Referandum ve Bizim Radikaller

04.09.2010 18:37

Ömer Şevki Hotar

Referanduma günler kala tartışmalar, ağız dalaşları ayyuka çıktı.

Toplumun her katmanından, bütün kesimler, referandum ile ilgili görüş ve düşüncelerini dile getirmekteler. Bu açıklamalardan kiminin ideolojik, kiminin pragmatik, kiminin art niyetli, kiminin samimi ve iyi niyetli olduğu gözden kaçmamaktadır.

Bu arada kendini “İslamcı” olarak niteleyen veya “radikal İslam” “siyasal İslam” tanımlamalarından yüksünmeyen kesimler de referandumla ilgili kanaatlerini son dakikada izhar etme ihtiyacı duydular. Böyle bir açıklama kaçınılmazdı… Fakat aynı zamanda bu kesim için izahı zor bir çelişkiyi de ortaya çıkarıyordu. Bu açıklama kaçınılmazdı; çünkü onlar da bu dünyada, bu ülkede ve bu toplumda yaşıyorlardı. İçinde yaşadıkları toplumda olan biten her şeyden, doğrudan ya da dolaylı olarak kendileri, aileleri, çoluk-çocukları etkileniyordu. Üstelik son dönemdeki tartışmaların odağındaydılar ve yegâne hedef kendileriydi. Dolayısıyla suskun kalamazlardı. Oysa yıllarca toplumda, özellikle siyasal alanda olup bitenleri, “Müslümanları ilgilendirmeyen, sistem içi mücadeleler” olarak nitelemiş, kayıtsız kalmışlardı. Fakat şimdi bir açıklama yapmayı lüzumlu gördüler.

Evet, bir açıklama yaptılar… “Hayır” diyecek, sandığa gitmeyeceklerdi. Gerekçeleri kırk yıl öncekinin aynıydı… “Bu referandumda ‘Evet’ demek tağuti bir sistemi benimsemek ve gayri İslami bir anayasayı kabullenmek demekti.” “Bu ise şirk veya küfrü gerektiren bir durumdu…”

Elbette insanların kafa yorarak vardıkları kanaatleri saygıdeğerdir ancak sadece kendilerini bağlar. Bu tercihlerinden dolayı kimsenin bir başkasını zorlamaya hakkı olmamalıdır. Fakat ne garip tecellidir ki; yıllarca, bu rejim içinde oy kullanmanın küfür olabileceğini iddia eden nice gruplar, insanlar, bu gün bırakın oy kullanmayı, mevcut partilerden milletvekili, belediye başkanı olmakta bir beis görmemekte, hatta bunlara destek vermeyi İslami bir görev addetmekteler.

İşte bu sebeple, ben âcizane, öyle her meseleyi imani-akidevi bir kapsamda değerlendirerek keskin ve kesin yargılarda bulunmanın, günün birinde, ayağı yere basan insanı mahcup edeceğini düşünmüşümdür ve bu tavrı “Haricilerin” tavrına benzetmişimdir.

Küfrün de, imanın da hep bir şuurla, kasıtla ortaya çıkacağını, öyle içtihadı kanaatlerle, siyasi duruşlarla insanların kâfir veya müşrik olmayacaklarını düşünmekteyim. Çok çok, bu kardeşlerimize kanaatlerinde yanıldıkları söylenebilir.

Doğrusunu söylemek gerekirse ben bu tarz kanaat değişikliklerini de doğal buluyor, çok da yadırgamıyorum. Fakat yadırganması gereken hususun; insanların kendi kanaatlerini birer vahiy gibi başkalarına dayatmaları olduğunu düşünüyorum.

Başa dönersek; Müslümanlar olarak içinde yaşamaya mecbur olduğumuz ülkemizde, olup biten her hadise bizleri de, -az ya da çok- mutlaka etkilemektedir. Hele de bugünkü gibi bütün planların, projelerin Müslümanların imhasına yönelik olduğu bir ortamda, “bunlar sistem içi mücadelelerdir” diyerek olan bitene kayıtsız kalmak ancak vurdumduymazlıkla ifade edilebilir. Bu gün, bir Müslüman’ın “sistem içi bu mücadeleler bizi ilgilendirmez” demesi için ya uzayda yaşıyor olması ya da yirmili yaşların altında olması lazımdır.

Her türlü baskıya, zulme uğrayan, kamusal alan bahanesiyle kamudan tard edilen, ordudan, okuldan, devlet dairelerinden ihraç edilen, her türlü tehdide, şantaja, hakarete maruz kalan, birinci sıradaki iç tehdit olarak görülen, üzerinde en acımasız imha planları yapılan, fişlenen, dinlenen, her an takip ve gözetim altında tutularak canından bezdirilen Müslümanlar iken, “bütün bunlar sistem içi mücadelelerdir ve bizi ilgilendirmez …” demekte bir anormallik yok mu sizce?

Hayatına kastedilen bir Müslüman, nasıl olurda böyle ayağı yere basmayan, hayattan kopuk hatta biraz uçuk bu tür telkinlerde bulunabilir?

Bir şiir okuyana iki yıl, Kudüs gecesi iştirakçisine on beş yıl hapis cezası veren, başörtüsü eylemine katılana idam cezası talep eden hukukçuların bu kadar acımasız ve pervasız olduğu bir ülkede, bu kaosu kısmen de olsa giderecek bir düzenlemeye karşı çıkmanın ya da kayıtsız kalmanın akılla, mantıkla izahı mümkün müdür?

Bu dehşet ortamının giderilmesine destek vermek, niçin “tağuti şirk düzenine onay vermek” manasına gelsin? Tevhidi duruşu niçin zedelesin? Kur'an davetini neden engellesin?

Bir tarafta gözünü nefret bürümüş, tırnaklarını Müslümanların gırtlaklarına geçirmeye çalışan statükodan yana bir kesim veya kişiler var. Diğer tarafta zulme ve haksızlığa itiraz eden; hakkaniyetten, insani değerlerden yana bir kesim veya kişiler var ise ikincileri tercih etmek (eğer acı çekmekten zevk alan bir mazoşist değilseniz) niçin küfrü tercih etmek olsun?

Resulululah’ın (a.s.) tavsiyesiyle, adil olduğu söylenen Habeş Kralı Necaşi’ye sığınan Müslümanlar, Hıristiyanlığı mı tercih etmiş oldular? Ve ya gayri İslami bir düzeni mi onayladılar?

Pratik hayattan bu kadar kopuk bir din anlayışının ütopya olmaktan öte bir anlamı olur mu?

Bırakınız Türkiye’yi; faraza Almanya’da yaşıyor olun… Seçimler esnasında İslam’a ve Müslümanlara karşı gayz ve nefretle dolu, acımasız bir parti liderine karşı yine Hıristiyan ama insaflı, daha insancıl ve merhametli bir diğer lideri tercih etmek niçin mümkün olmasın? Despotizmi kısmen de olsa engellemeye Evet demek niçin küfür sayılsın?

Unutmayınız ki: Rumların (Bizans) putperest olan Perslere karşı mağlubiyeti, Resulullah’ın da (a.s.) içinde bulunduğu Müslümanları üzmüş, Allah’ın; Rumların üç ila dokuz yıl içinde galip geleceği müjdesi ise sevindirmişti. E, insaf ediniz, bugünkü yöneticiler Rumlar kadar olsun desteği hak etmiyorlar mı?

Çok bunaldıklarında müşriklerden bile eman almakta beis görmeyen Nebi (a.s.) ve ashabını niçin görmezden gelirsiniz? “Onlar eman aldılar ama dinlerinden taviz vermediler” deniyor. Sizden taviz isteyen kim? İslami taleplerinizi elbet sürdürün. Fakat siz eman almanın bizatihi kendisini taviz sanıyorsunuz.

Her gün medyada, çetelerin korkunç planları yayınlanmıyor mu? İstanbul’un üstüne çökecek adamların, tıpkı İsrail’in yaptığı gibi acımadan tepeleyecekleri insanlar Müslümanlar değil mi? Başlıklar halinde bile bu yazıya sığmayacak sayısız tuzak Müslümanlara kurulmuyor mu? Ve bir yürekli adam, ekibiyle birlikte çıkmış, bu kirli oyunu deşifre ediyor, engellemeye çalışıyor. Dinine bile bakmadan böyle birine destek vermek gerekmiyor mu? Nerde kaldı ki bu insanların samimiyetleri, cesaretleri, özel hayatlarındaki İslami hassasiyetleri, risk almaya pek de yanaşmayan, tuzu kuru İslamcı kardeşlerimizden hiç de geri değildir. Bütün bunlar, onların eksiksiz olduğu, eleştirilmeyecekleri ve İslami taleplerimizi sürdürmeyeceğimiz anlamına kesinlikle gelmeyeceği gibi mevcut sisteminde İslami olduğunu söylemek saflığına düşmeyi gerektirmez.  

Hasbelkader gayri İslami bir sistem içinde yaşamak zorunda olan bir Müslüman, sistemin sahiplerinden, Müslümanlar lehine birtakım düzenlemeler yapılmasını talep edemez mi? Bazı haklar isteyerek, Müslümanların aleyhine gördüğü kimi yasaların kaldırılmasını veya değiştirilmesini isteyemez mi? Veya bu tarz talepleri sistemi onaylamak anlamına gelir mi? Yoksa ‘ya anayasayı toptan değiştirin ya da Müslümanlar lehine de olsa kısmi değişiklik istemiyorum’ mu demeliyiz? Oysa aynı kardeşlerimiz, başörtüsü ve Kürt meselesi diye takdim edilen konularda sistem içi taleplerde bulunmakta nedense sakınca görmüyorlar. Bu da başka bir tuhaf çelişkidir.

Nerde kaldı ki; 12 Eylül referandumunda anayasaya “Evet” denmeyecek, bilakis mevcut anayasanın en azından yirmi altı maddesine hayır demiş olacağız.

Bu kesim tarafından bir başka çekince de şu sözlerle ortaya konuyor: “anayasa değişikliği kabul edilirse ne değişecek(?)” böyle bir soruyu sormak için insanın basiretinin bir hayli bağlanmış olması gerek.

“Ne değişecek”miş(?) On yedi bin faili meçhul cinayete yenileri eklenmeyecek… Milyonlarca insan fişlenmeyecek, dinlenmeyecek, izlenmeyecek. Canı sıkılan, üç günde bir darbe yapmaya yeltenerek yüz binlerce insanın canını yakmayacak. Tehditler, şantajlar sona erecek. Şiir okudu diye insanlar yıllarca hapis yatmayacak, başörtüsü eylemine katılanlar idamla yargılanmayacak. İnönü Üniversitesinin sabık Rektörü, televizyonlarda halkın gözüne bakarak; “yüzde doksanla da iktidara gelseniz bu ülkede bizim dediğimiz olur…” deme cüretini gösteremeyecek… Kimse halkı birbirine kırdıramayacak, heronları düşürme planı yapamayacak, köyler yakılamayacak, kimseye pislik yedirilemeyecek, ülkeyi ele geçirerek millete kan kusturmaya çalışan çeteler tasfiye edilecek… Yüksek yargıyla Apo işbirliği yapmayı tasarlayamayacak… Müslümanlar iç düşman olmaktan çıkacak, irtica bahanesiyle olmadık zulme maruz bırakılanlar yakalarını hınç dolu bu adamların ellerinden kurtaracak… Sadece İstanbul’da bir gecede iki yüz elli bin Müslüman toplama kamplarına alınamayacak, acımasızca tepelenemeyecek, kimse İstanbul’un üstüne çökemeyecek, ülke sathında adı sanı biraz duyulan her Müslüman’ın ismi kara listelere alınamayacak vesaire, vesaire, vesaire… Say sayabildiğin kadar… “Ne değişecek”miş(?) el insaf…

Peki, bu değişimlerin hangisi İslam’a muhalif? Hangisi tevhidi duruşu engeller? Ya da hangisi; “Kur’ani daveti gölgeler?”

Kimi İslamcıların(!) bu kararı herhalde en çok Ergenekoncuları sevindirecektir. Ne tuhaf bir ülkede yaşıyoruz! Statükocular; “bunlar şeriatı getirecekler” diye “Hayır” diyorken… Bizim radikaller de; “bunlar şeriatı getirmeyecekler” diye ‘sandığa hayır’ diyorlar…

Evet, ‘bir ibadet duyarlılığı içinde’ olmasa bile ben de sandığa gidecek ve “Evet” diyeceğim. Fakat Kur’ani taleplerimden de hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim.

  • Yorumlar 78
    Yazarın Diğer Yazıları
      PANO
      KARİKATÜR
      Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim