Projeksiyonu Geçmişe Tutmak…

01.07.2011 12:31

Sait Alioğlu

Kemalist oligarşinin daha henüz burnundan kıl aldırmadığı bir zaman dilimi olan altmışlı yılların sonu ve yetmişli yılların ilk yarısına denk gelecek dönemde de bir eski cumhuriyet söylemi olan ve ağzını açan hemen her zevatın buyurduğu ‘Türkiye, yer altı ve yer üstü kaynakları açısından, kendine yeter de artar ender ülkelerden’ biriydi…

Bu harcıâlem söylem nice on yıllar boyu gelip geçen kuşakların adeta, papağanvari söyledikleri, bir açıdan söylemek zorunda  bırakıldıkları bir gerçeği de vurgulamaktaydı. İşte aynı zamanda ilk çocukluk dönemimizde sayılan bu dönemde bu harcıâlem söylemin etkisiyle de olsa kalıcı oranda bir öğretim olgusuyla karşı karşıyaydık!

Aslına bakılırsa kişiye en başta mütekâmilen, kişiyi en başta ‘asli’ geçmişiyle dost kılacak,  dört başı mamur bir eğitim verileceğine, jakoben, baskıcı, asli geçmişi izale edici ve aynı zamanda da dine, diyanete karşıt seküler bir sistem eliyle, hemen, hemen tüm toplum olarak okulun marifetiyle bir tornadan geçiriliyorduk…

İşte bu minvalde söylersek, toplum olarak çoğunluğumuz fark etmesek de ta Tanzimat’tan beri devam ede gelen topyekûn bir batılılaştırılma olayı, bizleri din algısından tutun da, ahlak algısına varana dek tümden farklılaştırma eylemliliğini içeriyordu.

Adeta batı vurgunu aydın sınıfın, elitlerin ve bu modernleşme hareketlerini saltanatları açısından değerlendirmeye çalışan yöneticilerin, eksi hali ne olursa olsun, görmezden gelip daha henüz pratiğini yaşamadıkları yeni haller için abayı yaktıkları bir geçiş döneminin cumhuriyetle birlikte kalıcı hale gelmesi bizleri on yıllarca zihinsel bir dumura uğratmış ve felç etmişti…

Bir toplum birkaç hal içre ya ileri gider, ya gerilerdi, ya da yerinde sayardı. Bu. sosyolojik bir vaka olarak kendini tarih boyunca insanoğluna göstermiş idi…

İleri gidişler, gerilemeler ve yerinde saymalar bir vakıa olmakla birlikte, bizim cephemizden olaya baktığımızda orta yol neredeyse görünmez olmuş, meydanda aşırı gelenekçi cenahla, modernleşmeci, batıcı ve seküler saiklerle hareket  eden iki zıt cenah kalmıştı, adeta…

Gelenekçi cenah İslâm açısından bizce bir iyi niyete haiz olsa da var olan ve sürekli değişkenlik arzeden vakıayı sağlıklı bir şekilde okuyamadığından olsa gerek, hem eski dili ‘çok iyi bilen’ ve hem onu kendi batıcılığı uğruna aşıp tersyüz etmek isteyen modernleşmeci kanadın dinsel, ideolojik ve genel bir hayat tarzının çatışması sonucunda dünden, bugüne farklı bir yapılar zinciri oluşmuştu …

Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve Kemalist kadro tarafından cumhuriyet rejimi ilanı içerisinde okunmaya çalışılan inkilâplar, yani devrimler zinciri sonuçta Müslüman bir toplumu elimine etmede başarılı olmuş ve yeni sonuçlar doğurmuştu.

Yüzlerce yıldır esas kimliğini İslâm’dan tevarüs ettirerek,kendini Müslüman addeden bir ümmetin ana parçası olan Anadolu halkı, zaman içerisinde temeli batıcıl disiplinlerce(Ulusçuluk, oryantalizm vs.) milliyetçilik saikiyle asla karşı konulamaz bir düzlemde ‘Türk’e teşmil edilmişti.

Tamam, tek başına Türk olgusu dinsel kimlik içerisinde sair bir kavmi kimlikken bu topraklar üzerinde yaşayan tüm Müslüman kavimlere zoraki de olsa bir isim olarak verildi. Bundan sonra bu topraklarda Müslüman olduklarından dolayı herkes istisnasız Türk’tü ve ebediyen Türk kalacaktı!

Bu durumun bir istisnası da vardı elbet! O da Müslüman olmayan diğer kavimlerin, ulusçuluk adı altında tenkilini ve sözde geldikleri yerlere göçünü öngörüyordu, ya da onlar üzerinden duruma binaen uluslaşan bu halkın laikleşmesi ve süratle batılılaşmasına katkı sunulması isteniyordu…

Cumhuriyetle birlikte yeni bir toplum, yeni bir dil ve yeni bir söylem sonucunda elde edilen değerlerin muhafazası için var olan kurumlar yeniden yapılandırılıyor, yenileri ekleniyor ve çeşitli kanunlarla bir tahkimat sürüp gidiyordu…

Bu ilk süreçte sistem kendine muhalefet edeni değil, kendi imkânları içerisinde muhalif kalan şahıslara yönelik olarak da baskıcı politikalarını uygulama sahasına koyuyordu. Ne İslamcı, ne solcu/sosyalist ve ne de Türkçü hiçbir muhalif hareket varlık gösteremez duruma getiriliyordu. O baskıcı hengame içerisinde saydığımız bu kesimlerin çabaları, oluşan derin bir sessizlikten ötürü toplumsal katmanlarda karşılık bulamıyorlardı…

İslâm ve Müslümanlar mevzuunu istisna edersek, sistem, pragmatist ve rakibini kendine benzeten, aslında bir açıdan ‘sen, şu, şu konulardan dolayı zaten bendensin!’ kandırmacasıyla batıcı temellere haiz sol ve milliyetçi cenahı kendine bağlayıp olası bir karşı duruşu ve farklılaşmayı önlemeye çalışıyordu! Bu çerçeveye süreç içerisinde muhafazakârlaşan Müslüman kitlenin önemli bir kısmıyla Türkçü ve solcu yapıların önemli bir kısmı da dahil olmuştu.

Modernleşme sürecinin yapısal karakteri sonucu oluşan milliyetçilik ve solculuk gibi ideolojik paradigmaların aynen Kemalist ideoloji gibi bu topraklarda sahici bir temeli, damarı ve izi yoktu. konjönktürel şartlar çerçevesinde husule gelmişlerdi. Bu şeklilde husule geldiklerinden dolayı da kendi varlıklarını, sözde bir karşıtlık içerisinde oluşturmaya çalışmışlardı.

Gerek söylemleri ve gerekse de var olan eylemliliklerine bakıldığında farklılıkları söz olmasına, söz konusuydu ama, o ilerlemeci mantık içerisinde sayıldığından olsa gerek, aynı kapıya çıkıyorlardı. Sonuçta sığındıkları ideolojik formasyonla aynı mantalitenin birer ürünüydüler. Aralarında, sadece bize asla faydası nedir bulunmayan ufak tefek farklılıklar v ar gibiydi…

Muhafazakârlıkta bir tutum olarak, Kemalizm’e sığınıp kendini var kılmaya çalışan kitlenin tersinden bir batıcılığı ihdas ettiğinin tipik bir göstergesiydi, bu çerçevede. Zira muhafazakârlığın temelleri  Fransız ihtilaline yenik düşen kilisenin şahsında oluşan ve o da aynı zamanda batılı temelleri olan yalancı bir ideolojiydi, bize dönük yüzü açısından…

Projeksiyonu geçmişten itibaren kalkıp olaylara, olgulara, modernleşmeye, ilan edilen değişim programlarına, devrimlere, toplumsal ve zihinsel kırılmalara ve oradan da peyderpey tek parti uygulamalarına,  ‘sözde’ demokratik başarılara,’ sözde’ milletin yeniden egemenliğine;

Ve bir açıdan da milletin egemenliğine yönelik kurumlar, kuruluşlar bazında süren Kemalist, Kemalist/ sol ve ulusalcı baskılara ve bu baskılara son yirmi beş, otuz yıllık karşı çıkışlara baktığımızda ‘doğru-yanlış; iyi-kötü ve hak-batıl’ kulvarında seyreden bir mücadele söz konusudur, anlaşılan… 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim