olduğunu anlatmışlardı. Aynı zamanda görgü tanıklarının, insanların katliam boyunca kamyonlarla Uluslararası Gücün gözleri önünde taşındığını belirttiklerini söylüyorlar.

Utanç verici olan şey ise; hiçbir resmi Arap kuruluşunun -FKÖ, Arap hükümetleri, Arap hukukçuları, insan hakları kuruluşları- katliamda suç işleyenlere karşı "savaş suçlusu" olarak suçlanacakları herhangi bir adım atmamış ve de kurbanlar için adaleti savunmamış olmalarıdır.

Filistin Soruşturmaları

Katliam hakkında üç adet Filistin bağımsız soruşturması mevcut ilki Şatilla'daki Genel Filistinli Kadınlar Birliği tarafından başlatıldı. Bu işi yürütmeye çalışan gönüllülerin Lübnan askeri güçleri tarafından rahatsız edilmesinden sonra acil olarak yeniden yapılanma görevi öne alındı. Toplanılan dokümanlar, gerek kamplardaki savaşta ve gerekse ofiste arama yapan askerlerin, organizasyonun arşivlerini caddeye fırlatmasıyla zarar gördü.

Filistin Araştırmaları Merkezi, katliamdan sonra çalışmalarını sürdüren az sayıdaki FKÖ kuruluşundan biri. Araştırmacılardan biri görgü tanıklarının yardımıyla olayı yeniden canlandırabilmek ve katliamda ölen veya kaybolan kişileri belirleyebilmek için Şatilla'daki yerel halkı topladı. Zor kullanılarak engellenmeye çalışılan çalışmalarda 120 görgü tanığı ile görüşüldü. Çalışmalar; 5 Şubat 1983'te Filistin Araştırmaları Merkezi'nde meydana gelen patlamaya kadar devam etti. Patlamadan sonra, merkezin bazı elamanları tutuklandı ve sınır dışı edildi. Araştırmanın o ana kadar hazırlanmış ilk sonuçları 1982-83 yıllarında Şuûnu Filistiniyye'de yayınlandı.

Şatilla'daki katliama maruz kalan Filistinliler tarafından, içeriyi anlatan bir yazı yayınlandı. Zekeriya el-Şeyh o anki karmaşayı ve terörü şöyle tanımlıyor: "İsrail askerlerine, kampta sadece sivillerin bulunduğunu açıklamak için beyaz bayrakla dışarı çıkan yaşlı erkeklerden oluşan grubun öldürülüşü, saldırganlara karşı direnmek için ortaya konulan bir kaç girişimde yaralananları hastaneye taşımak için gösterilen çabalar, ölen arkadaşları için duyduğu derin üzüntü ve kendi kurtuluşu ve (geç de olsa) kendi ailesini kurtarışı anlattıklarından birkaçını oluşturmakta. (Filistin Çalışmaları Dergisi, 1984).

Kurtulanların Kaderi

Katliamdan sonra Şatilla'ya yaptığım ziyarette, insanların -genellikle kadınların- kış gelmeden önce evlerini onarmak için gösterdikleri enerji beni hayli etkiledi. Üç küçük çocuğu bir çocuk arabası içinde uyuyan Um Nabil adındaki kadın, kendi eleriyle kendi evini yeniden inşa etmeye çalışıyordu. Evleri, vurucu saldırgan güçlerin kampa girebilmek için belirledikleri ana noktalardan birinde. Top ateşlerinden dolayı evini kaybetmiş. Kocası eve süt tozu almak için geri dönmüş ancak bir süre sonra kocasının cesedini bir buldozerin kepçesinde bulmuş.

Katliamdan geriye kalan 17 adet yetim Bayt Atfal el-Sumud tarafından kayıt defterlerine işlenmiş, ama elbetteki bütün sayı bu kadardan ibaret değil. Gazetecilerin ve doktorların katliamdan sonra buldukları yetim çocukların, kayıtlarının yapılması için bolca kaynağa ve zamana ihtiyaç var. Örneğin, Newsweek'ten Ray llkinson; annesi, babası ve erkek kardeşi katliamda öldürülen 11 yaşındaki Milad Faruk adındaki çocuğu bulmuş. UPI muhabiri Jack Redden, katliamda tüm ailesini kaybeden 13 yaşındaki bir kız çocuğu bulduğunu Mac Bride Komisyonuna anlatmıştı. 1982 kışı boyunca, su kapları ile yüklü el arabalarını itmeye çalışan 8 yaşındaki bir çocuğun fotoğrafını çekmiştim. Çevredeki insanlar, bu çocuğun anne ve babasını katliamda kaybettiğini ve kendinden küçük kardeşlerinin geçimini sağlayabilmek için bu işi yaptığını anlatmışlardı.

Fuad Surur, katliamdan kurtulan kişilerden birisi olarak Belçika'ya şahitlik için çağrılmış. Bel kemiğine isabet eden bir kurşunla vücudunun yarısı felce uğramış ve kendisine tecavüz edilmiş. İyileşmek için gösterdiği çaba açısından takdir edilecek biri. Fuad, kurtulan kişiler arasında uluslararası platformlara sık sık davet edilmesi ve kendisiyle sıkça yapılan röportajlar dolayısıyla tanınmış tek kişi. Hala gözlerinde o derin hüznü görmek mümkün. Toplumsal rolü belki onun unutmasına yardımcı olabilir, ama uyumasına asla.

Lübnan'da bulunan kurbanlar, komşularıyla aynı kötü ekonomik koşullan paylaşıyorlar. Muhammed Ebu Rudayna henüz 5 yaşındayken, babası, hamile kız kardeşi ve bütün akrabaları gözlerinin önünde öldürülmüş. Şu an bekar kız kardeşi ile birlikte yalnız ve sıkıntılı günler yaşıyor. Bilgisayar eğitimi almasına rağmen, kendi kuşağına mensup diğer Filistinliler gibi işsiz. Mahmut Yunus, 3 kardeşi, babası amcası ve 3 kuzeni gözlerinin önünde öldürüldüğünde 12 yaşındaymış. Şu an diğerlerine oranla daha iyi durumda. Diş laboratuarı teknisyeni olarak çalışıyor. Evli ve bir çocuk babası.

Katliamdan kurtulan yüze yakın kişi hala Lübnan'da yaşıyor. Yüzden fazlası ise Danimarka, Almanya, İsveç, Avustralya, Amerika, İngiltere ve diğer ülkelere gitmek için buradan ayrılmışlar. Şu anki adalet istemine kadar, bu insanlar birlikte hareket etmekten çok çok uzaktılar. Ama şu anki uluslararası hava ve iletişimin yaygınlaşmasıyla katliamdan kurtulanların her yerde, bu konuyla alakalı olarak ne düşündüklerini dile getirmeleri beklenmektedir.

Elle Hubeyka'nın Yönetimindeki Suçlulara Ne Olacak?

Lübnan Güçlerine komutanlık yapan Robert Hetem'in "Kobra" müstear adıyla yazdığı hatıraları, bazı noktalarda CIA tarafından yazdırıldığı izlenimini bırakıyor. Gerçekleri yansıtmaktan uzak olmasına, rağmen Hatem'in kitabı daha önce katliamla ilgili ayrıntılı olarak bilinmeyen konuların kesin detaylarını veriyor. Örneğin öldürücü birliklerde görev alan bazı liderlerin ismi. Joseph Asmar, Michel Zouein, Georges Malco, Maroun Mashaalani ayru zamanda aranan kasap unvanını alan Lübnan Güçlerinin liderlerinin ismi Fadi Frem, Fuad Ali Nader (her ikisi de Lübnan Gücü komutanı oldular) Steve Nakkur ve Hubeyka'nın kendisi kitapta yer olan isimlerden.

Hatem'in kitabi hakkındaki en ilginç şey ise, Lübnan Gücü'nden birçok kişinin özellikle Hubeyka'nın milyoner olmak için yaptığı alçak anlaşmalar kadar, Beşir Cemayel'in ölümünden sonra Lübnan Gücü'nde meydana gelen bölünmenin açıklanmasıdır, Hatem'in şikayetçi olduğu noktalar, kendi gibi kişilerin çok düşük ücretler karşılığında çalışması, bu zaman zarfı içerisinde Hubeyka'nın iş çevirmesi ve sıradan Lübnan Gücü üyelerinin tekliflerini kabul ederek onlarla anlaşma yaparken kendisinin tutuklanma korkusu, olarak sıralanabilir, Hatem'in bahsettiği kimselerden çoğu sürgün edilirken, birçoğu da -Hubeyka dahil- hala etraftalar. Hubeyka üç kez Lübnan hükümetinin başkanlığını yapmış, ancak son seçimlerde koltuğunu kaybetmişti ve şu anki hükümette yer almıyor, Suriye'nin korumasının sona erdiğine inanılıyor ve etkili olduğu günlerin artık sona yaklaştığı anlaşılıyor.

Birleşmiş Milletler'in savaş suçları savcısı Carla del Ponte söylediği şu sözlerde kesinlikle haklı: Slobodan Miloseviç'in tutuklanması, hala serbest dolaşan savaş suçlusu kaçakların tutuklanmasında bir dönüm noktası olmuştur. Mevkileri ve ırkları her ne olursa olsun, uluslararası adaletin ulaştığı hiç bir yerde savaş suçlularının serbest olmaması gerekiyor.

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim