Rusya ve Almanya’da medya yok mu?

28.11.2009 00:46

Hasan Karakaya

Ne enteresan değil mi?.. “Medya-Ergenekon ilişkileri”nin şiddetli eleştirildiği ve bazı gazetelerin “cuntadan da cuntacı” olmakla suçlandığı bir günde, gündeme bomba gibi haberler düştü...

Meselâ; Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in “ihmalci komutanları azletmesi” ve meselâ Alman Genelkurmay Başkanı’nın görevden alınması... İşte bu olaylar; Türkiye’de, “asker-medya ilişkileri”nin yoğun olarak tartışıldığı günlere denk geldi... “Olay”lara geçmeden önce, “yazı”lardan birkaç örnek sunalım.

Yazarlar diyordu ki;

¥ “Bunların tiyniyeti böyledir... Onların her türlü hesap sorma hakkı vardır ama hesap verme yükümlülüğü yoktur...

Her dönemin hükümranı onlardır aslında.”

¥ “Onlar Ergenekon’un en kilit isimleriyle kucak kucağa olabilir, kimi yazar yapıp yapmayacaklarına ordu komutanlarıyla karar verebilir.

Ergenekon’un altını oymak için her türlü yayını yapabilir, siz eleştiri yaparsanız ihbarcı olursunuz...

Bunu yazarken hiç yüzleri kızarmaz.”

ASKERİN 3 MÜTTEFİKİ!

¥ “Kafes planında ‘operasyon’ diye nitelenen Hrant Dink cinayetini ısrarla üç-beş maceracı gencin eylemi diye yazdılar mesela.”

¥ “Hükümeti zora sokmak için planlandığı anlaşılan Danıştay baskınını irticai eylem ilan ettiler...

Ergenekon iddianamesini ilk başta gayri ciddi göstermek için deli gibi yayın yaptılar...

Mızrak çuvala sığmayınca ‘vahim’ insan haklarını gündeme getirdiler... Bilmeseniz onları Türkiye’nin insan hakları savunucusu sanırsınız.”

¥ “Darbecilerin toplum üzerinde ideolojik hegemonya kurmaya yarayan üç temel aygıtları oldu hep: Basın, üniversite ve yargı...

Halkı darbe için ‘kıvama getirmek’, korkutmak, büyük bir tehlikenin yaklaşmakta olduğuna ikna etmek; bu tehlikeye karşı koyabilecek tek gücün ordu olduğuna inandırmak, medyanın işi oldu hep.

Akademi dünyası ise darbenin teorik altyapısını hazırlayarak, ülkenin aydınlarını, dolayısıyla fikir hayatını kontrol altında tutarak, darbecilerin hizmetinde oldu.

Yargıya düşen de yargı kararlarıyla darbecilerin yolunu açmak, darbe hukukunu hazırlamak ve uygulamaktı doğal olarak...

Eğer bu üç müttefiki olmasaydı, elindeki silah darbe yapmasına ya da darbe tehdidiyle askerî vesayeti sürdürmesine yetmezdi ordunun.”

RUSYA’DA İHMALCİ GENERALLERE AZİL!

Türkiye’deki “asker-medya ilişkileri”ni eleştiren bu “yazı”lardan sonra, “gündemdeki olaylara” geçebiliriz artık.

¥ Birinci olay şu: Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, 10 askerin ölmesine ve 60'a yakın askerin de yaralanmasına sebep olan patlamaların gerçekleştiği Ulyanovski şehrindeki askerî depoda görevli komutanları ordudan atmış...

Efendim, “azletme”nin sebebi şu:

Rusya Hazar Deniz Filosu'na ait askerî depoda 13 Kasım ve 23 Kasım'da meydana gelen iki ayrı patlamada 10 kişi hayatını kaybederken, 20'ye yakın kişi de yaralanmıştı.

Medvedev ilk patlamanın ardından tüm askerî depolarda gerekli tedbirlerin alınması konusunda talimat vermişti.

13 Kasım'da meydana gelen ilk patlamada 2 asker hayatını kaybederken, 60 kişi de yaralanmıştı.

İlk inceleme sonuçlarına göre patlamaların teknik arızalardan kaynaklandı ifade ediliyormuş...

23 Kasım'da meydana gelen patlamada da 2 komutan ve 6 asker hayatını kaybederken, 2 kişi de ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmış!..

İşte bu yüzden, Medvedev, komutanların gözünün yaşına bakmamış!..

“3’ü general 4 komutan”ın görevlerine son verilmekle kalınmamış, haklarında soruşturma da açılmış!..

“Ya Türkiye’de?” diyecek olursanız, “Türkiye’nin özel şartları”(!) var efendim!..

Türkiye’de ordu “gözbebeğimiz”dir!..

Kılına dokunulmaz!..

Bir “teğmen”imiz, askerlerden birinin eline “pimi çekilmiş bomba” tutuşturur ve o bomba patlayıp “4 askeri şehid eder” ama, teğmenimiz “9 yıl 2 ay ceza” ile yırtar!..

“Darbe plânları” yapıp; “azınlık cemaatlerinin liderlerine suikast” düzenlemeyi, “bir gemi dolusu çocuğu havaya uçurmayı” düşünenler ise, “hâlâ görevlerinin başında”dır!..

Çünkü, Türkiye’de asker “gözbebeği”dir!..

Bizde “bebek”lere ve “Bebekli”lere dokunulmaz!..

Dokunmaya kalkan olursa da,

Karşısında “paletli asker”in “apoletli medya”sını buluverir!..

Söyleyin hele;

Yanında böyle bir “müttefik” olmasaydı; “darbe tehditleri”yle “askerî vesayet” kurulabilir miydi hiç?..

ALMANYA’DA 2 İSTİFA!

Gelelim “ikinci olay”ımıza... Dünkü Vakit’ten de okuduğunuz gibi; Almanya’da Genelkurmay Başkanı görevden alınmış!..

Bu konudaki haberler şöyle:

“Afganistan'da 142 kişinin hayatını kaybettiği saldırıyla ilgili soruşturmada, bilgi akışında kusurlu olduğu iddia edilen Almanya Genelkurmay Başkanı Wolfgang Schneiderhahn ile Savunma Bakanlığı Müsteşarı Peter Wichert istifa etti.

Almanya Genelkurmay Başkanı Wolfgang Schneiderhahn ile Savunma Bakanlığı Müsteşarı Peter Wichert, Afganistan Kunduz'daki saldırıdan dolayı istifa etti. Alman askerlerinin yeterli bilgi olmadan, kaçırıldığı öne sürülen iki NATO tankerine ait konvoyu bombaladığı öne sürülüyordu.

Savunma Bakanı Karl-Theodor zu Guttenberg, Schneiderhahn ve Wichert'in, kendisinden önce bakanlık koltuğunda oturan Franz Josef Jung'a Afganistan'da düzenlenen hava saldırısına ilişkin bazı önemli bilgileri aktarmadıklarını belirlediklerini, bunun üzerine sorumluluğu üstlenen Genelkurmay Başkanı Schneiderhahn ve Savunma Bakanlığı Müsteşarı Wichert'in görevden azledilmeyi kendilerinin talep ettiğini açıkladı.”

4 Eylül'deki olayda Taliban, NATO birliklerine yakıt götüren iki tankeri kaçırmıştı.

Taliban'ın, tankerlerdeki yakıtı halka dağıttığı sırada gerçekleştirildiği söylenen NATO hava saldırısında, sivillerin de olduğu 142 kişi hayatını kaybetmişti...

Görüyorsunuz ya;

Gerek Rusya’da, gerek Almanya’da; “olur böyle vak’alar” denilmiyor!..

Bir “ihmal”in mi var?.. Bir “yanlış” mı yaptın?..

Asker veya sivil, insanların suçsuz yere ölmesine mi yol açtın, bedelini ödetiyorlar!..

Ama, Türkiye’de?!?..

“Topraktan bombalar ve mermiler fışkırsa” da, evlerde “kroki”ler ve bürolarda “darbe plânları” ele geçirilse de, ve hatta ilgili asker tutuklansa da, göreve devam!..

Bırakın “göreve devam” ettirmeyi, “protokoldeki yeri” de korunuyor!.. Subayımız “tutuklu”, subayımız halen “hapiste” ama; hem görevine devam ediyor, hem de “protokoldeki yeri” korunuyor!..

MEDYA DESTEĞİ OLMASA!

Yazarlar açıkça yazıyor işte;

“Kafes planı, bir cinayet ya da yolsuzluk haberi değil, bütün ülkenin geleceğini karartmayı, katliamlar gerçekleştirmeyi amaçlayan, bunun için silahlar hazırlayan, hazırladığı silahların önemli kısmı yakalanan bir cuntanın operasyon planı bu. O cuntanın planında adı geçen insanlar hâlâ görevde.”

Onlar görevlerinin başında!..

Peki, “medya” nerede?..

Yazarlar da bunu soruyor zaten;

“Medyanın desteği olmasaydı, 28 Şubat olur muydu?

Darbecilerin, cuntacıların medyayla ilişkileri neler?

Medya, darbecilerle cuntacılara ait bazı gerçekleri saklıyor mu?

Medyanın hangi haberleri yayınlayıp yayınlamadığı, bütün ülkenin kaderini belirliyor.

Medyanın desteğine güvenmeden, hiç kimse cunta kuramaz, darbe hazırlığı yapamaz.

O darbelerin altyapısını medya hazırlıyor; çünkü cuntaların ayak izlerini de yine aynı medya siliyor.

Kafes planındaki sessizlikleriyle çok kötü yakalandılar.”

Tüm bu “durum” ve “yorum”lardan sonra, herhalde şöyle sormamız gerekiyor:

Rusya’da ve Almanya’da acaba “medya” yok mu ki; “general”ler birer birer görevden alınıyor?!?..

Rusya ve Almanya’da, acaba “yargı” yok mu ki; komutanlar birer birer azlediliyor?!?..

Rusya ve Almanya’da acaba “üniversite” yok mu ki; “profesör”ler, “ordu göreve” pankartlarının altında yürümüyor?!?..

Elbette, oralarda da “medya, yargı ve üniversite” var!.. Ama onlar, “darbelere yardım ve yataklık” yapmak şöyle dursun, “kendi işleri”nden başka bir işle, hele hele “siyaset üzerinde vesayet” kurmakla meşgul olmuyorlar!..

Yani, herkes kendi işini yapıyor!..

Böyle olunca da;

Asker, “müttefik” aramak yerine, “suçu” veya “ihmali” varsa, “boynum kıldan ince” deyip, “siyasi irade”ye boyun eğiyor!..

Siyasi irade de, “gereğini” yapıyor!..

Türkiye’de mümkün mü böyle bir şey?..

Bremen Mızıkacıları, anında girer devreye!..

“Islak” imzayı bile, anında “kuruturlar!”

Öyle ya, asker “gözbebeğimiz”dir bizim!..

===================

Danıştay’ın kararından sonra!

Prof. Dr. Kamil Turan anlatıyor:

Olay; 16. yüzyılda, Floransa’da geçmiştir. Sıcak bir günün ayininden epey sonra, hiç sebep yokken Floransa kiliselerinden birinin çanı çalınmaya başlamış!.. Çan, ısrarlı ve aralıksız olarak o kadar uzun süre çalmış ki; köylüler tarlalarındaki, esnaf dükkânlarındaki işlerini bırakarak, çanı çalınan kilisenin meydanına dolmuşlar...

Herkes birbirine, çanın neden bu kadar ısrarlı çaldığını sorduğu halde, hiç kimse makul bir sebep göstermemiş... O sırada ne ölüm, ne yangın, ne yakın bir tehlike, ne de önemli bir olayın cereyanı gibi hiçbir sebep yokmuş.

Bütün Floransalılar meydanı doldurduktan sonra, bir adam kilisenin çıkış kapısında belirerek kalabalığa;

“Ne olacak? Çanı ben çaldım!..” diye haykırmış!..

Kalabalıktan yüzlerce ses, bir anda;

“Neden çaldın? Neden?” diye sormuşlar.

Adam; kahır, kin ve ümitsizlik taşan sesi ile cevap vermiş:

“Yıllardır adaleti arıyorum!.. Dünyanın bütün zulmüne uğradığım halde, onu hiçbir yerde bulamadım. Ümidimi artık kestim!..

Anladım ki ölmüş!.. Size adaletin öldüğünü duyurmak için çanı çalıyorum!..”

“Danıştay 8. Dairesi’nin kararı”ndan sonra, biz ne yapsak acaba?.. “Adaletin öldüğünü” duyurmak için; “minare”lere çıkıp, “salâ” mı versek?!?

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim