Refah Düzeyi Yükselirken Neleri Yitiriyoruz?

31.12.2011 08:44
Refah Düzeyi Yükselirken Neleri Yitiriyoruz?
Şüphesiz varlıklı olma veya zenginlik de tefekkürün, basiretin ve hisseden kalbin gücünü arttırabilir. Ancak zenginlik salt akıldan beslenirse bu, tefekkürün önüne mal ve mülkle bariyerler koymaktadır.

Doç. Dr. Aliye Çınar KÖYSÜREN (Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitei, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi), Türkiye’de yükselen refah düzeyi ile birlikte gittikçe eriyen değerleri ve halkı bekleyen tehlikeleri ele alıyor:

Refah Düzeyi Yükselirken Neleri Yitiriyoruz?

Ülkemizin yaşam standartlarının gelişmekte olduğunu inkâr etmek mümkün değil.

Dar gelirliden, orta direğe ve yaşam standardı iyi olanlara varıncaya kadar geniş yelpazede iyileşme ve değişme var. En önemlisi de şehirlerimizin alım gücüyle birlikte çehrelerinin değiştiğine tanık olmamız. Toplumsal sorunlar irdelenirken genellikle söz eğilip bükülüp ekonomik düzeye getirilir. Ancak gelinen nokta itibarıyla, alım gücünün iyileşmesine rağmen -şüphesiz daha çok gelişmişlik arzu edilen bir durum olmakla birlikte- toplumsal sorunlarımız aynı oranda artıyor. Oysa varsayımın aksine, gelir düzeyi yükseldikçe refahın artacağı kanaatine inananlarda, bir huzursuzluk hâkimdir. Acaba konfor veya konfora giden yoldaki yarış esnasında unutulan bir şey mi var?

Heidegger, Batı düşüncesinde teknikteki gelişmenin düşünceyi durdurduğunu söylemişti. O, düşüncenin düşmanı akıl derken de bunu ifade etmişti ve nihayetinde bu vurgu varlığın unutulmasını haber veriyordu. İnsanoğlu akılla gelişirken tefekkürü iptal etti; dahası varlıkla veya varoluşuyla bağını kopardı. Teknik düşünmez diyen filozof, salt matematiksel aklın da düşünmeyeceğini, onun ürünleri arasında sıkışıp kalan insanın da düşünce tutulması yaşayacağını işaret ediyordu. Varoluşun nihai kaynağıyla sadece tefekkür irtibata geçebilir. Bu nedenle akıl, Varlık'la (Vücud) irtibata geçemez; sadece var olanları (mevcudatı), tıpkı kendisi gibi türeyenleri akledebilir.

İnsanoğlu tefekkür boyutunu yitirdikçe, varlıktan uzaklaşmakta, böylece bir bakıma kendinden de ırak düşmektedir. Çünkü kendi varoluşunu fikredemeyen kişi, varoluşsal olarak varlıkla temasa geçemeyecektir. Teknik aklın ürettiği konfor ve tüketim çılgınlığı konformizmi besleyecektir. Nitekim 19. yüzyıla kadar İngiliz kilisesinin emir ve din yorumuna uygun yaşayan -ancak tefekkürünü paranteze alan insanlar- için kullanılagelen bir deyimdi konformizm. Kilisenin anlaşılmaz inanç akideleri ve dogmalar da, düşünceyi kilitlediğinden, onlar da bir tür yabancılaşma getirecektir. Kendinden uzaklaşma, varlığı unutmayı getirir ve tefekkür kanallarının kilitlenmesi de tam bir varlık tutulmasıdır. Günümüzde ise konformizm, standartlara uygun düşünce ve davranışlar sergileyen insanlar için kullanılır.

Varlıktan uzaklaşma, kilisenin biçimcilik ve kuralcılığı yüzünden zuhur ederken; günümüzdeyse tekniğin ve teknolojinin tahakkümünden kaynaklanmaktadır. Dindeki ilgi, korku ve bağlanmanın yerini, benzer şekilde toplumsal hipokrasi (ikiyüzlülük) almaya başlarsa, tam da kendimizden uzaklaşma başlayacaktır. Aynı şekilde gösterişçi bir toplum ve rekabet kültürü de ikiyüzlülüğü beslediği için, adeta kişi zamanla oynadığı role kendisi de inanacaktır. Bir tür bellek kaybı veya yanılsama anaforundan geçen insanlar başlangıçta hayal, maske ve gerçekliği ayırt edebilirken, süreç içinde maske gerçek yüzmüş gibi algılanacaktır. Dahası gün geçtikçe gerçek olan yanlış gibi görülecektir. Zira kişi kendi gözüyle bakmayı da unutmuştur; baksa bile görememektedir. Çünkü bir tür perde inmiştir gözüne.

Tam olarak otomatiğe bağlanmış, robotlaşmış bir yaşam içinde görev bilinciyle gündelik yaşamın rutinini yerine getirme bir tür ritüele dönüşecektir. Oyun oynamayı anımsatan ritüeller, mekanizmin ve belirlenimciliğin sonuçlarına yaklaşacaktır. Oyun oynarken hesap edilemeyen geçmiş imgeler ve geleceğe dönük hayaller vardır. Oysa konformizm hayale yer bırakmayacak kadar belirli bir dünyada sabit ve belirlenmiş bir gösterimde olmayı yeğler. Oyun oynarken hazlar, sevinçler, hayaller ve bilinç dışı durumlar gibi hesaba katılamayan boyutlar vardır ve onlar oynarken etkin olur. Oysa konformizm aşırı akılcılığa rapt olduğundan, bunları zaman kaybı ve israf olarak görecektir. Durağan bir bilinç durumundaki kişiyi bir arı sokunca, neredeyse bir şok geçirir; bunun gibi varoluşsal farkındalık da, şaşırma ve hayrete açık olmayla, kısacası titremeyle zuhur eder. Şok ve titreme, kişiye kendini ve varlığı hatırlatır. Bu şokun sendeletmesine direnç olmadığından ve aşısı da üretilmediğinden ondan mümkün olduğunca ırak kalınacaktır. Ancak ansızın gece yarısı baskını olarak gelirse sarsıntı, kurtulma ihtimali olmayan yıkılmalar ve enkazlarla dolacaktır boş meydanlar.

Anlamanın/anlamın yerini bilme/nedensellik alacağından geçiş ve geleceği birbirine bağlayacak hikâye ve öyküler de yıkılacaktır. Anlamı taşıyan semboller buharlaşacak; onların yerini sadece işaretler almış olacaktır. Toplum içinde kabul görmek için gerekli bütün kuralları yerine getiren kişi yaşama sanatını bilmiş sayılacaktır. Ancak burada sanat kelimesini oldukça cömert kullanmış olabiliriz. Zira sanat bundan böyle doğayı taklit etme olmayıp; eskiden var olan sanat eserlerinin imajinasyonlarının üzerinden yeni bir taklit yapmaktan ibarettir. Zira sanat, varoluşu tefekkür ettikçe açığa çıkar. Dahası yaşantıyı ve hayatın ritmini dışa vuracak güçlü şairler de çıkmayacaktır. Zira şair ve şuur kelimesinin aynı kökten geldiğini anımsarsak, şuur ve tefekkür birbirini gerektiren kelimelerdir. Adeta şuur kaybı yaşayan insanoğlunun şair çıkarması mümkün değildir. Sadece şairin ve sanatın gerekliliğini bildiği için bir tür öykünme içindedir. Bir türlü kendi olamayan bir insanlık dramında, taklitler ve fabrikasyonlar gün geçtikçe artacaktır. Hüzün ve hissetme bir tür zafiyet olarak görülecek; söz konusu bilgi ve bilgiçlik döneminde, kişiler duygulanamaz bile olacaktır. Sadece kayıplar, asıl kaybedilen varlığın unutulduğunu hatırlatacaktır. Ancak bu hatırlatmalar şiddetli bir titreme yapacak güçte değildir. Zaten gündelik yaşamın rutini ve koşuşturmacası da bu konuda biçilmiş kaftandır.

İnsanların çok çalışmasının nedeni de bir anlamda kendi unutulmuşluğunun acısını hissetmeme stratejisidir. İş yükü, varoluşun ağırlığını perdeledikçe, varoluşun kapıları demir parmaklıklarla örülecektir. O, adeta gözleri perdeli, elleri kelepçeli ve kulakları tıkalı bir mahkûmdur. Kendinden uzak ancak rutine ve mekâna tutukluluk durumunda tam da eşya ve maddenin hükümranlığı altında ezilmektedir. Nesnenin hâkimiyeti insanın özneliğini de geride bırakmaktadır. İmajın ve etiketin oldukça önem kazandığı şimdilerde, bunların insanları yönettiğini söyleyebiliriz. Çünkü marka ve etiket, sınıfı belirliyorsa ve ona nasıl muamele edileceği konusunda oldukça etkinse, "Acaba güç insanın elinde mi, yoksa markanın elinde mi?" sorusunu pekâlâ sorabiliriz. Maddenin belirleyiciliği söz konusuysa, Marx'ın söylediği ekonomik sistemin ve emeğin kültüre yön verdiğini tam şimdilerde anımsayabiliriz. Şu durumda "teknik düşünmez" diyen Heidegger ile maddeyi ve ekonomiyi belirleyici kılan Marx bir ve aynı şeyi farklı şekilde ifade etmektedir. Sonuçta insan, eşyalarıyla bir başına kalmış ve yapayalnızdır. Gücü ve kabul edilme durumu alım gücüyle belirlenince, kendiyle buluşma, yüzleşme ve var olduğunu fark etme sadece empoze bir anlatının ötesine geçmeyecektir. Daha doğrusu sahip olduklarıyla var olacağı sanrısına yakalandığı için, bu yanılsama içinde eşya gerçekte kendi otantik varoluşuna ulaşmasına bariyerler koyacaktır. Çünkü sahip olma ve eşyayı elde etme, aklın bir ürünüdür. Akıl, denetimi ele geçirince, düşünme duracaktır.

Bu durumda kişinin varoluşuna dönmesi, kendi kuytu mahzeninde kendiyle, dahası varlıkla hasbıhali ve hesaplaşması da mümkün olmayacaktır. Hatta bazen zaman bilincinden de koptuğunu/koparıldığını; zamanın dışına itildiğini -düşünebilse- hüsranla müşahede edecektir. Zira risk ve baht ikilisini de iptal eder düşünmeyen akıl. Böyle olunca kişi, yalvarırken kendini çaresizlik ve ümit ufkunda görmesi mümkün olmadığı gibi, şükran duygusuyla varlığa katılması ve varlıktan neşet eden cömertliği görmesi mümkün değildir. Zira şükran ve yakarış, 'an' ve zaman içinde gerçekleşir. Zaman algısı, tefekkürün iptaliyle rafa kaldırılmıştır. Böylece hisseden ve bilen bir kalpten (fuad) söz etmek mümkün değildir. Değişimin ve gelişimin ritmini ayarlayan kalp de mühürlenecektir. Kişinin basiretinden veya ferasetinden de bahsedemeyiz. Dolayısıyla tefekkür sadece tatile çıkmayıp, haneyi terk etmiştir. Aslında metruk/terk edilmiş varlıktan firar eden tefekkürün yerini alan akıl da harabeler içindedir. Harabe ve konfor, ayırt edilemez durumdadır. Öğünülen konfor sadece paravandır. Öğünme, doğrusu bir tür avunmadır. Demek ki refah, "ferah"ı getirmiyorsa, eksen kaybından, sadece gelir düzeyinin iyileşmesinden söz edilebilir. Şüphesiz varlıklı olma veya zenginlik de tefekkürün, basiretin ve hisseden kalbin gücünü arttırabilir. Ancak zenginlik salt akıldan beslenirse bu, tefekkürün önüne mal ve mülkle bariyerler koymaktadır. Kimi atlas libas giyer, Şükür bana aba düştü diyen ozan, bu atlas libasın karanlıklara gebe olduğuna işaret etmektedir.

ZAMAN 

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim