Ramazan ve referandum

16.08.2010 00:08

Yavuz Bahadıroğlu

Şu ramazan günlerinde kendimizi tek konuya hapsetmiş olmamız, ne kadar kötü!..

Sadece referandum konuşuyor, referandum tartışıyoruz...
Siyaset yine dinin önüne geçti: Ramazan âdeta ikinci plânda kaldı! Televizyonlarda, radyolarda iftar-sahur programları da olmasa, neredeyse hissedilmeyecek.
Hâlbuki ramazan özel bir zaman diliminin adıdır. Yılda bir kez gelir. O her yıl gelir gerçi, ama acaba bizi bulur mu?..
Yani bu ramazan bazılarımızın son ramazanıdır. O gözle görüp ona göre yaşamalıyız ramazanı.
Bu bakımdan, özellikle ramazanlarda konuşacak çok mevzuumuzun olması lâzım: Kendimize, çevremize ve hayatımıza dair...
Fakat referandum konuşmaktan ramazana pek sıra gelmiyor.
Çok şey değişti...
Değişimden korkan biri değilim, hatta değişimden yanayım. Ama bozulmuşluğu, kokuşmuşluğu, sapmışlığı ve kaybolmuşluğu “değişim” olarak kabullenmeye de asla niyetim yok.
Madem ki varoluş sebebimiz “insan” olmaktır, elbette çocukluğumda tanıdığım “insanlar”la, şimdi tanıdığım “insanlar”ın “insanlık”larını karşılaştıracağım.
Bir çırpıda, ama üzülerek belirtmek zorundayım ki, geçmişte tanıdıklarım (Müslümanı, Hıristiyanı, Yahudisiyle) daha “insan”dılar.
Azınlıkların henüz tümüyle İstanbul’u terk etmedikleri yıllarda Halıcıoğlu’nda otururduk. Çok sevdiğimiz, çok iyi görüşüp konuştuğumuz Rum komşularımız vardı. Yılbaşlarında biz onlara armağan verir, kandil gecelerinde onlar bize “kandil simidi” getirir, müslümanca ramazanlarla hıristiyanca yortuları birlikte kutlardık. İftar sofralarına birlikte oturur, iftar sonrası yapılan yemek duasına birlikte “amin” çekerdik.
Bu tavrımızı ne Hıristiyan ruhbanlardan, ne de Müslüman hocalardan hiç kimse “küfür” olarak damgalamaz, hatta iki tarafın ruhanileri bu konuda cemaatlerini teşvik bile ederlerdi.
Çok iyi kaynaşmışken, aramıza önce Kıbrıs girdi. Sonra “Atatürk’ün Selanik’teki evinin Rumlar tarafından bombalandığı” yalanı manşetlere çıktı: Kışkırtılan kalabalıklar sokağa döküldü: Rum evleri ve dükkanları yağmalandı.
Bu olay iki tarafın (Türkler ve Rumlar) arasına kasten sokuşturulmuş bir fitne idi, ama karşılıklı anlayış ve sevgi ile ve zaman içinde aşılabilirdi. Çünkü toplumlar, aralarındaki farklılıkları, tarihten gelen alışkanlıkla renk cümbüşüne dönüştürmüşlerdi.
Fakat barışmalarına fırsat verilmedi. Bazı Hıristiyan fanatikler düşmanlığı körükleyici tavırlar sergilerken, kimi “dinde hassas, muhakeme-i akliyeden noksan” (Bediüzzaman’ın ifadesiyle) dindarlarla, kendisinden daha ucuza mal satan Rum rakibini bir şekilde bertaraf etmek isteyen uyanık tüccarlar, “Müslüman kardeş, Müslümanlardan alış veriş et!” yazılı levhaları dükkanlarına asma gafletini gösterdiler. (Bu din tacirliğinin sonradan bunun envai çeşidi çıktı)
Bu arada da ortalığı karıştırmak isteyen uzaktan kumandalı bazı gazeteler, sözde din gayretiyle, Hıristiyan komşuları incitici yayınlar yaptılar. Müslüman-Hıristiyan diyalogu koptu. Aralarındaki sevgi ve anlayış köprüsü uçtu. Hatlar keskinleşti. Yunanistan’a göçmek zorunda kalan komşumuz Vasilya Teyzenin (ya da buna benzer bir isimdi de bizim kolayımıza böyle demek geliyordu) müslüman komşularına sarılarak dakikalarca ağladığını bilirim.
İki taraf da politikacıları ve sorumsuz yayınları suçluyorlardı. Ama film bir kez kopmuştu: Giden renklerden hiçbiri geri dönmedi. Uyanık müslümanlar İstanbul’dan zoraki giden Rumların mallarını ucuza kapattıkları için sevinirken, gerçek müslümanlar sevdikleri komşularını kaybetmenin acısını yaşıyorlardı. Renksiz kalmıştık.
Sevgi bir kez öldürülürse, yeniden dirilmesi çok zordur. Emek ve gayret ister. Farklı toplumların uyum içinde yaşamasını sağlayan unsur sevgiydi: Politik ve ekonomik sebeplerle öldürüldü. Onun öldürüldüğü yerde ise düşmanlıklar yeşerdi.
Rumlar eskisi kadar yoğun şekilde İstanbul’da yaşasalardı, kuşkusuz Kıbrıs sorununun çözümü daha rahat olur, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişi çok daha kolay gerçekleşirdi.
Şimdi zaman zaman yüreğimiz, yakın tarihte ürettiğimiz ve öncelikle başka renklere yönelttiğimiz düşmanlıklara takılıyor...
Zaman zaman sevgisizlikten boğuluyoruz!..
Hep böyle olur: Sizden olmadıklarını varsaydıklarınızdan başlattığınız nefret seferiniz, git gide sizden olanların limanına ulaşır...
Nihayet sıra size gelir, size de bulaşır...
Ve yüreğiniz çöle dönüşür.

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim