1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Rabbanî ve Afganistan’ı yakından tanımak için.. –IV
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Rabbanî ve Afganistan’ı yakından tanımak için.. –IV

A+A-

 

secakirgil@yahoo.com

-Evet, bu anlatılanlar hepimizin hikayesidir, gerçekte..-

(NOT: Burada anlatılanlar, Üstad Burhaneddin Rabbanî’nin ’öldürülmesi’ni vesile edinerek, Afganistan’da verilen İslamî mücadelelerin nasıl olup da sonunda cihad teşkilatları arasında kanlı bir boğuşmaya dönüştüğünü anlama çabasını da yansıtmayı hedeflemektedir..  Ki, böylece belki bugünlerin izahı da biraz daha kolaylaşabilir..

Bunun için de, bu ülkenin jeo-politik ve sosyal atmosferinden bir nebze söz etmek gerekmektedir..

Burada İslamî kimlikleri ile bilinen kimseler özellikle hedef alınıyor veya korunuyor değildirler.. Kimseye husûmet de sergileniyor değil..

Belki onların bulunduğu şartlarda bulunsak, bizler de aynı tavırları ve hattâ daha fazlasını sergileyebiliriz..

Ayrıca unutmayalım ki, Allah tarafından özel olarak korunduklarına inanılanlarla çocuklar dışında, kimse hatasız, günahsız olarak nitelenemez..

Açıktır ki, bu satırların sahibi de tesbitlerinde, gözlemlerinde, değerlendirmelerinde birçok hatalar yapabilir..

Ama, birileri, bir hata dolayısiyle değil de, kendi muhabbet besledikleri kimselere onların istediği şekilde yaklaşılmadığını görünce feveran ediyorlar; hatta ölçüsüz ve edeb sınırlarını bile zorlayan sözde fikrî yorumlar ve eleştiriler yazdıklarını sananlar görülüyor.. Bu gibilere cevab vermeye gerek olmadığı açıktır..

Burada yorum yazan veya e-mail adresime mesaj gönderen bazıları da, benim‚ kendileri gibi düşünmediğim için, başladığını ilan ettikleri -ne demekse- ’küresel cihad’dan, habersiz ve nasibsiz olduğumu iddia ederek beni suçluyorlar.. Bazı yakışıksız iddia ve ithamlarda bulunanların çoğu müstear isimlerin arkasına sığınıyorlar..

Bu satırların sahibi, kimliğiyle ortadadır ve şahid olduklarımdan bazılarını ve müslümanların geleceğinde ibret olabileceği ümidiyle, yazıya döküyor ve amma, bütün yaşadıklarımı yazıya dökmek gibi ve merakları tahrik edecek bir tavır sergilemekten kaçınıyorum.. Yûnus Emre’nin deyimiyle, ’Yoğise, eydeyidum (söylerdim) nice ayruksu (başka) haber..’

Ancak, bir önceki yazıya yorum yazan bir okuyucunun, ’Rabbanî'nin karunî servetinden ve İran'ın onu Hikmetyar ve sonra da Tâlibân'a karşı açıkça desteklediğinden bahsedecek mi?’ şeklindeki cümlesine değinmek gerekiyor.. Çünkü, bu, vebali gerektiren ağır bir bühtan olabilir.. Hele de Âhiret inancı taşıdıkları için müslümanlar, bu gibi ithamlardan daha bir korkmalıdırlar..

Bu gibi yakıştırmalar hemen bütün siyasetçiler için daima dile getirilir.. Ben bu gibi iddialardan uzak durmaya daima çaba harcarım..  Böyle bir ithama mâruz kalan Rabbanî ise, artık bu dünyada değil.. O zaman bu gibi iddialar gelişigüzel söylenmiyorsa, şer’an muteber delilleri belirtilmelidir.. Ve ben, onun kaarun gibi zengin olduğuna dair bir iddiayı duymadım.

Ayrıca şu konuya da değinmeliyim ki, siyasî çalışmalar, mahiyeti gereği para da istemektedir.. Ve bir ideolojiye, inanca, bir siyasî çalışmaya hangi sebeble olursa olsun, yakınlık duyan veya bağlanan kimselerden hali-vakti yerinde olanların maddî destekleri, bilinmeyen bir şey değildir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, lider konumunda olanların bu gibi maddî imkanları şahsî heva ve hevesleri için kullanıp kullanılmadığıdır..)

***

rabbani-21.jpg

*Merhûm Burhaneddin Rabbanî, toplumu kan dökerek ve silahla düzeltmeyi temel kabul eden anlayışları çılgınlık olarak niteleyen bir idrak sahibi idi..

Müslümanlar mezhebî ihtilaflarını bırakıp, ittifak ettikleri hususları öne çıkarmadıkça..

Bir önceki yazıda, Afgan cihad teşkilatların liderlerinden özellikle Rabbanî ve Hikmetyar’ın mezhebî konulara yaklaşımına değinirken söylenenleri tekrarlıyalım:

(Rabbanî, şiîlik- sunnîlik gibi konulara asla itibar etmiyor ve aradaki ihitilafların sünnî mezhebler arasında da var olan bir takım fıqhî aykırılıklardan fazla olmadığını; 14 asır önce siyasî ayrılıkları devam ettirmenin ise, bugüne bir faydasının olmadığını, ve o günkü meşruiyyetin ölçülerinin bugün kimseye uygulanamıyacağını söylüyor ve bir sünnî müslüman olan Muhammed İqbal’den, ’Kerbelâ Faciası’nın Esrarı Hakkında’  başlıklı ve benim de çok sevdiğim şiiri oldukça duygulu bir şekilde okuyor ve ’Hangi şiî şair bu konuyu bu kadar güzel yansıtmıştır?’ diye soruyor ve amma, (Hz. Huseyn’in Yezîd karşısındaki kesin haklılığını tesbit ve teslim etmenin, bugün o ihtilafta Hz. Huseyn safında olduğunu söyleyenlere nasıl bir fıqhî meşruiyyet zemini oluşturabileceğinin düşünülmesi gerektiğini’ ifade etmekten kendisini alamıyordu..

Hikmetyar ise..)

Evet, böyle demiş ve sözün devamını bir sonraki yazıya bırakmıştım..

Şimdi de, konunun bu tarafına değinmeye çalışalım:

Önce tekrar belirtelim ki, Hikmetyar da, Afganistan’da komünist ihtilale karşı direnen müslümanların önemli figurlerinden birisiydi..

Ama, Rabbanî ne kadar mülayim idiyse, Hikmetyar  da tam karşı kutbu temsil ediyordu.. Bu ikisi arasında hedef bakımından temelde bir farklılık olduğunu sanmıyorum; ama, mücadele metodu ve geliştirdiği siyasî çizginin katılığı açısından ister istemez, bu iki şahsiyet ve de diğerleri arasında bir beyaz ışığın yedi rengi arasındaki farklar gibi bir farklılık vardı.. 

Ayrıca, burada sözü edilen sertlik, bir savaşın ve savaşanların istediği bir tavır da olabilir..

Ama, acı olan, bu mücadelenin, cihad teşkilatları arasında da yıllarca süren bir derin sürtüşmeye ve kanlı boğuşmalara vesile olmasıydı..

Bu, mezhebî konularda da sözkonusu idi..

Rabbanî’nin yaklaşımına değinildi, önceden..

Onun, mezhebî farklılıklar konusunda bir zıdlaşmadan taktik gereği değil, samimî olarak çatışmadan yana olmadığına inanıyorum..  Esasen, onun mes’elelere yaklaşımının genel çerçevesi de böyle olmasını gerektiriyordu..  

Hikmetyar’a gelince..

O, bu konuda siyaset icabı, taktik gereği hareket ettiğinin birçok ipucunu vermişti..

Esasen, Hizb-i İslamî’nin teşkilatlarında da bu hava, açıkça görülüyor ve kendi mezheblerinden olmayanlara çok ağır suçlamalar getiriyorlar ve onları adeta yabancı ve düşman gibi görüyorlardı..

Burada yeri gelmişken belirteyim.. 30 yıl öncelerde, Hikmetyar Tahran’daydı ve onunla Hizb-i İslamî’nin Tahran bürosundaki görüşmelerimizden birisinde, o sırada ticaret için Tahran’da bulunan İ. Arslan, K. Unakıtan ve ârif bir müslüman olarak tanıdığım (merhûm) Muammer Dolmacı da hazır bulunmuşlardı.

O görüşmede, üç saate yakın bir sohbetlerimiz ve zaman zaman tartışmalarımız da olmuştu.. Çünkü, Hikmetyar, İİC makamlarının, yüzlerce Afganlı’yı kamyonlara doldurup, sınırın öte tarafına, Afgan komünist rejimin eline bıraktığını iddida ediyordu.. Bu, olacak gibi değildi..

Çünkü, hergün binlerce insanın Afganistan’dan İran’a geçtiğini ve bunların sayılarının 3 milyonu bulduğunu biliyordum.. Ve sınırda, bazı subayların, Afganlı mültecilere bakıp, ’N’apalım ki, Tahran’da İmam (Khomeynî) var.. O olmasaydı, biz sizi böyle baldırıçıplaklar ordusu olarak bırakır mıydık hiç ülkemizi?’ dediklerine bizzat şahid olmuştum..  

Ya da, Tahran’da inqılab karşıtı olanların dolmuşta, otobüste, sağda solda, ’Eskiden ülkemizde onbinlerce Amerikalı vardı, onları kovduk.. Şimdi ise, inqılab sâyesinde elhamdulillah, 3 milyon baldırıçıplak Afganlımız var..’ diye kinayeli lafları her fırsatta ve her mekanda söylediklerine şahid oluyorduk..

Şimdi ise, Hikmetyar, bu gibi iddialarda bulunuyordu..

’Belki, sınırda kendiliğinden öyle hareket edenler olmuş mudur?’ diye düşünüyordum. O ise, ’Hayır, Tahran’ın emriyle..’ diye iddiasında ısrar ediyordu..

O zaman, ’Bunun delillerini bana veriniz, ben en üst makama kadar bunu takib edeceğim..’ dediğim zaman ise, açık bir delil söylemiyor, görünen köy kılavuz istemez mânasına gelen sözlerle geçiştiriyordu..

Ve İİC Anayasası’nda, sosyal hayatın genel düzenlemesinde şia fıqhını esas alması da eleştiriliyordu.. Ve bu eleştiriye karşı söyleyecek fazla bir söz yoktu..

 *

Ama, o günlerde ’Hizb-i İslamî’ tarafından hazırlanan bir anayasa taslağı da vardı.  

Bu taslak, genel olarak İİC Anayasası’nın hanefî-sünnî versiyonu idi denilebilirdi..

İİC Anayasası’nda  nasıl ki, genel düzenlemenin, Şia- 12 İmam (İmamiye-i İsnaaşeriyye / Caferî) Mezhebi’ne göre yapıldığı hükme bağlanıyor idiyse; Afganistan için de hanefî-sunnî fıqhının esas alındığı bir genel düzenleme öngörülmüştü.

Ve, buna İran makamları da anlayışla yaklaşıyorlardı..

Nitekim, o sıralarda Hâşimî Refsencanî, bir uluslararası konferansta bu duruma açıklık getiriyor ve  ’Biz, İran coğrafyası üzerindeki hâkimiyet için bir anayasa hazırladık.. İran’da halkın büyük ekseriyeti şiî olduğundan, genel fıqhî düzenleme de bu halkın aqîdevî yapısına uygun olmalıydı.. Aynı şekilde sünnî bir halkın ekseriyette olduğu bir başka coğrafyada da o halkın mezhebî fıqhına uygun bir Anayasa yapılırsa, bizim buna bir itirazımız olamaz..’ diyordu..

Tabiatiyle, özünü İslam’ın genel prensiplerinden alan bu gibi düzenlemelerde, hiç bir tarafın sadece kendisini müslüman sayıp, kendisi gibi inanmayanları dışlamaması gerekirdi..

Ne yazık ki, bu yüksek anlayışa nice müslüman toplumlar, bugün de gelebilmiş değillerdir.. ’Gerçek İslam sadece Şia İslamı’dır, gerisi sapkınlıktır..’ diyenler olduğu gibi; ’Gerçek İslam Ehl-i Sünnet ve-l’Cemaat İslamı’dır. Bu dairenin dışındakiler ehl-i bid’at ve sapkınlıklıktır..’  olarak diyenler de vardır, hâlâ..

Bu yaklaşımla, müslümanlar birbirlerine nasıl yaklaşabilirler?

*

Rabbanî de, Hikmetyar da, İkhvan-ul’Muslimiyn’e bağlı olduklarını iddia ediyorlardı; ama..

Evet, her müslüman, kendi benimsediği imanî yorum tarzının en doğru olduğuna inanmakta elbette hürdür.. Ama, kendisi gibi düşünmeyen öteki müslümanların da, kendi inandıkları şekildeki anlayışlarını ortaya koymalarının da onlar için bir tabiî hak olduğu anlaşılmalıdır..

Bu gibi tartışmalar hele de Afganistan toplumunda çok sert çizgilerle ve hattâ silahlar çekilerek halledilmek gibi bir uygulama örneğine sahib olmak açısından, bugün bile oldukça zengindir..

Bu noktada, Rabbanî’nin çizgisi daha geniş ve müsamahalı ve geniş ufuklu iken,

Hikmetyar ise, daha sert ve keskin sınırlar ortaya koyan bir tip olarak ortaya çıkıyordu..

Hikmetyar’ın  Osmanlı / Türkiye hakkındaki bilgileri de, tıpkı diğer çoğu Afganlılar gibi ve bizim de Afganistan hakkındaki bilgilerimiz misali, sınırlı idi..

Bazı konularda görüş birliği halinde olsak bile, bazılarında, farklı bilgilenme veya bilgilendirmelerden kaynaklanan bir farklı yaklaşım içinde olduğumuzu görüyorduk..

Sonunda, konuyu değiştirmek istediğimizde, Hikmetyar, ’İkhvan-ul’Muslimiyn’ hakkında ne düşündüğümüzü sordu..

’Hangi İkhvan?’ müslüman diye karşılık verince, Hikmetyar, ’İkhvan tektir ve hangi İkhvan diye sorulması bile kabul edilemez..’ dedi.. Ve, ’Mısır İkhvanı’nın, Sûdan İkhvanı’ndan veya Suriye İkhvanı’ndan çok farklı olduğu’ şeklindeki sözlerimi kabullenmek istemedi.. Bunun üzerine, ’Agay’ı enciniir, sizin Hizb-i İslamî’niz de, Üstad Rabbanî’nin Cemiyet-i İslamî’si de, her ikiniz de İkhvan’ın temsilcisi olduğunuzu söylüyorsunuz; ama, birbirinizle en acımasızca yöntemlerle mücadele ediyorsunuz..’  deyince..

Bu sözlerim münasebetlerimizde bir mesafe meydana getirdi..

En azından, bazı Afganlılar arasındaki tartışma uslûbuna, fikrî uzlaşma olmayınca, hemen silalara sarılmak gibi yöntemlere dönüşmeden konuyu kapatmıştık.. Ama, yine de epeyce bir müddet, birbirimizle irtibatımız kesildi..

Yine o günlerde..

Sovyetler’in Afganistan’ı işgalinin bir yöldönümünde Tahran’daki binlerce Afganlı’nın katılımıyla bir protesto gösterisi yapılacaktı..

Kendimizi esasen Afganlılardan ayrı bilmediğimiz için, onların her bir eyleminin yanında / içinde biliyor- buluyorduk..

Ama, bu kez, gösteri, bir anda, izin verilen güzergâhın dışına taşıverdi ve Sovyet Rusya Büyükelçiliği’ne doğru saldırıya geçen yüzlerce gösterici etrafı taşlamaya başladı..

İran-Irak Savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu.. Hemen hergün yüzlerce, bazen binlerce cenazenin cebhelerden geldiği bir dönemde..

Öylebir zaman diliminde

(Pasdarlar) denilen İnqılab Muhafızları Sovyet Büyükelçiliği’ni korumak için şiddetli bir tedbirlere başvurdu..

Tabiî, bu arada bazı yaralanmalar oldu.. Hikmetyar’ın Hizb-i İslamî’si, Afganistanlı mültecileri ve  gören herkesi etkileyecek şekildeki en hassas yaralanma fotoğraflarını teşhir ediyor  ve ’İslam İnqılabı bu mu?’ diyorlar, bu fotoğrafları İran dışına da gönderiyorlar ve konu, mezhebî farklılıkla izah edilmeye çalışılıyordu..

(Bu suçlamalar bence haklı değildi.. üstelik, Afganlı göstericilere oldukça yumuşak bile davranılmıştı...

Çünkü, o hadiseden 1-2 gün önce, bir 24 Nisan günü, ermeniler, Tahran’da, Türkiye aleyhine bir yürüyüş yapmak için izin almışken; bir anda güzergah dışına çıkıp ’Türkiye Büyükelçiliği’nin bahçesine girmişler, binanın çatısına bile tırmanıp oradaki Türkiye bayrağını indirmeye kalkışmışlardı da, o sırada yetişen inqılab muhafızları / pasdarlar  derhal, göstericilerin ayaklarına ateş açarak onları oradan indirmiş, gösterilerin elebaşılarını yakalayarak, bir haftalık bir yargılamadan sonra, iki ermeni göstericiyi, İran’ın dışsiyasetini etkilemeye çalışmak ve bir komşu ülkeyle ilişkilerini bozmaya kalkışmak gibi suçlamalarla yargılayıp idama mahkum etmiş ve bu ceza da infaz olunmuştu..) 

Hiikmetyar’ın ’Hizb-i İslamî’si ise, kendilerine böylesine sert davranılmadığı halde, konuyu dünyaya başka türlü duyurmaya çalışıyorlardı..

Bunları Hikmetyar’ın mizaç olarak son derece keskin, sert tavırlarının anlaşılması için belirtiyorum, bir suçlama olarak değil..

Bu arada, Rabbanî’nin ’Amerikan işbirlikçisi olduğu gerekçesiyle tutuklanması için, Meşhed Mahkemesi’nde karar aldırılışını ve İİC makamlarının o mahkeme kararı giderilinceye kadar ne sıkıntılar çektiklerini de belirteyim..

Başta Rabbanî’nin Cemiyet-i İslamî’si olmak üzere, hemen bütün Afgan cihad teşkilatlarıyla münasebetlerinde Hikmetyar’ın inisiyatifi elinde bulundurmaya özel bir dikkat gösterdiğini ve bu olmadığı takdirde, irtibatların yumuşatılmasına asla yaklaşmadığını da hatırlatayım..

Elbette, -tekrar edeyim ki- böyle bir tavır sergilemek, bir mizaç gereği olduğu kadar, bir mücadele içinde benimsenen bir tercih de olabilir..

*

Birisi insanî münasebetlerinde mülayim, ama ilkelerini gözeten; diğeri, insanı münasebetlerde sert, ilkelerde muğlak..

İslam İnqılabı’nın yıldönümlerinden birinde, aralarında USA- Berkeley Üni’den dostumuz  Prof. Hâmid Algar’la, Türkiye’den, F.K., A.D., M.M. gibi medyada isim yapmış müslüman kalem sahibleri ve diğer on kadar genç arkadaşla birlikteydik..

Dış ülkelerden gelen yüzlerce davetli vardı..

Gelenlerin kimler olduğunu takib etmek bile zordu..

O sırada, Rabbanî ve Hikmetyar’ın da otelde olduğu bildirildi..

Arkadaşlar bu fırsattan istifadeyle, o akşam, bu şahsiyetlerle konuşmak imkanı elde etmek istiyorlardı.. Ve diğer günlerde de böyle bir fırsatı bulamıyabilirlerdi..

Önce Rabbanî’ye gittim..

Hoşgeldiniz ve hal-hatırdan sonra, Türkiye’den gelen arkadaşların, Afganistan üzerinde kendisini dinlemek istediklerini söyleyince..

’Olur’ dedi..

Hikmetyar’ı da da davet edeceğiz..’ deyince.. Yine, ’Olur, niye olmasın?’ dedi..

Sonra Hikmetyar’ın odasına gittim, aynı talebi tekrarladım..

O da kabul etti..

Ama, o toplantıya Üstad Rabbanî’yi de  davet edeceğimizi söyleyince..

Hikmetyar o radikal tavrını tekrar gösterdi ve ’Kesinlikle olmaz..’ dedi..

Her ne kadar, ’Agay’ı enciniir, dış dünyaya güzel bir birliktelik mesajı olur..’ dediysem de kabul ettiremedim ve o toplantı, Hikmetyar’sız olarak yapıldı, saatlerce..

Hikmetyar’ın bu kesin tavırlılığı, kanlı boğuşmalardan kaçınılmayabileceğinin bir işaretiydi..

Nitekim, bunun en canlı ve kanlı örneklerinden birisi, Kunar eyaletinde, Tekhar bölgesinde 1987’lerde gerçekleşen bir pusu ile ortaya çıkıyordu..

Cemiyet-i İslamî komutanları, başta Ahmed Şah Mes’ud ve Gâzi İslamuddin gibi, Rabbanî’nin en seçkin komutanlarından bir kısmının katıldığı bir toplantı yapılmıştı, Tekhar’da..

Ve o toplantıdan Ahmed Şah Mes’ud ve diğer bazı komutanlar erken ayrılmışlardı..

Ama, geride kalanları korkunuç bir baskın bekliyordu, Hikmetyar’ın başyardımcısı olan Seyyid Cemal ve arkadaşları bu komutanlara bir pusu kurmuşlar ve

Rabbanî’nin Cemiyet-i İslamî’sinin 40 kadar seçkin komutanı, bir rakib ve amma, ’müslüman’ teşkilatın güçleri eliyle katledilmişlerdi..

Bu elbette, Rabbanî’ye vurulmuş çok ağır bir darbe idi..

Ama, Ahmed Şah Mes’ud, birkaç ay sonra, benzer bir pusuyu Seyyid Cemal ve arkadaşlarına mukabil bir pusu kuruyordu..

Seyyid Cemal ve yakın adamları, Hikmetyar’ın seçkin komutanları da şimdi artık hasmın ellerindeydiler..

ahmed-sah-mesud-21.jpg

Afganistan Cihadı’nın en parlak kumandanlarından, dev Sovyet ordularını Pencşir Vadisi’nde 10 yıl boyunca perişan eden merhûm Ahmed Şah Mes’ud..

Ahmed Şah Mes’ud onları sahra mahkemesinde yargılatıyordu..

Hikmetyar ise, açıkça  demişti ki: ’Eğer Seyyid Cemal öldürülürse, aramızdaki bu düşmanlık hiç bir zaman bitmeyecektir..’

Ve amma, Ahmed Şah Mes’ud, Tekhar cinayetini gerçekleştiren bu kişilere acıyacak değildi..

Bir gün, Rabbanî Tahran’a gelmişti..

Görüşecektik.. O sırada Konya’dan gelmiş birkaç arkadaş da yanımdaydı.. Üstad’ı onlar da görmek istiyorlardı, tabiatiyle..

Rabbanî, ’Olsun..’ dedi, ’onları da getir..

Gittik.. Otel odasında sohbet ettik..

Gecenin saat 12 civarındaydı..

Bir telefon..

Ahmed Şah Mes’ud’du telefondaki.. O yargılamaların sonucunu bildiriyordu.

Seyyid Cemal ve arkadaşlarından 40 küsur kişi hakkında, Tekhar Cinayeti’ni  gerçekleştirdikleri gerekçesiyle, ’qısas’ hükmü verilmişti..

Rabbanî, yarım saat kadar dil döktü, yalvardı, ’N’olur, kan dökülmesin, -öldürülen komutanların- kan sahibleri bağışlayabilirler belki..’ dediyse de, Ahmed Şah Mes’ud ısrar ediyordu..

Neticede, Rabbanî’nin yalvar-yakarıyla, idam edileceklerin sayısı 4-5 kişiye indirilebilmişti..

Ve idâm olunacakların başında da Hikmetyar’ın başyardımcısı Seyyid Cemal vardı..

Rabbanî’nin o gece, kan dökülmesinden kaçınılması için ne kadar çırpındığına bizzat şahid olduğum için, bunu açıklamayı da, bir sorumluluk olarak görmekteyim..

Hikmetyar ile Rabbanî arasındaki düşmanlıkların kökünü bu örneklerden veya davranış farklılığından hareketle daha kolay anlayabiliriz..

*

İslamî ölçülere riayetle çıkılan yolda  kavmiyetçilik bayrağını kaldırmak, bombanın pimini çekmek demekti.

Bu arada, Gorbaçev,  Sovyetler’in Afganistan’dan çekileceğini açıkladığı günlerde,  Hikmetyar, Peşaver’de onbinlerce kişinin katıldığı büyük bir miting yapmıştı.. Peşaver’deki Afganlıların büyük çoğunluğu, peştun kavminden idi..

Pakistan partilerinden Cemaat-i İslamî’nin lideri Gazi Huseyn de, peştun kavminden olması hasebiyle, Hikmetyar’la daha kolay anlaşabiliyor ve onu destekliyordu..

Hikmetyar, o mitingde, ’Afganistan’ın son 300 yılında asıl söz sahibi olanların peştunlar olduğunu, bunun bundan sonra da böyle olacağını’ ilan ederek,  ’kavmiyetçilik bombası’nın pimini çekmiş oluyordu.. Ve, İslamî hassasiyetleri bilinen bir Hikmetyar’ın böyle kavmiyetçi bir nutuk irad etmesi, gerçekten de şaşırtıcı idi..

Gerçi, ona göre de, İslam’da kavmiyetçilik yoktu, ama, bir kavme haksızlık da yapılamazdı.. Çünkü, peştunlar ekseriyette idiler ve onların da haksızlığa uğramaması ve ekseriyette oldukları halde, azlıkta olan bir diğer kavmin yönetimine de girmemeleri gerekirdi.. (Afganistan’da etnik unsurlar olarak tacikler, özbekler, farslar, türkmenler, beluçlar ve hattâ daha küçük bir grup olarak kürdler bile vardı..) Hikmetyar’ın dolaylı olarak karşısına aldıkları ise, özellikle de -tacik kavminden olan- Üstad Rabbanî ve Ahmed Şah Mes’ud idi..

Ama, bütün cihad teşkilatlarında, her etnik unsurdan kişi veya gruplar bulunabiliyordu.. Ama, bu konuyu ilk kez gündeme getirmekle Hikmetyar, yine inisiyatifie ele geçirmek üzere bir hamle yapmış sayıyordu kendisini..

(Bu konuyu, o zamanlar, İstanbul’da yayınlanmakta olan aylık Tevhîd dergisinde yazdığım zaman, konuya sadece hamâsetle yaklaşan bazılarının eleştirilerine muhatab olmuştum..)

Peşaver’deki o etnik vurgu, son derece acı sonuçları olan bir kırılmayı ve nice felaketleri getirecekti..

Ama, bundan ayrı olarak, Hikmetyar’ın, karşı tarafların safından adam kapmakta da ilginç yöntemleri vardı..

Bunların en ilginçlerinden birisi, Afganistan’daki son komünist ve Sovyet kuklası olan Necibullah Hükûmeti zamanında yaşanmıştı..

Necibullah, Afgan halkı karasında, ’Necib-i Gaw (Öküz Necib)’  diye anılan bir isimdi ve onun kendisinden önceki komünist hükûmetler zamanında güvenlik ve istihbarat birimlerinde çalıştığı biliniyordu..

Necibullah’ın Savunma Bakanı Şehnevaz Tenay’dı.. Yıllarca, Necib’in yanıbaşında, binlerce müslümanı öldürten Şehnevaz Tenay, artık Necib rejiminin ayakta duramıyacağını anlamış olmalı ki, Hikmetyar’ın attığı çengele tutunmak ihtiyacını hissetmiş ve onun aracılığıyla, Mart -1990 başında bir darbeye teşebbüs etmişti.. Ama, Kabil’de birçok önemli yönetim merkezi savaş uçaklarınca bombardıman edildiği ve pekçok insan öldüğü halde halde, Necib, yıkıntılar arasından sağlam olarak çıkmış ve Şehnevaz Tenaz başarılı olamayıp, Hikmetyar’a sığınmıştı..

*

Bu arada, Sovyetlere Birliği Ağustos-1990’da dağılmış ve rus askerleri de çekilmiş olsa bile, ’Necib-i Gaw’, iktidarını yine de Rusya  başta olmak üzere, laik dünyanın güç odaklarının gizli-açık desteğiyle sürdürmeye çalışıyordu..

Ancak, Necib’in ayakta duramıyacağı kanaati güçlendikçe, Afgan cihad teşkilatları  kendi aralarında, ’7’li İttifak’, ’8’li İttifak’ gibi bir takım dayanışma ve ittifak denemelerine girişiyorlar ve kendileri iktidara gelirlerse, o günkü parça-bölüklükleri devam ettiği takdirde, müslüman halkın hayali olan İslamî bir hükûmeti kurmak imkanına kavuşamıyacaklarının korkusunu da  yüreklerinin üzerinde bir kurşun ağırlığı gibi hissediyorlardı..

Herkes kendi tarafına geçecek kesimleri, en başta da savaşçı kişi veya grupları çoğaltmaya çalışıyordu..

O sırada, başkent Kabil’in güvenliğini komünist hükûmetin emrinde olarak sağlayan kişi, Abdurreşid Dûstum isimli, sarhoşluğuyula, acımasızlığıyla, kan dökücülüğüyle ve mafiatik ilişkileriyle ünlü, general rütbesine yükseltilmiş bir özbek sergerdesi idi.

O, özbeklere tanıdığı imkanlar yüzünden, o zamana kadar o kadar güçlü bir himayeye kavuşmamış olan özbek etnisitesi arasında kahramanlaşan bir isim idi de.. Ayrıca, Necib döneminde, Kabil’in savunmasını üstlenirken, çoğunluğu özbeklerden oluşan 20 bin kişilik bir güç oluşturmuştu..

Dûstum, şimdi, bu gücü korumaya ve o da kendisine göre bir satranç oyununa kendi hesablarına katılmaya çalışıyordu..

*

Tam da kendisini zafere ayarlamışken; geride kalmanın hıncı ile daha bir beslenen korkunç bir iç-savaş..

Hikmetyar, gücünü arttırmaya çalışırken, bu kez de, General Dûstum’a bir çengel atmış ve kendi adamlarına göre onu elde etmişti..

O sırada, Necibullah Hükûmeti son demlerini yaşıyordu..

Cihad grupları, (Hindistan’daki onmilyonların müslümanlaşmasında 400 sene öncelerde son derece büyük etkisi olan ’Muceddind-i Elf-i Sânî / İkinci bin yılın yenileyicisi) İmam Rabbanînin neslinden geldiği için, halk üzerinde son derece güçlü bir manevî otoritesi olduğu kabul edilen Sibgatullah Muceddidî’nin geçici cumhurbaşkanlığında anlaştıklarını açıklamışlardı..

Muceddidî, Dûstum’u kendi yanına çekebilmek ümidiyle, onu ’dört yıldızlı general’ olarak en üst komutan durumuna getirivermişti..

Herkes, Dustum’u kazanmaya çalışıyor, o da, herkese mavi boncuk gösteriyordu..

Bu arada kendisinden en emin olan, Hikmetyar’dı.. Dustum, ona söz vermişti.. 

Ama gelişmeler bu yönde mi gelişecekti?

Ve, birbirine rakib olan mücahid teşkilatlarının milis veya nizamî birlikleri Kabil’e doğru ilerliyorlardı..

Hikmetyar, Nisan-1992’de BBC’ye verdiği bir mülâkatta, 36 saat içinde kendi güçlerinin başkent Kabil’e gireceğini açıklamaktaydı..

*

Ama, o açıklamadan üzerinden henüz 18 saat geçmemişti ki, Ahmed Şah Mes’ud’un, yani Rabbanî’nin güçleri Kabil’e girivermişler ve daha ilginci, şehrin o zamana kadar hâkim gücü olan General Dûstum, Ahmed Şah Mes’ud’un Kabil’e girdiğini görünce, ona karşı direnmektense; kendisine bir zarar verilmemesi şartiyle, onun hizmetine gireceğini bildirivermiş ve böylece Hikmetyar bir kez daha açığa düşmüştü..

Yani, herkes oldukça pragmatist davranıyor ve kendisiyle işbirliği yapan kimler olursa olsun, onlara kucak açıyorlardı..

rabbani-22.jpg

Komünist rejimin kaatil komutanı General Dûstum, önce Hikmetyar’la anlaşmışken, sonra da Ahmed Şah Mes’ud’un emrine girivermişti.. Resimde, Rabbanî ve Dûstum..

Ve arkasından, Rabbanî, motosikletli gruplar öncülüğünde, üstü açık bir araba üzerinde beyaz bir elbise ile, bir kurtarıcı gibi Kabil’e giriyor ve zafer turu atıyordu..

Komünist rejimin Devlet Başkanı durumunda olan ’Necib-i Gaw’  ise, Kabil’deki Birleşmiş Milletler temsilciliği binasına sığınmıştı..

Ama, kızgın kitleler, bütün güvenlik barikatlarını aşıp, onu almışlar ve hemen oracıkta, korkunç bir şekilde linç etmişler ve cesedini de bir direğe asmışlardı..

Evet, bir zulüm mekanizmasını yıkmakta başarılı olan bir halk ve onların önderleri, şimdi, halklarına yine öncülük yapıp, sağlıklı bir yönetim tarzı göstermekte de aynı başarıyı gösterebilecekler miydi?

*

Hikmetyar birkaç gün bocaladı ve sonra, Kabil’in 40 km. uzağında olan Çehar Âsiyâb (Dört Değirmen) mıntıkasındaki ordugâhının bulunduğu yerlerden, Kabil’i roketlerle, füzelerle dövmeye başladı..

Kısa süre sonra, milis ve nizamî üzerinde bir etkisi olmayan Muceddidî’nin Geçici C. Başkanlığı’na nokta konuluyor ve Hikmetyar dışındaki cihad teşkilatları Rabbanî’yi Cumhurbaşkanı olarak seçtiklerini  açıklıyorlardı..

Rabbanî ise, Hikmetyar’ın gücünü bildiğinden, onu yine de tamamen itmemek ve kazanmak ümidiyle, Başbakanlığı ona veriyordu..

Ama, o Başbakanlığı kabul etmekle birlikte, Başbakan olarak Kabil’e hiç bir zaman girmedi.. 4 yıl’dan fazla süren  hizibler arası kanlı savaşta, sivil müslüman halktan ölenlerin sayısının komünist dönemde ölenlerden daha az olmadığı söylenir..

Ve o kahredici şartlar ortaya Tâlibân’ı çıkardı.. (O konuya sonraki yazıda değinelim, inşaallah..)

Şu hususu bilhassa belirtelim ki, Rabbanî, Hikmetyar’ın, daha güçlü duruma geçmek hırsı ile, Zulfiqar Ali Butto  döneminde, Pakistan Ordusunun güçlü ’istihbarat’ birimiyle gizli işbirliğine girdiğini ısrarla belirtiyor ve onu bu yüzden, hem Cemiyet içinde olduğu ve hem de ayrılıp gittiği zaman bile, hiç yalnız bırakmadığını, devamlı kontrol altında bulundurduğunu söylüyordu.. (Ki, bu taktik dikkatini taa sonuna kadar da sürdürdü, merhûm Rabbanî..  Ve 1993’lerde, Hikmetyar’ın başbakan olduğu dönemde ise, imzasının geçerli olması için, onunla birlikte iki Başbakan Yardımcısı’nın da imzasının olması gerektiğini hükme bağlamıştı ve o iki kişi de Rabbanî’nin adamlarından idi..)

*

Hak anlayışımız mı güce göre (de facto) ; yoksa, gücümüz mü hakka göre (de jure) şekillenecek?

Rabbanî,  birgün yine gelmişti, Tahran’a..

O günlerde‚ ’Afganistan Ulemâ Birliği’,  bir bildiri yayınlayarak, Cumhurbaşkanı Rabbanî’ye itaatin şer’an vâcib olduğunu ilan ettiler..

Ama, böyle bir bildirinin hükmü ne kadar etkili olabilirdi?

O’na demiştim ki: ’Üstadım, Ulemâ Birliği böyle bir bildiri yayınladı.. Şimdi siz buradasınız ve diyelim ki, bugece, Hikmetyar Kabil’e girdi ve Başkanlık Sarayı’nı ele geçirdi ve kendisini Cumhurbaşkanı olarak ilan etti..

Aynı Ulemâ Birliği, aynı fetvayı bu kez de Hikmetyar’a itaatin vâcibliği üzerine, tekrarlamıyacak ve de kabul görmeyecek midir?’

Üstad Rabbanî, sâkin, ama, tecrübeye dayalı bir dikkatle şöyle demişti:

’Birader Selahaddin! Biliyor musun, bizim sadece Afganistan’da değil, bütün İslam tarihi boyunca, Hulefa-y’ı Râşidîyn döneminden sonraki bütün devirler boyunca, en zayıf noktamız da esasen burası..

Yönetime her kim gelirse gelsin, oraya geldiğine göre, onu meşru’ ve vâcib-ur’riaye olarak kabul eden bir anlayış.. Güce göre haklılık anlayışı..’

Sahi, tarihiminizin büyük kısmı böylesine bir oldu-bitti anlayışına dayalı bir hukuk mantığıyla gelmedi mi bugüne?

Üstadın dediği durum, hukuk diliyle Batı dillerindeki ’de jure’ ölçüsünün değil, ’de facto’  durumunun, fiilî durumun geçerliliği  idi..

Fiilî durum haklılığın ölçüsü oluyordu; haklılık,  toplumu düzenleyemiyordu..

*

Bu arada bir de Afganistan şiîlerinin, -Afganistan’daki isimlendirmeyle- ’Hezarecât/ Hezaralar’  denilen ve halkın yüzde 15 kadarını oluşturan kesimin oluşturdukları cihad teşkilatları ve onların Rabbanî- Hikmetyar zıdlaşması karşısındaki durum ve tutumlarına dair ilginç ve acı bir örneği de zikredelim..

Afganistan şiîleri de 10- 12 cihad teşkilatı halinde ortaya çıkmışlardı ve onlar da -tıpkı sunnî cihad teşkilatları gibi- birbirleriyle boğuşma halindeydiler.. Onlar da kendi bölgelerini parsellemişlerdi aralarında..  Onların en önde gelenlerinden birisi olan ’Hizb-i Vahdet-i İslamî Afganistan’ lideri olan Ali Mezarî, sadece şiî teşkilatları arasındaki ihtilaf ve güç gösterisi uğruna her yıl, ortalama 1200 kadar ’mücahid’in iç boğuşmalarda öldürüldüğünü söylemişti..

Bu muqateleleri / karşılıklı öldürmeleri, sünnî teşkilatlara da ve ayrıca şiî ve sünnî mezheblerine bağlı olanlar arasındaki sürtüşmelere de tatbik edersek, karşımıza çıkan tablonun ne kadar utandırıcı ve acı verici olduğunu bir daha tahmin ve hissedebiliriz.  

Sovyet askerleri çekilmeye başladıklarında, Afganistan’daki şiî cihad teşkilatlarının en güçlüsü olan Ali Mezarî de, bütün Afgan şiîlerinin tek bir çatı altında toplanmasına râzı edilmişti..

*

Ali Mezarî’nin, niçin Hikmetyar’ın safına geçtiğinin pragmatist izahı..

Rabbanî ile Hikmetyar arasındaki iktidar savaşı daha bir kızışırken, bir denge unsuru olarak bilinen Ali Mezarî, Hikmetyar’ın saflarına katılıvermişti.. Halbuki, Mezarî ve Hikmetyar’ın; karakter olarak uyuşmaları neredeyse taban tabana zıd şahsiyedleri vardı..

Bu açıdan, bu gelişme daha bir şaşırtıcıydı..

Ali Mezarî yakın dostum idi.. Onunla daha sık görüşüyordum.. Tahran’a son gelişinde, hemen yine buluşmuştuk.. Akşam, bizde saatlerce sahbet ettik.. Nasıl olup da, Hikmetyar’ın yanında yer alabildiğini sordum.. Çünkü, Hikmetyar’ın mezhebî asabiyeti de son derece keskindi..

ali-mezari-.jpg

*Korkunç işkencelerle öldürülen merhûm Ali Mezarî..

Mezarî, durumu şöyle izah etmişti:

Bu iki grup (Rabbanî ile Hikmetyar grubu) arasında bir savaş çıkacak..

Rabbanî- Ahmed Şah Mes’ud tarafı kazanırsa, biz bundan zararlı çıkmayız.. Çünkü, onların bize yaklaşımı mutedildir..

Ama, Hikmetyar kazanırsa, bizleri ezip geçeceği açık.. Çünkü tarafdarları arasında, bizi tekfir eden etkili isimler bile var..

Onun için, biz de, bir kapışma halinde, Hikmetyar’ın kazanırsa, camiamızı koruyabilmek için; Hikmetyar’la işbirliği halinde gözükmekten meded umduk...

Ama, o da bizim, güçbirliği teklifimizdeki samimiyetimizi denemek için, hemen, Ahmed Şah Mes’ud’un güçlerini, Garbî (Batı) Kabil’den söküp atmamızı istedi.. Çünkü, Garbî Kabil, büyük çapta şiî halktan oluşuyordu.. Biz de samimî olduğumuzu isbatlamak için, iki ateş arasında kalacağımızı bile bile mecburen harekete geçtik..

Artık bizim için geri adım atabileceğimiz bir yer de yoktu..

Ve, bizim saldırımız, Ahmed Şah Mes’ud’un güçleri tarafından korkunç şekilde ezildi.. Çok büyük kayıplar verdik..’

(Mezarî çok pişman olmuştu, ama, artık iş işten geçmişti.. Ve Mezarî’yi o son görüşüm oldu.. Afganistan’a geri dönmüştü.. Daha sonra, Tâlibân’ın zuhûru ve iktidarı ele geçirmesinden sonra, Mezarî, yakalanıp bir helikopterle Kabil’e götürülürken, video görüntüleriyle de belirlenen ağır işkenceler altında, öldürüldü..)

*

(Devamı gelecek yazıda,  inşaallah)

YAZIYA YORUM KAT

12 Yorum