1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. Ret ve inkâr üzerine saltanat kuranlar!
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

Ret ve inkâr üzerine saltanat kuranlar!

A+A-

Bilirsiniz... “Hiç yıkanmayan” ve “temizlenmeyen” insanların vücudundaki “kir”ler, bir süre sonra “kabuk” bağlar, daha sonra da “tabaka” haline gelir...

 “Temizlenmemek”te ısrar edilirse, bu tabakalar “katman katman” olur... Artık ne sabun kâr eder, ne deterjan... Onu, ancak “hamam”lardaki “tellak”ların “keçeli kese”leri temizler ki, vücuttan “oklava gibi” kir çıkar... Temizlenmeden önce; “koku”dan bunların yanına da yaklaşılmaz... “Teke gibi” kokarlar!.. Ne “kolonya” örter bu kokuyu, ne de Paris’in en ünlü “parfüm”leri!..

“Temizlenmeyen vücut” böyledir de, “kir” bağlamış, “kabuk” bağlamış “gönül”ler farklı mıdır?.. İşin garibi, “kirli gönül”leri temizlemek için “tellak”ların “keçeli kese”leri de kâr etmez!.. O “kirli gönül”lerin temizlenmesi, ancak ve ancak “dua”yla, “yakarış”la, “namaz”la, “oruç”la, “Hac” ve “Umre” ile, kısacası “iman” ile mümkündür!..

Gelin, görün ki;

“Tedaviye cevap vermeyen hasta”lar gibi, “hasta gönül”lere sahip olan insanlar da “arınma”ya karşıdırlar!..

Sözü, Oktay Ekşi’ye getirmek istiyorum.

Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, yazı işleri toplantısında “Ahmet Hakan’la birlikte Umre’ye gideceğini” söyleyince, “gazetenin en laikçi kalemlerinden biri” olan Oktay Ekşi, şaşırmış!.. Büyük bir şaşkınlıkla, Ertuğrul Özkök’ün yüzüne bakıp, “Sahi mi?.. Gerçekten Umre’ye gidecek misin?” demiş... Özkök, “Evet” deyince, “Hay Allah” demiş, “Sen ne değişik adamsın!”

Devam etmiş Oktay Ekşi;

“Ben gitmezdim!.. İlgi alanım değil!.. Birisi gelip, bana ‘Umre’ye gider misin?’ diye sorsa, ‘iyi misiniz’ derim!.. Gitmem!”

Tabiî, “Umre” ve “Hac” bir “arzu” ve hele hele “para” işi değil!.. Bu, bir “nasip” işi!.. Nice insan vardır ki; “para denizi”nde yüzer ama, arzu ettiği halde “kutsal topraklar”a gidemez!..

Bu durumda Oktay Ekşi, hiç gidemez!..

Çünkü, her şeyden önce “arzusu” yok!..

Kimbilir, belki de “Umre”ye giderse “laikliğine halel gelir” diye düşünüyordur!..

Öyle ya;

“Umre”ye giderse “laiklikten çıkarım” ya da “laiklerin aforozuna uğrarım” endişesi taşıyor olabilir!..

İşin doğrusu;

Oktay Ekşi’nin tavrı, “laikliğe iman”ın zirve noktasıdır!.. Keşke bütün “Müslüman”lar da; en az Oktay Ekşi kadar “Allah’a iman” edebilseler, en az onun kadar “kararlı” olabilseler!..

İNKÂR ÜZERİNE KURULAN BİR SİSTEM!

Her neyse... Amacım, “Oktay Ekşi’nin inancı”nı sorgulamak değil... Ben, bu “örnek”ten yola çıkarak, “değişim” ve “açılım”lar konusunda “Türkiye’deki laiklerin direnişi”ni sorgulamak istiyorum.

“Laikçi”lerin çoğu; “din” ve “dindar”lara yönelik tavırlarını hemen her alanda gösteriyorlar... Onlar “tabu”lara sıkı sıkıya bağlanmış, “değişim”lere ve “farklılık”lara direniyorlar!..

Aslında bunu normal karşılamak lâzım.

Çünkü, “Osmanlı’nın mirası üzerine kurulan Cumhuriyet”in “elit” tabakası, kendi varlıklarını, “ret ve inkâr”a borçludurlar...

Hep inkâr etmişlerdir;

Tüm “farklılık”ları inkâr etmişlerdir!.. “Ötekileştirdikleri” toplum katmanlarının “hak ve özgürlük”lerini inkâr etmişlerdir!..

Onları “yok” saymışlardır!..

Kimini de “yok etmişler”dir!..

Buna mecburdurlar!..

Çünkü oluşturmaya çalıştıkları “homojen ulus”un yaşaması; akıtılacak “kan”lara, ortadan kaldırılacak “can”lara bağlıdır!..

Öyle de yaptılar... “Kan”lar ve “can”lar üzerine kurdukları sistemle kanlandılar, canlandılar ve kendilerine “saltanat” kurdular!..

Birçokları büyüdü, güç, nüfuz ve iktidar sahibi oldu!.. “Rant çarkları”nın başına geçtiler!..

Hele söyleyin şimdi;

Bu “iktidar” ve “nüfuz” sahipleri, “ret” ve “inkâr” üzerine kurdukları “sistem”lerinin bozulmasını, “öteki”leştirdikleri insanlarla “paylaşma”yı isterler mi hiç?..

Fotoğrafı net koymak gerekir;

Oktay Ekşi, niçin “Umre”ye gitmek istemiyorsa, Türkiye’deki “laikçi”lerin çoğu da, işte bu sebeple “değişim”lere ve “açılım”lara karşıdırlar!..

“Açılım” olursa, “saltanat”larının yıkılacağını, “güç, nüfuz ve iktidar”larının ellerinden gideceğini düşünürler!..

Bu yüzden de;

“Kürt açılımı” veya “Ermeni açılımı”nı engellemek için her yola başvururlar!..

“Law” da kullanırlar, “bomba” da!..

“Kurşun” da atarlar, “iftira” da!..

“Faili meçhul”ler, zaten bilinen taktikleridir!..

ÖCALAN, İNÖNÜ’YÜ DE SOLLADI!

“İftira” dedim de aklıma geldi...

“Laikçiler” iftira atarlar da, laikçilerle “aynı yaşam tarzı”nı benimsemiş “PKK’lılar” geri kalır mı?..

Onlar da “iftira” atıyorlar!..

Öyledir ya; “iftira” atmak, “psikolojik savaş”ın en başta gelen metodlarından biridir!..

İftira atacaksın ki; “olayın aslı”nı bilmeyenler o kişiden “nefret” etsin ve seni “üstün insan” bilsin!..

Geçenlerde, “haftalık” olarak yayınlanan “Doğru Haber” adlı bir gazetede M. İkbal Atak’ın bir yazısını okudum... M. İkbal Atak, “İnönü’yü de aştı” başlıklı yazısında “PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan’ın bir iftirasını” irdeleyip, diyordu ki;

“Geçen Ağustos sonu itibariyle Öcalan’ın, ilgili medya sitelerinde yayınlanan görüşme notunda sık sık dile getirdiği üçüncü sınıf düşüncelerinden birisi de tahmin edeceğiniz üzere Şeyh Said ve kıyamı ile ilgili cümleleriydi.

Türkiye’de okulla tanışmış, yaklaşık orta seviye zeka düzeyi olan herkes, resmi tarih ışığında şekillenen “resmi klişelere” aşinadır. Ders kitaplarına yansıyan Cumhuriyet dönemine ait siyasal olayların ele alınış tarzı ise, yine en az orta düzey zekaya sahip tüm insanların zekasına hakarettir. Normal ve ileri zeka düzeyi taşıyanları mevzubahis etmeye ise gerek yoktur.

Sadede gelirsek;

Öcalan, görüşmelerinde düşünce ufkunu ele verecek açıklamalar yapmaktansa, tüm feylesof ve düşünce adamlarıyla nasıl yarıştığını, fikirlerini üst üste bindirmek suretiyle onlara nasıl takla attırdığını, kendisinden başka hiç kimsenin olayların gelmişini-geçmişini bilmediğini, bilenlerin de sağlıklı değerlendiremediğini söyler durur.

26 Ağustos tarihli görüşme notunda artık bir “İmralı Klasiği” halini alan Mustafa Kemal hayranlığı ve İngilizlerin sözde M.Kemal’i devre dışı bıraktığı yönündeki ısrarcı yaklaşımlarıyla Öcalan, hızını alamayarak Şeyh Said Efendi’ye de resmi tarihin üç basamak gerisinde duran ders kitaplarındaki üslupla saldırmayı ihmal etmeme geleneğini sürdürdü.

Gerçi M.Kemal savunuculuğu ortak paydası ile “İngiliz düşmanlığı” üzerinden Şeyh Said’e saldırması ilk değildir.

Önceki notlarında da defalarca Şeyh Said’i İngiliz çıkarlarına hizmet etmekle suçlamaktan geri durmamıştı. Ancak son görüşmesinde, herkesin “yol haritası” beklediği bir zaman diliminde yine M.Kemal’i cilaladıktan sonra Şeyh Said’i İngilizler tarafından kullanılan birisi olarak göstermesi dikkat çekiciydi.

Aynen şunları diyordu:

“Mustafa Kemal, İngiliz oyunlarını kısmen de olsa çözmüştü. İngilizler kendi politikaları için Türkiye’de Kürtleri devletin önüne attılar. Bunlar hep böyle yaptılar.

Şeyh Said’i kullandılar.

Şeyh Said’i kullanarak Musul ve Kerkük’ü aldılar, bu şekilde Mustafa Kemal’e de Kürtlere yönelme yolunu açtılar. İngiltere bu şekilde Şeyh Sait üzerinden politika geliştirdi.

Benim üzerimden de politika geliştirmeye çalıştılar ama ben kendimi kullandırtmadım, kendimi kullandırmayacağım, benim üzerimden politika geliştirmelerine izin vermedim.”

Öcalan’a göre o dönemde yaşanan kıyam hareketinin devam edegelen Kerkük-Musul anlaşmazlığı dönemine denk gelmiş olması, kıyamın yüzde yüz İngiliz orijinli olduğunu, Şeyh Said’in de İngilizlerin oyununa geldiğini göstermekteymiş!..

Oysa bu tür propagandaların kaynağı olan Milli Şef ve ekibi her ne kadar o dönem şartlarında süngülerle karın deşme eşliğinde bu propagandaya ağırlık verdiyseler de hatıralarında İnönü, Öcalan kadar insafsızlık yapmamıştır.

Propagandayı yapan İnönü, bilahare hatıralarında “bu yönde bir emare görülmemiştir” derken Öcalan’ın “ders kitapları düzeyinde seyreden düşünce ufkuyla” bunu seslendirmesi, peşine takılmış Kürt kitlesi adına gerçekten de hazindir.

Anılarında bu meseleyi zikreden İnönü, şunları söylemektedir:

“Düşünmeli ki, bu 1925 yılında, İngilizlerle münasebetlerimiz henüz daha düzelmemiştir. Musul meselesi kesin neticeye varmamıştır. Muvakkat bir sınır çizilmiş ve taraflar birbirinden ayrılmıştır. Ama netice belli değil ve ihtilafların neler doğuracağı bilinmiyor(...)

Şeyh Sait İsyanı’nı doğrudan doğruya İngilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır. Fakat, bundan şüphe edilmiş ve gerekli tahkikat yapılmıştır. Çünkü, İngilizlerin Musul hareketi esnasında ve daha sonra Nasturi ayaklanmalarında olduğu gibi, hudutlarda ve dışarıda propagandayla, münasebetlerle Şeyh Sait İsyanı’nın patlamasında zahiren (görünüşe göre) yardımcı oldukları intibaı (izlenimi) mevcuttu.

(...)

Şeyh Sait İsyanı, Kürtlerin bu umumi tutumundan ayrılan ilk işarettir. Bununla beraber bu isyanın sebepleri arasında, Doğu Anadolu’daki sosyal meseleler üzerinde düşünmek icap eder.

(...)

İnönü’nün intiba/izlenim ötesine geçmeyen, aynı zamanda kıyamın sosyal boyutuna da temas eden ilgili düşünceleri, nedense İmralı İmparatorluğu sınırlarında kesin kanaate dönüşüveriyor!..

Üstelik “Şeyh Said kullanıldı, oysa ben kendimi kullandırtmadım, kullandırtmam” sözleri eşliğinde!..”

“TEK MUHATAP BENİM” DEMEK İÇİN!

Görüyorsunuz ya;

M. İkbal Atak’ın da yazdığı gibi; Öcalan başta olmak üzere “Kürt Ergenekonu” da açılıma direnmekte, eğer açılım olacaksa bile “muhatabın kendileri olmasını” istemektedir!..

Bunu yaparken de “insafsız bir yargısız infaz” yapmakta, Şeyh Said gibi bir insanı “İngiliz casusu” olarak gösterecek kadar büyük bir alçaklığa imza atmaktadır!..

Nedir Öcalan’ın amacı;

Kendisini “Şeyh Said’in de üstünde” göstermek ve “tek lider benim” demek!.. Adama bakın!.. Neredeyse, “Kürt tarihi”nin kendisiyle başladığını iddia edecek!..

Söyleyin Allah aşkına;

“Kafayı yemiş böyle paranoyaklar”la neyi konuşacak, onlara hangi “açılım”ı kabul ettireceksiniz?..

Onlar “her türlü açılım”a karşıdırlar!..

Oktay Ekşi gibiler “Umre açılımı”na, Abdullah Öcalan gibiler de “Kürt açılımı”na karşıdırlar!.. Çünkü, “rant çarkı”nın başındadırlar!..

Gelin de konuşun bunlarla!..

Onlar “sorun”ları çözüp temizlemek yerine, “katman katman yığılmasını” isterler!..

Bunlara “tellak”ların “kese”leri de kâr etmez!..

================

Konsey’i kimse iplemiyor ki!

“Beğenmedikleri” yazarlar ve gazeteciler hakkında zırt-pırt “uyarı” ve “kınama” cezaları veren Basın Konseyi için “illegal” dediğimi, bu illegal konseyin hiçbir kararını iplemediğimi biliyorsunuz.

Ama, şunu merak ediyorum: İllegal Basın Konseyi’nin anlı-şanlı üyeleri, kınadıkları haber ve yazıları, acaba “nereleriyle” okuyorlar?!?..

Şunun için sordum: Sabah’tan Emre Aköz bir yazı yazmış... Yazıya esas olan görüşler Emekli Yargıtay Savcısı Ahmet Gündel’e ait... Savcının Samanyolu Haber’deki Rota programında bir “mezhep”ten söz etmesi üzerine Emre Aköz de sormuş: “Savcının dediği mezhep hangisi?”

Sonra da sormaya devam etmiş: “Gerçekten de yüksek yargı kadroları belli bir mezhepten hukukçuların hakimiyetinde mi? Nüfusun yüzde 15’ini oluşturan bir mezhep üyelerinin yüksek yargıdaki koltukların diyelim ki yüzde 50’sine oturmaları normal mi?”

Hele hele, bu mezhepten vatandaşlar, istisnalar haricinde, kitlesel olarak CHP’yi destekliyorsa. Darbe amaçlı cumhuriyet mitinglerinde aktif olarak yer aldılarsa... Ergenekon’un hükümetin uydurması olduğu propagandasını yapıyorlarsa... Zihinler karışmaz mı?”

İllegal Basın Konseyi; işte bu yazıya “uyarı” cezası vermiş!.. Yazıdaki görüşlere katılıp iktibas ettiğime göre beni de uyarsınlar!.. Uyarmazlarsa hatırım kalır!..

Hem uyarsalar/kınasalar ne olur ki?.. Onları ipleyen kim?!?..

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT