1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Red ve İnkârın Yeni Aktörleri Olarak Hendek Destekçisi Akademisyenler
Red ve İnkârın Yeni Aktörleri Olarak Hendek Destekçisi Akademisyenler

Red ve İnkârın Yeni Aktörleri Olarak Hendek Destekçisi Akademisyenler

Star gazetesi yazarı Taha Özhan, yayınladıkları bildiriyle hendek ve barikat siyasetine arka çıkan akademisyenler özelinde “red ve inkâr siyaseti”nin değişen aktörlerini yazmış.

A+A-

Star gazetesi yazarı Taha Özhan, yayınladıkları bildiriyle hendek ve barikat siyasetine arka çıkan akademisyenler özelinde “red ve inkâr siyaseti”nin değişen aktörlerini yazmış.

RET, İNKÂR VE ASİMİLASYON

TAHA ÖZHAN / SRAT

'Bir grup akademisyen’ sıfatıyla nam salan isimlerin yayınladığı bildirinin ardından ortaya çıkan tartışmaların dozajının sertleşmesinin arkasında, herkesin gözlerinin içine bakarak ve adeta zekâsına hakaret ederek gerçekleştirilen ‘ret ve inkâr’ bulunuyor. Vesayet rejiminin yıllarca bütün milletin zekâsına hakaret edercesine sürdürdüğü ‘ret ve inkârın yeni temsilcilerinin’ yok kabul etmemizi istediği şey ise bizatihi PKK ve eylemleri.

Bu durum ‘akademisyenler’ eliyle hayata geçirilmeye çalışılınca, elbette çok daha trajik bir manzara ortaya çıkıyor. Zira açık bir şekilde gözlerimizi kapamamızı, akıl tutulması yaşamamızı, sürecin tarihini unutmamızı ve bugün yaşananlara yalancı şahitlik ederek ‘maddi bilgi ile amansız bir kavgaya tutuşmamızı’ öneriyorlar. Kısaca, olan biten içerisinde PKK’nın varlığını reddetmemiz, ergen hendek stratejisi ve kanlı devrimci savaş ütopyasını inkâr etmemiz, hepsinden önemlisi ‘örgüt teolojisinin dayattığı asimilasyona’ teslim olmamız bekleniyor.

İşin daha da hazin yanı, sabah akşam aynı cümleler, aynı kalıplar, aynı mantık, aynı komplo analizleri ve aynı retorikle sürdürülen PKK propagandasının, çok rahat bir şekilde farklı entelektüel ve siyasi titri olan isimler tarafından bu denli ucuz bir şekilde araçsallaştırılarak kullanılmasıdır. Vesayet rejiminin yıllarca meseleyi ‘bebek katili’ düzeyinde boğmaya çalışmasının yeni versiyonu, her cümlenin başına ‘çocuk ölümleri’ koyarak PKK’nın mesuliyetinin ret ve inkâr edilmesinden ibaret.

Yaşanan durumun trajik ve elbette vahim olduğu ortada. Lakin öylesine üzücü bir noktadayız ki, insanların hayatlarını kaybetmesinin, şehitler verilmesinin, sıradan vatandaşın hayatının zehir olmasıyla ortaya çıkan maliyetin yanında mitomaniye varacak düzeyde hakikati paçavraya çevirenlere laf anlatmak durumunda kalınıyor. İşte ortaya çıkan bildiriye verilen tepkinin arka planında da bu haklı kızgınlık bulunuyor. 

Peki, PKK’ya dair dillendirilen ret, inkâr ve asimilasyon ne kadar sürdürülebilir? Öncelikle, PKK’nın örgüt propaganda dilinin ana hatlarını olduğu gibi kullanan bu yaklaşımın, PKK’dan ayrılan bir ekseni olduğu tespit edilmelidir. PKK, tabiî olarak kullandığı dil ne kadar dezenformatif olursa olsun, yıllar içerisinde inşa ettiği kendine özgü dünya içerisinde söylediklerinin en azından ciddi bir kısmına inanan ya da taktiksel olarak o an gerçeğin ne olduğundan ziyade, hakikati nasıl çerçevelediğiyle ilgilenmek durumunda olan bir örgüt. PKK diskurunu tüketenler ise tıpkı vesayet rejiminin söylemi karşısında kamuya açık yerlerde resmî görüşü kullanan, ka-
muya kapalı yerlerde de müstakil ya da bağımsız düşüncelerini dile getirenleri hatırlatıyor.

Mesela Türk merkez medyası yıllarca Kürt Meselesi’nin varlığını inkâr etmenin yanında, en ilkel ırkçı yaklaşımları oldukça rahat bir şekilde tüketirken, ‘Türkiye Türklerindir’ matbuatından aynı resmî görüşü özel görüşmelerinizde savunan tek kişiye denk gelemezdiniz. PKK söylemini tüketenlerin de ciddi bir kısmı, farklı sebeplerle ama ağırlıklı olarak Kürt Meselesi endüstrisi ve sol-liberal aydın havzasında kalabilmenin diyeti olarak resmî ve müstakil düşüncelere sahipler. Müstakil düşüncelerini öğrenebileceğiniz ortamlarda, yani ağır mahalle baskısının olmadığı ya da PKK’nın gadrine uğramayacakları(nı düşündükleri) yerlerde ise açıktan PKK’yı yerden yere vurduklarını, -hatta- müstehzi bir şekilde PKK’nın bütün tavır ve eylemlerini ele aldıklarını görüyor, yaşanan durumun tek kelime ile bir çılgınlık olduğunu söylerken buluyorsunuz.

Dolayısıyla, eylemleri kamuya açık platformlarda fiilen inkâr ve reddedilen, kamuoyuna kapalı ortamlarda ise genellikle sorgulanan bir örgütün bilinçli veya bilinçsiz müzahir unsurlarının hayata geçirdiği tek şey hakikatin asimilasyonudur. Kullanılan insan hakları sektör dilinin bu durumu değiştirmesi mümkün olmadığı gibi, vesayet rejiminin fobi odaklı diskurunun yeniden üretilmesinden başka bir şey de değildir. Hâliyle, dün vesayet rejiminin zekâya ve ahlâka hakaret eden diline nasıl kızılıyor idiyse, bugün de benzer bir durumu hararetle hayata geçirmeye çalışanlara tepki ortaya çıkması kaçınılmazdır.

HABERE YORUM KAT