Referandum tartışması sürerken, yönetim zaafı olduğu havasını estirenler

29.08.2010 00:43

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

*Hanefî Avcı konusunda kısa birkaç not:

Hanefî Avcı ve yazdıkları etrafındaki tartışmalar sürüyor..

Çünkü, önemli bir eski istihbaratçı.. Ve de Emniyetçi.. Ve yazdıkları da, memuriyetinden dolayı elde ettiği bilgilere/ belgelere dayanıyor, genellikle..

Ama, o bilgi ve belgeleri tek başına yorumlayıp ’gerçeğin ta kendisi’ imişçesine takdim etmesi, temel yanlışlarından birisi..

İstihbaratçılık yaptığı dönemlerde yetkili-yetkisiz yaptığı ile değil, doğru istihbarat yaptığı imajı ile şöhret kazanmıştı, Hanefî Avcı.. Ve o zaman istihbarat yapmaya yetkili idi.. (Ve onun devlet’i kutsayan birisi olduğunu ve o kutsama ile, bir çok yanlışları yapmakta kendisini haklı görebileceğini, daha  o zamanlar bile  dile getirmiştim, bir yazımda..)

Bugün, ’28 Şubat döneminde mazlum olup, beni o zaman alkışlıyanların, bugün benim başka mazlumlardan yana tavır takınmamdan dolayı bana kızmaları, beni eleştirmelerinden ders alınması gerekir.’  gibi cümleleri var..

Onun; temel yanlışlarından bir diğeri de işte bu.. Gerçeğin ölçüsünü kendisini zannetmesi..

Halbuki, elde ettiğ ibilgi ve belgelere göre mazlum zannettiği kimselerin başta türlü olması da mümkündür, dün için de bu böyleydi, bugün için de böyledir.. Bir istihbaratçı veya Emniyetçi’nin elde ettiği bilgi ve belgelerin bir kanun devletinde, doğru olup olmadığını belirleyecek olan makam, yargıdır..

Bunun içindir ki,  onun söylediklerinde doğrular da vardır, yanlışlar da; muhtemelen.. Kendisi veya bir başka kişi, kamu yönetiminde, hakikatin mutlak temsilcisi gibi bir iddia taşıyamaz..

Ama, anlaşılıyor ki, o, Emniyet Müdürlüğü yaptığı dönemde de, üstelik kendi salâhiyet sahası dışına çıkarak, istihbaratçılık mesleğini sürdürmüş..

Halbuki, bir devlet memuru, Emniyet Müdürü bile olsa, istihbarat faaliyetini ancak kendi görevli olduğu sınırlar içinde yapabilir..

Âmirlerinin haberi olmaksızın, onun böyle bir istihbarat faaliyeti yapamıyacağı ve sahib olduğu bilgileri, âmirlerinin iznini almaksızın kamuoyuna bir memur olarak yansıtmak yetkisinin olmadığı hatırlanmalıdır..

Hanefi Avcı, bir tv. kanalında yaptığı açıklamada, Fethullah Gülen Cemaati’nin en üst yetkilileriyle birkaç ay önce görüştüğünü ve yanlış yaptıklarını kendilerine söylediğini, tutumlarını düzeltmemeleri halinde, durumu kamuoyuna da açıklayabileceğini belirttiğini  ifade etti..

Şimdi, onun bu yaptığı görüşme ve ikazların -doğru bile olsalar-, Eskişehir Emniyet Md.’nün yetki alanı içinde olmadığı anlaşılıyor..

Kendisi, nasıl ki bir takım yetkisiz ve kanunsuz tavırlar sergilediyse, başkaları da aynı durumda olabilir.. Kaldı ki, onlar istihbaratçı ve emniyetçi de değiller.. Suç işleyenler varsa, kanûnî yetki ne ise o kullanılır..

(Bu arada, onbinlerin-yüzbinlerin hakkını ilgilendiren KPSS (kamu personeli seçme sınavı) hakkında ortaya atılan ve birileri tarafından, kendilerine yakın buldukları kimselere, soruların önceden verildiğine dair iddialar da, Avcı’nın sözü ettiği cemaatlenme yapılarının bir diğer işareti olarak ortaya çıkıyor ki, bu iddianın üzerine kesin bir kararlılıkla gidilmeli ve iddialar doğru ise, kimsenin gözünün yaşına bakılmamalıdır.. YÖK Başkanı da, kopya ihtimalinin güçlü olduğunu açıklamış bulunmaktadır.. Konuya, Cumhurbaşkanı Gül’ün de elkoymuş olması da konu üzerine ciddiyetle gidileceğinin bir  işareti sayılabilir..) 

Ancak, Avcı’nın, kitabında ve açıklamalarında dile getirdiklerinin doğru veya yanlış olduğu bir yana,  kanûnî sınırlar dışına çıkarak yaptıklarını, ’Ben bunları ülkemi, resmî ideolojiyi, ve ülkeyi korumak sevmek ve korumak adına yaptım..’ diyemez.. Ama, yaptığı açıklamalarla, bu mânayı yansıtmaya çalışıyor.. O zaman, bir başkası da, ülkesini, halkını ve ideolojisini sevdiği için veya sevmek adına, ’kanûnen yetkisiz de olsa‚ hayırlı olduğunu’na inandığı bir takım işleri yapabilir..

Kemalistlerin, laiklerin, askerlerin, polislerin ve bu mekanizmayı 100 yıla yakın bir süredir birbirlerini bir silsile halinde takib eden ’mütegallibe kadrolar’ın, devlet mekanizmasını kutsal bilip, o kutsallık adına kendilerini her zaman ve mekanda vazifeli bilenlerin, ülkeyi, halkı ve ideallerini korumak-gözetlemek adına devlete sahib çıkmak ve devleti ele geçirmek  hakları ne kadar var ise; başkalarının da en azından onlar kadar vardır ve onlarınki de bir hak olarak kabul edilmelidir.. Çünkü, kanunlar içinde, bütün vatandaşların, devlete sahib çıkmak ve daha açık tabirle devlet’i ele geçirmeye çalışması, bütün vatandaşlar için bir haktır.. Aksi halde, devlet’i bir türlü, bir takım emr-i vâkı’lerle ele geçirmiş olanların onu yitirmemek için, ’devleti ele geçirmeye çalışıyorlar’ diye başkalarını korkutmaya çalışmasının sonu gelmez..

Avcı da, bu konuda, aynı saplantıya kaptırmış âdeta kendisini, devleti 100 yıldır ele geçirmiş olan küçücük bir İttihadçı darbeci ve zihniyetin, kemalist-laik zihniyetin bağlılarını göremiyor; onları yeni paranoid tavırlara sürükleyecek şekilde, bir takım kimselerin devlet içinde, yetkisiz ve karanlık işler çevirdiklerinden yakınıyor; kendi yaptığının da benzer bir mahiyette olduğunu görmezlikten gelerek..

Sen, ’Cemaat’in en önde gelenlerinden bazılarıyla görüştüm. Sanıyorum, Fethullah Gülen’e de gitmiştir söylediklerim..’ diye yaptığın çalışmaların kanûnen yetki alanın içinde olup olmadığını açıklamalısın önce..

’Çok şey biliyorum, ama panik meydana gelmesin diye yazmadım’ diyor..

Bu ağız, ’Bir konuşursam, bazıları kaçacak yer bulamaz veya yer yerinden sarsılır’ gibi iddialarda bulunan kişilerin tavırlarını andırıyor.. Halbuki, o gibiler konuştukları zaman, ne kimseler kaçacak yer aramıştır, ne de yer yerinden oynamıştır..

Avcı, iddialarının genelde belgesiz olduğunu, ama, kanaatini kendisine delil saydığını belirtmekte.. ’Hem delil toplamak benim işim değildir, bizim şikayetimiz olur, iddiamız olur, savcılar da bunları ciddî bulursa, delili onlar toplar ve mahkeme de kararını verir..’ diyor..

Bu, doğru..

Ama, ’bazı resmî mekanlara baskın yapılırsa, gerçek ortaya çıkar..’ diyen aynı kişi, Ergenekon Yargılaması’nda ise, savcıların delil toplamak için yaptığı çalışmaları, baskınları, dinlemeleri suçluyor; Ergenekon Yargılamaları’nı sulandırmak isteyen taifeye kendisi de katılmaya çalışıyor.. Hele, Danıştay Saldırısı ile Ergenekon Yargılaması arasında hiçbir ilgi yoktur diye kesin hüküm tarzında laflar etmesi, daha bir tuhaf ve de kanûnen suç.. Çünkü, her şeyden önce, yargılamayı etkilemeye yönelik bir davranış..

Kaldı ki, Ankara’daki bidayet /başlangıç mahkemesi ve Yargıtay bile, bu iki dava arasında irtibat olduğuna hükmedip,  dosyanın birleştirilmesine karar vermişken..

Avcı,  bu açıklamalarından sonra, İçişleri Bakanlığı’nın hakkında bir tasarrufta bulunabileceğini düşünmüş olmalı ki, merkeze alınması için dilekçe verdiğini de açıklamış  ve sonra da, merkeze alınmış bulunuyor.. Ama, merkeze alınması, onun memuriyetini sona erdirmiyor ve de memur olarak, kanunlara aykırı şekilde açıklamalarda bulunma hakkını ona bahşetmiyor.. 

Kanun hâkimiyeti ise, herkese aynı şekilde olmalıdır.. Ya sus(turul)malıdır, ya da istifa etmelidir.. İstifa ettikten sonra, dilediği gibi konuşabilir..

*

Referandum mitingleri dolayısiyle, Başbakan anadolu’da fazla dolaşırken, Ankara’da bir yönetim zaafı mı meydana geldi, nedir; Avcı’nın bu kitabını yayınlar yayınlamaz, onun dilekçesine bile fırsat verilmeden gereken derhal, yapılmalı idi..

*Bu nasıl Genelkurmay Başkanı?..

Bir diğer yönetim zaafı daha.. İdare-i maslahatçı bir yaklaşımla bakılırsa, sonu gelmez.. ..

Yeni Genelkurmay Başkanı Org. Sabahaddin Işık Koşaner, Başbuğ’dan vazifeyi devraldığı törende, sanki, yıllarca bu ordunun içinde değilmiş ve Merih’ten gelmiş gibi, kendinden öncekimlerin ve üstlerinin sözlerini duymamış gibi, hava atarak konuşmaya başlamış..

’Terörle mücadele, sadece silahla olur..’  diyor..

Böylece de diğer mücadele yöntemlerini dışlıyor, geçersiz sayıyor..

Halbuki, selefi Başbuğ, ’terörle mücadele, sadece silahla olmaz..’ demek noktasına gelmişti.. Ve o zaman, işbu Koşaner de, Kara Kuvvetleri Komutanı idi.. Ve selefinin açıklamalarından da mutlaka haberdar idi..

Ayrıca, (Başkomutan da olan) Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de daha bu günlerde bile, terörle mücadelenin sadece silahla olamıyacağını tekrar belirtmişti.. Keza, Başbakan Erdoğan da, ’terörle mücadelenin çok yönlü bir mücadele olduğunu, bu mücadelenin sadece silahla olamıyacağını’ defalarca söylemişti..

Böyleyken, Koşaner’in böyle bir çıkışı, üzerinde durulmalıdır..

Her yeni gelen Genelkurmay Başkanı, işbaşı yapar yapmaz hemen, kendi gönlünde olanı ilk anda telaffuz ediveriyor, âdeta, ’Artık ben geldim, bundan sonra böyle buralar benden sorulur..’ dercesine.. (Yoksa, bu generallerin  işbaşı yapacakları zaman için sakladıkları özel önerilerinin olması da mı bir teamül?)

Başbuğ da iki yıl önce geldiğinde benzeri şekilde havalar atmıştı, ama, sonra n’oldu?

Koşaner  ise, gelir gelmez, ’terör’le sadece silahlı mücadele yapılacağı’  lafından ayrı olarak, bir de tek tip askerlikten söz ediyor,  herkesin 9 ay askerlik yapacağı bir sistemin getirileceğinden söz ediyor..  Ayrıca, polislerin, yaptıkları hizmetin güvenlik hizmeti ve gördükleri eğitimin de aynı mahiyette olması sebebiyle, askerlik yapmasına gerek olmadığına dair görüşlerine dolaylı bir cevab vererek, ’hiçbir meslek grubuna ayırım yapılamaz..’ diyor..

Bu söz doğru denilebilir, tartışılabilir.. Ama, subaylar da için de bir ayırım olmayacaktır diye, er ve erbaş dışındaki öteki asker kişilerin, astsubay ve subayların da ömürlerinden 16 ay, parasız olarak askerlik yapması sağlanacak mıdır? Çünkü, onlar, hep maaşlı olduklarına göre, kendi askerliklerinin bedelini maaş olarak alıyorlar.. Halbuki, öteki vatandaşlar amlamıyorlar.. Eğer hiçbir meslek grubuna bir ayrıcalık tanınmayacaksa, bu güzel bir teklif olarak kabul edilmeli; ama, astsubay ve subayları da içine alacak şekilde..

Ama daha mühimmi odur ki, yeni Genelkurmay Başkanı, TSK için, daha ilk andan itibaren, kendisi, tek başına yol haritası çizmeye kalkışır ve bu tavrı tepki görmezse, ileride daha başka yönetim zaafları da ortaya çıkabilir..

Böyle bir zaafın ortaya çıkması istenmiyorsa, bu gibi tavır ve davranışlar, Meclis’in iradesine ve göre şekillenebileceği daha ilk baştan itibaren hatırlatılmalıdır..

*Kan soyu değil, ama, ideolojik soy takibiyle karşı karşıyayız..

CHP lideri Kılıçdaroğlu, Başbakan Erdoğan’ın boyunun 1.85 oluşuna takılınca, o da bir konuşmasında, ’Benim boyum, 1.85, alın, tepe tepe kullanın.. dedikten sonra, ’Önemli olan boy değil, soyy..’  deyivermiş, her nasılsa.. Sırf kafiye tutturmak için bile olsa, söylenmemesi gereken ve de Erdoğan’ın söylememesi gereken bir söz..

Ama, bu sözü diline dolayan Kılıçdaroğlu, ’Kafatası ölçmeye mi kalkıştın Bay Hitler! Eline pergelini al da gel..’gibi laflarla, meydanlarda Erdoğan’ı kafatasçılıkla suçlamakta.. Gerçi, Erdoğan, daha sonra, o soy kelimesini ideolojik mânada ve Kılıçdaroğlunun, CHP zihniyet ve ideolojisine bağlılığı mânasında kullandığını ifade etmiştir, ama, sarahati olan bir sözün böyle tevilleri durumu kurtarmaya yetmez.. Ama, Kılıçdaroğlu da, o sözü, o mânada da kabullenip, ’Biz Ecevit’lerin, Baykal’ların, İsmet Paşa’ların soyundanız..demekte..

Erdoğan, mevcud siyasî liderler arasında kafatasçılıkla suçlanmakta, herhalde en sonda gelir..

Ama, Kılıçdaroğlu, ideolojik soy olarak kimleri takib ettiğini tekrarladığına göre.. M. Kemal ve İsmet Paşa döneminde nasıl kafatası ölçülerek, Hitler Almanyası’nda olduğu gibi, türk kavminin doliko-sefal mi, braki-sefal mi olduğunu tesbit için, nasıl ’ilmî’ (!) araştırmalar yapıldığını bu gibi konularla meşgul olanlar arasında bilmeyen yok gibidir.. (Tarihçi Prof. Halil İnalcık’ın hatırâtı bu konudaki en muteber kaynaktır..)  

*

Bu arada, Kılıçdaroğlu’nun geçen hafta, bir alman dergisine verdiği mülâkata da kısaca değinmekte fayda var..

O, birkaç milyonluk tirajı olan (alman) ’Der Spiegel’  (Ayna) dergisine verdiği ve 23 Agustos 2010 günü yayınlanan mülâkatında, ’Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’yi "İslamlaştırmasından" endişe duyup duymadığı’ şeklindeki bir soruya, Böyle bir şeyi düşünmeden edemiyorum. AK Parti’nin dünya görüşüne uymayan insanlara çok fazla baskı yapılıyor" karşılığı vermiş..

Düşünebiliyor musunuz, İttihad-Terakkî’den,  M. Kemal ve İsmet  Paşa’ların şefliklerinden bu zamana, 100 yıla yakın bir süre boyunca, laiklerin, ideolojik mânada aynı soy çizgisini takib ettiklerini bundan daha iyi ne ortaya koyabilir.. Kılıçdaroğlu, hangi ideolojiik soyu takib ettiğini açıklarken, doğru söylüyor..

Miting meydanlarında, ’Herkes, düşündüğünü özgür olarak açıklayacak, inandığı gibi yaşayacak..’ gibi ve hattâ, ’türbanı biz çözeriz..’  gibi her mânaya gelen yuvarlak laflar eden bu kişi, dışarda ise, Başbakan Erdoğan’ın, ’ülkeyi İslamlaştırmakta olduğu’ndan korktuğunu söyleyebiliyor.. Erdoğan kimseyi müslüman yapmaya zorlamadığına, zorlayamıyacağına göre, o, sadece, müslüman halkın inandığı gibi yaşamasının önündeki engelleri biraz törpülemeye çalışmaktadır, ama, Kılıçdaroğlu, bunu bile dışardaki güç merkezlerine ispiyonlamaktadır..

Der Spiegel, CHP’nin ’Erdoğan’ı ülkede bir şeriat devleti kurmakla eleştirdiğinin hatırlatması üzerine de Kılıçdaroğlu, "Bunu başaramaz, Cumhuriyetimizin temeli 1923 yılından beri var. Ama, yine de dikkatli olmalıyız. AK Parti’nin sosyal politikası İslamî prensiplere dayanıyor. Bu prensiplere göre devlet sosyal yardım yapmıyor. Sadece fakirlere sadaka veriliyor.." cevabı veriyor.. Kılıçdaroğlu, bu arada, Tayyîb Erdoğanın son iki yıl içinde, Davostan bu güne kadar, Filistin ve siyonist İsrail rejimi konusunda dile getirdikleriyle, emperyalist dünyayı rahatsız ettiğinin farkında ve de onun o konulardaki tavırlarının yanında olmadığını belirtmeye bilhassa ihtiyac duymuş olmalı ki, "Başbakanımızın çıkışları Türkiye için problemler meydana getiriyor.. Biz modern bir ülkeyiz, yasalarımız ve etik prensiplerimiz de batılıdır. Hükümet bu mirası yok etmek üzere. Partnerlerimizi ürkütüyor. Hükümet devleti eline geçirmeye başladı.." demekte..

Burada sözü edilen ve Türkiye için problemlar üreten konumunda şikayet konusu olan konu, açık ki, Erdoğan’ın Davos konuşmasındaki olup, o tavrın,  Mavi Marmara gemisine siyonist İsrail rejimince yapılan kanlı baskın ve saldırı karşısında, o cinayetkâr rejime karşı takınılan sert tavırdır ve Kılıçdaroğlu, Türkiye’de halkımızın karşısında ister istemez sessiz kaldığı o Davos konuşması ve ondan sonraki gelişmeler konusunda, şimdi, emperyalist dünyanın güçlü bir yayın organı vasıtasıyla, o dünyaya, Erdoğan’dan şikayetçi olmakta ve onun tavırlarının‚ modern ve batılı bir ülke olan Türkiye’nin yasalarına ve etik prensiplerine aykırı olduğu’ndan yakınmaktadır..

*

Kılıçdaroğlu, kafatasçılık ve kavmiyetçiliği şiar edinmiş bir ideolojik soydan geldiğini zımnen belirtirken de, ’Türkiye’deki  nasyonalizm’ anlayışının Almanya’dakinden farklı olduğunu, kendi nasyonalizm anlayışlarının etnik kökene dayanmadığını, ’türk ulusu’ kimliğine dayandığını’ söyleyip, komik izahlara sığınmakta..

Çünkü, Almanya’daki nasyonalizm anlayışı ile Türkiye’deki nasyonalizm anlayışı birbirinin tıpatıp aynıdır.. Halkımızın  müslüman unsurlarını birbirine asırlarca kardeş yapan bir inancına karşı savaş açmış olan kemalist/ laik  rejim, malûm ilke ve devrimleri ve laiklik anlayışını, yeni bir toplum meydana getirmek ideali ile, müslüman halkımıza zorla dayatmış ve etnik farklılıkların birbirine düşman olmasını hedeflemiştir..

Acısını bugün hepimizin yaşadığı etnik zıdlaşmaların temelinde, işbu kemalist-laik sistem vardır ve Kılıçdaroğlu bugün onun yeni bayrakdarı durumundadır..

 

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim