‘Referandum’ üzerine bir ‘memorandum/hatırla(t)ma’

18.08.2010 20:38

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

‘Referandum’  kelimesi yerine ‘plebisit’  kullanılırdı, eskiden.. Gençlik yıllarımızda, bu kelimeyi, bu terimi sık sık duyardık, Keşmir Buhranı dolayısiyle..

1947’de, Hind- Pakistan bölünmesi sırasında, eyaletlerin hangi tarafta kalacağı belirlenirken, Keşmir’de de öyle bir ‘plebisit’  yapılmıştı.. Ve müslüman halk, Keşmir’in, Pakistan tarafında kalınmasını irade eylemişti.. Ama, İngiliz egemenliği döneminden beri Keşmir eyaletinin sadrâzamı olan Şeyh Abdullah, müslüman halkın bu kararını tanımadı ve Hindistan istiklal hareketinin lideri  Gandhi ile olan yakın dostluğunun hatırına, Keşmir’i Hindistan’a bağladığını açıkladı.. Ve, o hıyanetle 60 küsur yıldır ne büyük acılar çekildi.. Ne kadar daha çekileceği, ayrı bir konu..

Halbuki, daha önce yapılan uzuun ve çetin müzakerelerden netice alınamamış ve

Ve o zamanki bir yanlışın ve müslüman halkın iradesine hıyanetin acıları, 63 yıl geçtiği halde, hâlâ da giderilemedi..

Esasen, artık başka uzun müzakerelerden sonra, bir çıkış yolu bulunamayınca, halkın görüşüne, tercihine müracaat olunmuştu. Artık görüşülecek, üzerinde müzakere olunacak bir şey kalmamıştı.. Halk, ya Hindistan tarafını tercih edecekti, ya Pakistan..

Ama, artık başka bir müzakere kapısının olmadığı bir noktada, plebisit veya referandumda halk sözünü söyledikten sonra,  Şeyh Abdullah, ‘Keşmir’de son sözü ben söylerim’ deyiverdi ve halkına ihanet etti.. (Ki, işbu Şeyh Abdullah 1984’de kadar Keşmir Sadrâzamı olarak hükmetti ve o sıfatla öldüğünde Hindistan Hükûmeti, ona, -onun için, laiklik arslanı gibi övgülerle- çok büyük bir cenaze töreni yaptı.)

Bizim müslüman halkımız da kendi iç düzenlemeleriyle ilgili olarak referandum terimiyle son elli yıldır tanışmaya başladı.. Uzun müzakerelerden sonra ortaya çıkan bir metnin, bir sonucun kabul edilip edilmediğinin, halka sorulması.. Artık orada, halkın, başka bir görüş belirtme ihtimali yoktur..  Ve halk kabul ederse, onun meşruiyetinin, hukukî açıdan geçerliliğinin tek ölçüsü o ‘kabul’ veya ‘reddir!

Ya, (Evet) vardır, ya da (Hayır!)

Ama, burada halk kitleleri, nihaî sözü söylüyor gibi gözükür, ama, öyle değildir.. Halka, başka bir sözü söyleme imkanı bırakmayıp, iki şıkkı olan bir ‘dayatma’ sözkonusudur..

Hani, ağır yük taşıyan birisine sormuşlar, ‘Yokuşu mu seversin, inişi mi?’ diye.. O da, ‘Düzyola n’olmuş ki, niye onu sormuyorsunuz..’ diye karşılık vermiş..  

Şimdi, halkımıza da, ‘ya şu, ya da bu..’ diye sorulanların hususların nerelerde, nasıl hazırlandığı biliniyor.. Halkımız, kendi iradesini eline alabilse, ‘düzyol’unu, kendi aklına yatan ve kalbini tatmin eden doğru yolunu biliyor; ve bu yüzden, engebeli yollara hiç yönelmiyecektir..

Ama, ona zorbalarca öyle bir anayasa kabul ettirilmiştir ki, daha başında, bir takım ‘ilke ve devrimler’in insan hak ve hürriyetlerine aykırı olarak anlaşılamıyacağı’ temel şart olarak dayatılır.. Yani, Keşmir’i satan Şeyh Abdullah’ın bizdeki benzerleri, anayasa düzenmelelerinde, işlerini taa baştan sağlama almışlardır..

Su başlarını devler tutmuştur..

Evet, ‘referandum’dan söz ederken, böyle bir ‘memorandum / hatırla(t)ma’ dan sonra, asıl konumuza geçebiliriz..

*

Bir okuyucu mesajı şöyleydi, özetle:

(Bazı müslüman grupların oluşturduğu, 10 kadar sivil toplum kuruluşu (STK) bir deklarasyon yayınlayıp ’Evet’ tavrını açıkladılar.

Bazı ortamlardan yansıyan tepkiler de, mes’eleye  ’şirk düzeni/ sistemi/ anayasası, bize ne… vs  açısından bakıldığını göstermekte..

Bazıları,  ’Biz yokuz’  derken, diğer bazıları da ’Hayır’  da yarışacaklarını söylemekteler..

Ekseriyet ise,  ’Evet’ diyor ..

Ama, onlar da, bazılarınca ’şirk çukurları’na düşülmekle korkutulmaya çalışılıyor..)

*

Bu konuda, kısaca şu hususlar söylenebilir:

12 Eylûl 1980 Askerî Darbesi’nin hazırladığı ve halka, ‘ölümlerden ölüm beğen..’ mantığıyla sunduğu ve kabul edildiğinin açıklandığı 1982 Anayasası’nda, bu zamana kadar birçok değişiklikler yapıldı.. Ama, hiçbirisi şimdiki kadar gürültü koparmadı. Çünkü, onlar temele dokunmamıştı..

Bu kez yapılan değişiklik ise, yetersiz de olsa devlet mekanizmasının ve TSK ve özellikle de yargının başına buyrukluk haline bir dizgin vurmaya yönelik olduğundan, kendi varlıklarını kemalist/laik rejimin gücüne bağlamış olan bütün sosyo-politik güç odakları, bu yeni düzenlemeye şiddetle karşı çıkmakta ve kendi saltanat ve tasallutlarını, cumhûriyet yaldızlamasıyla sürdüren güç odakları, referandum / halkoylaması merhalesinde toplumu yeni korkularla teslim almaya çalışmaktadırlar..

Konuya genel bir bakış açısından bakmakta fayda olsa gerek:

*

Yöneticilerle yönetilenler arasında, karşılıklı yetki, sorumluluk ve mükellefiyetleri belirleyen sosyal sözleşme niteliğindeki ‘anayasa’ anlayışının bizdeki tarihi, ilk, 1876’ya dayanır. ’Kanûn-i Esasî,  Teşkilat-ı Esâsiye Kanunu ve Anayasa diye anılan metinlerle tanışmamız o zamandan başlar.

Ve, bunların ilkinin Şer’-i Şerîf’e uygun olduğu Bâb-ı Meşihât tarafından ifade edilmiş ve halk, onu bir kutsal metin gibi görmüştür. (Daha öncesindeki tarihimizde ise, saltanatın kendisi değil, uygulamalarının Şer’i Şerif’e uygun olup olmadığı, yine o sistem tarafından vazifelendirilen, yetkili kılınan makamlardaki ulemâ kesimince  belirlenirdi, asırlarca..)  Ama, 1876’da yürürlüğe konulan ilk Kanûn-i Esâsî’yi,  Sultan Abdulhamîd, ‘93 Harbi’ diye anılan 1877-78 Osmanlı –Rus Savaşı’nın sosyal felaketleri içinde uygulamamıştı.. O Kanûn-i Esasî, ancak 1908’de uygulamaya konulmuştur, 2. Meşrutiyet’in ilanı ile..  Ama, o metin de, Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesiyle sonuçlanan I. Dünya Savaşı esnasında, yeni iktidar sahiblerinin, İttihadçı’ların yorumlarıyla yine eğilip bükülmüştür.

Osmanlı’nın enkazı üzerinde, emperyalist güçlerce oluşturulan yığınla rejimlerden birisi olan TC. rejimi de, 1924 tarihli ‘Teşkilat-ı Esâsiye Kanunu’nu kabul etmiştir..

Ama, o metin de, Birinci ve İkinci Şef’lerin mutlak diktatörlükleri döneminde, 1950’ye kadar, hiçbir temel konuda ölçü olmamış ve ancak, 1950-60 arasında uygulanabilmiştir.

*

Ne var ki, o uygulama dönemi de, 27 Mayıs Askerî Darbesi tarafından, Anayasa’nın ihlali edildiği gerekçesiyle kesilmiştir.. İhtilalcilerin, Adnan Menderes ve 2 Bakan’ı, ‘anayasasayı ihlal ve tagyir’ suçlamasıyla dârağacına çekerken; kendilerinin, o anayasayı bütünüyle kaldırıp, ülkeyi kararnamelerle yönetmeleri ise, bir ayrı traji-komik ironidir.

*

1961 Anayasası’nı nasıl bir dayatmayla kabul ettirildiğine gelince..

22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde başarısız kalan iki askerî darbeye tevessül eden ve Harbokulu Kom. Alb. Tal’at Aydemir,  idâmıyla sonuçlanan yargılanışı sırasında, ‘Giresun’da Garnizon Komutanı olarak, halkın göğsünde sigara söndürerek, zorla kabul ettirdiğim anayasayı, ihlal etmek suçlamasıyla idâm talebiyle yargılanıyorum..’ demişti..

Bu söz, aslında konuyu bütün çıplaklığıyla ortaya koymaya yeterlidir..

12 Mart 1971 Askerî Müdahalesi’nden sonra ise, zamanın askerî şefleri, ‘1961 Anayasası’nın topluma çok geniş geldiğini’ söylemiş ve 30 yıllık CHP’liyi partisinden istifa ettirerek, bağımsız’ (!) hale getirip Başbakan yaptıkları Anayasa Prof.’u  Nihad Erim de ‘hürriyetlerin üzerine şal atmak gerektiği’ni söylemiş ve öyle de yapmıştı..

*

12 Eylûl 1980 darbecileri de, yeni bir anayasayı uygulamaya koymuşlardı, 1982’de..

Ancaak, unutmayalım ki, ünlü laik hukukçulardan Sâmi Selçuk bile, 1982 Anayasası’nın hile ve cebr kullanılarak, süngüucu zorlamasıyla kabul ettirildiğini ve bundan dolayı, ‘mutlak butlanla bâtıl olduğunu’ ve hukuken, ‘keenlemyekûn (bütünüyle yok) sayılması gerektiğini’ söylemişti.. Bu sözün önemi, Selçuk’un o sırada Yargıtay Başkanı olmasından geliyordu..

*

Bütün bu anayasa yapımları ve uygulamalarında da itirazlar olduysa bile, bunların herbirisinin ortak özelliği, sistem-içi  itirazlar olmasıydı.. İktidara kim gelirse gelsin, yönetim mekanizması egemen güçlerin istediği şekil ve yönde işliyordu.

Şimdi yapılan değişiklikler için ise, mevcud sistemi temelden bozabileceği, sistemde bir gedik açıp, laik diktatörlüğe karşı olanların işini kolaylaştırabileceği korkusu hâkim..

Çünkü, bu son değişiklikleri yapan siyasî iradenin başı Tayyîb Erdoğan, ısrarla,  devletin değil, insanın yüceltilmesini esas aldığını’ ve bu değişikliği, oligarşik ve bürokratik diktayı kırabilmek için yaptıklarını söylemekte ve böylece egemen laik anlayışa ters düşmektedir.

Gerçi, anayasada bu son tartışmalı değişiklikleri gerçekleştirmek isteyen irade de, bu rejimin koyduğu kuralların içinde kalarak yönetmeyi esas aldığı için; korku, ondan da değil.. Ama, yapılan bu değişikliklerin, mevcud sistemin temellerini ileride dinamitleyebileceği korkusundan geliyor.

 

Halbuki, yapılan değişiklikler, sistemin gerçekten de halkımızın istek ve iradesine uygun bir çerçevede yapılması gerekenlerin binde biri bile değil.. Ve, itiraz edenlerin de bir takım görünür ve mevcud menfaatlerini tehlikeye atan bir durum da yok, henüz...

Ama, teorik olarak, ileride kendi dünya görüş ve ideallerinin zarar göreceği vehmine dayalı bir muhalefet cebhesi oluşturulmuş bulunuyor.

Bugün, mevcud sosyo-politik  yelpazede CHP, MHP ve BDP gibi birbirine karşı ve zıd kutublarda gözüken güç odakları ve diğer kurum ve örgütlerin, 12 Eylûl 80 Darbesi’nin anayasasını korumak için cansiperâne bir şekilde çırpınmalarının temelinde, kendi dünya görüşlerinin hayat alanının daha bir daralacağı ve halkımızın birazcık da olsa rahat nefes alıp, haklı taleblerini, daha yürekli olarak dile getirebilecekleri korkusu yatmaktadır..

*

Bu referandum da, önceki referandumlar ve seçimler gibi, egemen kemalist / laik dikta rejiminin genel çerçevesi içinde cereyan etmektedir. Ve mevcud anayasanın Başlangıç kısmında yazılanlar ve değiştirilmesinin teklif bile edilemiyeceği ilk 4 maddesi ile, insan hak ve hürriyetlerine aykırı olarak anlaşılamıyacağı, anayasa metninde açıkça yazılarak, gerçekte insan hak ve özgürlüklerine aykırı olduğu itiraf olunan ‘inkilap kanunları’nın varlığına rağmen; kemalist-laiklere bu garantiler de yetmemektedir..  

Bu tartışmalar içinde, bu sisteme, temelden karşı olanların, ‘bizi ilgilendiren bir tarafı yok..’ demeleri de, sûrî -şekilci mantık açısından mümkündür..

Ama, istesek de-istemesek de, halkımız ve herbirimiz, o sistemin koyduğu kanun ve kurallar içinde hareket etmek durumundayız; onu bertaraf edemediğimiz müddetçe..

 

Bu durumu kabul etmiyenlerin, ferdî olarak bu sistem dışında kalmaları mümkün olmadığı gibi, kitlevî olarak da, bu sistemi, temelden bertaraf edecek bir ‘inqılabcı tavır ve eylem’i sergilemesi hem şu anda pek yakın bir ihtimal olarak gözükmemekte ve hem de halkımızın devlet anlayış ve kültüründe, yazık ki, hâkim güçlerin meşrûiyet temelini sorgulamaksızın; her nasıl olursa olsun, her yönetici güc’e, her ‘otoriteye başkaldırmama’ ve itaat anlayışı, neredeyse bir inanç ölçüsü gibi etkindir..

 

Kaldı ki, zulmün devamı ve artmasının da,  zulüm düzeninin yıkılmasında ayrı bir rolü olduğu  bazı durumlarda sözkonusu edilebilir, ama, halkımızın kültüründe, böyle bir anlayış da yoktur, maalesef...

Bu durumda, en azından, mevcud ceberrut sistemini zayıflatması ihtimali bulunan bir takım değişikliklere, -onlara bir ümid bağlamaksızın-, destek verilmesi düşünülmeli değil mi?

Bu yüzden, bu değişikliklere -bu niyetle- destek vermenin yanlış olmayacağını düşünüyorum.

Fuzûlî’nin ünlü Su Kasidesi’ndeki bir mısraında belirtildiği üzere, ‘Zâyi olmaz, gül temennâsiyle vermek, hâr (diken)’e su..’

**

  • Yorumlar 20
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim