Ramazan ve kaderimiz

05.08.2010 00:04

Ahmet Kurucan

Kehanet olarak değerlendirmeyin aşağıdaki okuyacağınız satırlarda yer alacak düşünce ve değerlendirmeleri. Zira dünümüz bugünümüze ve bugünümüz yarınımıza ışık tutar. Ben de dünden hareketle bugüne ve yarına ışık aksettiren bir ayna olacağım.

Ramazan'ın gölgesi üzerimize düştü. Rabb'imize ne kadar hamd u sena etsek az. Çünkü Ramazan gibi maddi ve manevi kirlerden arınma musluğu olan kutlu bir mevsime bizleri sağ-salim eriştirdi. Ramazan'a böyle bakan -ki her inanan Müslüman'ın böyle bakması, böyle inanması gerekir- birisi, onu bir fırsatlar arenası olarak bilip değerlendirmesi ümid edilir. Böyle bakan ve inanan mümin Ramazan'ını orucu-teravihi, duası-niyazı, zekatı-sadakası ile ömür boyu karşısına bir daha çıkmayacak bir ganimet olarak bilir, değerlendirir ve Rabb'isinin huzurunda da ona göre mükâfat alır. Ne güzel demişler: "Seneye kim öle, kim kala?"

Ama gel gör ki herkes böyle değil. İnandığı, inandığını söylediği halde Ramazan Bayramı'nda "mübarek onbir aylar geldi!" diye birbirlerine tebrik mesajı gönderenler de var. Acıdır ve gerçektir. Ne zamana, ne mekâna, ne de insana Allah'ın bakmamızı istediği bakış açısıyla bakamayan; Allah'ın önceliklerine öncelik veremeyen, nefislerinin istek ve arzularına onca emir ve nehye rağmen boyun eğen insanlardır bunlar.

Üçüncü sınıf kategoride yer alan bir başka sınıf insan daha var ki, bunlar açık seçik ve net bir biçimde her türlü dine ve dinî değere muhalefet ederler. Ülkemiz gibi çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkeler için düşünecek olduğumuzda "Müslüman mahallesinde salyangoz satan" tabirini hatırlatan inkârcı kişilerdir bunlar. Din ve vicdan hürriyeti kavramının arkasına sığınıp, İslam'ın da kabullendiği bu değeri bir siper yapıp, her türlü düşmanlığı yapan kişiler. Böyleleri din hürriyetinin ötekinin inancına saygıyı ihtiva ettiğini, kutsala hakaretin bu kavram kapsamında suç olduğunu akıllarına getirmeyen ve belki de getirmeyecek olanlardır.

İmdi bu genel tasniften sonra gelelim 'kehanet demeyin' dediğim hususa; malum Ramazan artık yaz aylarına gelmeye başladı. Oruçla geçirilecek zaman dilimi günde neredeyse 16-17 saat olacak. Zamanın uzunluğu, yazın şiddeti, hayatın bütün ağırlığı ve hızlılığı ile devam etmesi her zaman olduğu gibi oruç tutup tutmama noktasında çatlak seslerin yükselmesine vesile olacak. Birinci değil ama ikinci ve üçüncü kategoride yer alanlar belki de oruç tutmayacak ama bununla kalmayıp oruç tutmamalarına meşru gerekçeler uyduracaklar. Kimileri Bakara Sûresi 184. ayetinde beyan buyurulan "oruca gücü yetmeyenler ise.." cümlesini ailesinin helal nafakası için çalışan herkese teşmil edecek. Kimileri Bakara 185. ayetin, yani "Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez" şemsiyesi altına girip, "17 saat aç kalarak Rabb'e ibadet mi yapılırmış? Allah merhametlidir, bağışlayıcıdır, kullarına zulmetmez; öyleyse ...." diyecek. Cümleyi yarım bıraktım, çünkü gerisini getirmeye ne gönlüm, ne de dilim razı olmadı. Kimileri, "fazladan oruç tutuyoruz; oruca imsakla değil, güneşin doğumu ile başlanır" deyip fazla tutulan saatlerin matematiksel hesabını yapacak. Ve işin en garibi, bütün bunlara Ramazan'ı ticaretlerine alet eden medyamızın bir kanadı ayna olacak. İkiyüzlülüklerine bir ikiyüzlülük daha ilave edecekler.

Birinci grup bütün bunlardan etkilenecek mi? Bu soruya bütün bütün hayır demek imkânsız; ama büyük oranda etkilenmeyecek. Şimdiye kadar olduğu gibi "Allah size orucu farz kıldı; sizden öncekilere farz kıldığı gibi" beyanı; Efendimiz'in Ramazan ayına denk gelen Bedir Savaşı dahil orucunu hayatı boyunca hiç terk etmemesi bunların yegâne rehberi olacak.

Ne yapalım, bu da bizim kaderimiz. Ramazanınız şimdiden mübarek olsun.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim