Rejimin korunması için sivil zihniyet değişimi

09.07.2009 02:22

Adnan Küçük

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilk kurulduğu günden beri Cumhuriyet'in korunması konusu hep tartışılmaktadır. Sürekli Cumhuriyet'in tehlikede olduğu söylenip bazı kişi ya da kesimler, çeşitli yaftalarla düşman ilan edilerek, Cumhuriyet'in korunması yönünde çabalar sarf edilmektedir.

İşin ilginci, demokratik Cumhuriyet'e askerî darbeler yoluyla son verenler, Cumhuriyet'in düşmanı olarak ilan edilenler değil, bilakis Cumhuriyet'in tehlikede olduğunu söyleyenlerdir. Bu, şu anlama gelmektedir: "Ey Cumhuriyet'in amansız düşmanı olan gericiler, mürteciler, yobazlar, sizler, Cumhuriyet'e son vermek istiyorsunuz, ama Cumhuriyet'in yılmaz bekçileri olarak biz, Cumhuriyet'i korumak için, önce demokratik Cumhuriyet'e son veriyoruz, daha sonra da Cumhuriyet'i yeniden kuruyoruz." Bunun adı kısaca "yaz, boz, yeniden yaz" oyunudur; bu, hiçbir Batılı demokratik memlekette mevcut olmayan bir oyundur.

Şimdilerde, Cumhuriyet'in teminatı konusunda yeni bir söylem gündeme geldi. Başbakan Tayyip Erdoğan, geçenlerde "Polis, rejimin teminatıdır" şeklinde bir söz sarf etti. Bu da, Cumhuriyet'in teminatının TSK mı, yoksa polis mi olduğu yönündeki tartışmaları beraberinde getirdi. Bu yazıda bu konuyu tartışacağım.

Birkaç soru: (1) Cumhuriyet'in tek başına korunması ne kadar anlamlıdır? (2) Cumhuriyet'in demokrasi ile birlikte korunması daha anlamlı değil midir? (3) TSK'nın Cumhuriyet'i koruması ne anlama gelmektedir; bu görev, darbe yapmayı meşru kılar mı? (4) Cumhuriyet, demokrasi ile bütünlük içerisinde nasıl korunur? Bu sorulara doğru cevaplar verilmedikçe, Türkiye'deki demokratik rejimin sahil-i selamete çıkabilmesi mümkün değildir.

Önce birinci sorudan başlayayım. Esasen hukuki anlamda monarşinin karşıtı bir devlet şekli olan Cumhuriyet'in korunması tek başına ahlaki bir anlam taşımaz. Çünkü Cumhuriyet'i koruma adına, Cumhuriyet'in baskıcı otoriter ya da totaliter şeklinin korunmaya çalışılması da söz konusu olabilmektedir. Çünkü Cumhuriyet=demokrasi değildir; bir yığın anti-demokratik Cumhuriyet vardır. Tıpkı Hitler'in Almanya Cumhuriyeti, Kaddafi'nin Libya Cumhuriyeti, Lenin ve Stalin'in SSCB'si gibi. Kaldı ki birçok ülkede gerçekleştirilen askerî darbeler Cumhuriyet'i korumak adına yapılarak, insan hakları, hukuk, adalet çiğnenmekte; çok sayıda insana envai çeşit işkenceler yapılmakta, hukuk rafa kaldırılmakta, bütün bunlar Cumhuriyet'i koruma adına yapılarak onunla özdeşleştirilmekte; bu yolla Cumhuriyet'in bizzat kendisi lekelenerek kirletilmektedir. Bu itibarla salt Cumhuriyet'in korunması adına yapılan koruyucu önlemlerin, insan hakları ve hukuk devleti zemininde olumlu yönde hiçbir anlam ve değeri yoktur. Diğer yandan, Cumhuriyet'in korunması, olsa olsa monarşiye karşı olabilir; oysa bizdekiler monarşiye geçme tehlikesini bertaraf etmek için değil, hep demokrasiye karşı yapılmıştır.

İkinci sorunun cevabı 'evet' şeklindedir. Nitekim Anayasanın değiştirilmesinin katiyen yasak olduğu Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan Cumhuriyet'in vazgeçilmez niteliklerinden birisi de "demokratiklik"tir. Bu vesileyle Anayasa ile mutlak manada koruma altında olan sadece "Cumhuriyet" değil, insan hakları ve hukuk devleti zemininde yer alan "demokratik Cumhuriyet"tir. Esasen bunun bir diğer ifade şekli "anayasal demokratik Cumhuriyet"tir. Bu durumda demokrasiye yönelik her bir zedeleme, aynı zamanda demokratik Cumhuriyet'in zarar görmesi anlamına gelmektedir. Bu itibarla korunması gereken, bütünlük içerisinde hem demokrasi, hem de Cumhuriyet'tir. Burada Anayasa'nın 2. maddesini hazmedip özümsemeyen bazı kişilerin ileri sürdükleri gibi demokrasi, Cumhuriyet'e "karşı bir devrim" değildir; bilakis halkın etkin bir unsur olarak yönetime katılmasına imkân sağlaması itibarıyla onu daha değerli kılan önemli bir niteliğidir. İnsan haklarının ayaklar altına alındığı, hukuk devletinin esamesinin bile okunmadığı anti-demokratik cumhuriyetleri savunmak ne kadar iltifata şayan ise, Anayasa'nın 2. maddesine rağmen, demokrasiyi Cumhuriyet'e karşı feda etmek de o kadar övünülecek bir şeydir. Evet, Cumhuriyet'in korunması anayasal bir zorunluluktur; ama bunun demokrasi ile bütünlük içerisinde olması da bir diğer zorunluluktur.

Üçüncü sorunun cevabına gelince; TSK'nın Cumhuriyet'in korunmasına yönelik kanuni yükümlülüğü darbe yaparak demokrasiye son vermek değildir. TSK, bu görevini, bir yönüyle dış güvenliği sağlayarak, diğer yönüyle de ihtiyaç halinde iç güvenliğin sağlanması konusunda emniyet birimlerine yardımcı olarak gerçekleştirir. TSK İç Hizmetler Kanunu'nun 35. maddesinde yer alan: TSK'nın vazifesi; "Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni kollamak ve korumaktır" hükmünün bu şekilde anlaşılması, anayasal demokratik hukuk devletinin zorunlu bir gereğidir. Nasıl TSK, 35. maddede yer alan "Türk yurdunu ...kollamak ve korumak" vazifesini yerine getirirken durumdan vazife çıkarıp, yasama organının yapacağı bir işlem olmaksızın yabancı ülkelere karşı savaş açamıyorsa, bunun için mutlaka bir parlamento kararına ihtiyaç varsa; TSK'nın, iç güvenliğin sağlanması yoluyla demokratik Cumhuriyet'in korunmasına katkı sağlaması için de bazı idari işlemlerin yapılmasına lüzum vardır. Bunun, gerek olağanüstü yönetim, gerekse olağan dönemlerde nasıl olacağı Anayasa ve kanunlarda belirlenmiştir. TSK'nın bunun dışına çıkarak Cumhuriyet'i koruma adına kendiliğinden harekete geçmesi meşru değildir. TSK'nın yapması gerekenler, sadece demokratik Cumhuriyet'in kollanması ve korunmasına yönelik olarak, kanun ve anayasalarda belirlenen istisnai hallerde, kendisinden ilgili bakanlık ya da mülki amirlerin yardım talep etmesi halinde yapacağı işlerle sınırlıdır.

Demokratik Cumhuriyet'in nasıl korunacağına ilişkin dördüncü sorunun cevabı ise: Demokratik kurum ve ilkelerin işlerliğinin sağlanması yoluyla olacaktır. Batılı demokrasilerde nasıl ise bizde de öyle olması gerekmektedir. Bu, askerî ve sivil cenahta bu yönde bir algı değişikliğinin gerçekleşmesi ile ancak mümkün olacaktır. Şayet 27 Mayıs damarında yer alan gerek askerî bürokraside, gerekse sivil kesimlerde bu yönde bir algı değişimi gerçekleşmediği takdirde, söz konusu kanunun 35. maddesinin tamamen kaldırılması bile, pek bir anlam ifade etmeyecektir. Bu vesileyle, Cumhuriyet'in demokrasi ruhu ile özümsenmiş olması son derece önemlidir. Bu ruhun topluma yayılması oranında, anayasal demokratik Cumhuriyet'in, daha istikrarlı ve güvenli bir şekilde devam ve bekasının sağlanması mümkün olacaktır.

Yapılması gerekenler: (1) İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesinin değiştirilerek, TSK'nın temel vazifesinin ağırlıklı olarak dış güvenliğin sağlanmasına yönelik olarak düzenlenmesi; (2) TSK'nın, iç güvenliğin sağlanması konusunda üzerine düşen görevleri yerine getirmek üzere katkıda bulunması konusunda takip edilmesi gerekli usul ve esasların Anayasa ve kanunlarla daha belirgin bir şekilde yeniden tanzim edilmesi; (3) Cumhuriyet'in demokratik niteliğini zedeleyici yöndeki her türlü yönelimlerin önünü tamamen tıkayıcı yönde cezai ve hukuki düzenlemelerin yapılması ve bunların da mutlaka uygulanırlığının sağlanması; (4) TSK personelinin eğitimi konusuna ilişkin ciddi manada değişime gidilmesi; bu yolla, TSK personelinin anayasal demokrasi içerisinde kalmalarını sağlayacak bir eğitim formasyonunun benimsenmiş olması; (5) Bütün bu önerilenlere ilave olarak, Batılı demokrasilerde olduğu şekilde demokratik Cumhuriyet'in anayasal sistem içerisinde devamının sağlanabilmesi konusunda başarılı bir trendin yakalanabilmesi için, sivil kesimlerde de ciddi bir "zihniyet" değişikliğinin gerçekleşmesi. Etkin konumda olan siyasi partilerde, bürokraside, medyada, üniversite camiasında aksi yöndeki zihniyet yıkılmadığı müddetçe, Cumhuriyet'in, demokrasi ile bütünlük içerisinde kendi mekanizmaları ile ayakta kalabilmesi mümkün değildir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim