Problemli bir tarif: 'Türkiye modeli'

09.02.2011 11:23

Kürşat Bumin

Konuya ilişkin son haber-yorumdan başlayalım: New York Times'da geçen gün yer alan bir analizde "Çözümün adı Türkiye modeli" deniyormuş. Söz konusu analiz, Türkiye'nin etkili bir biçimde "İslam ile demokrasiyi" etkili biçimde bütünleştirmiş bir model olduğundan söz ediyormuş. Yazarlara göre bölgede Türkiye'den başka hiçbir ülke "İslam, demokrasi-güçlü ekonomi"nin güçlü birlikteliğini kuramamış. Yazı, ABD Başkanı Obama'nın da zaten Türkiye'yi Ortadoğu'ya model olarak gösterdiğini de hatırlatmış.

Gazetenin bu analiziyle birlikte önümüze -yine bu "model" meselesini işleyen- "NATO Savunma Koleji" imzalı bir değerlendirme daha geldi. Türkiye, "NATO komutanlarını ve diplomatlarını yetiştiren" bir kurum olduğu söylenen bu "Kolej"in değerlendirmesine göre de Mısır başta olmak üzere Arap dünyasına "model" olacak tek ülkedir. Açıklamada "Bazıları için rahatsız edici olsa da tüm Arap kamuoyu mevcut Türk rejimini model olarak görüyor. Türkiye'deki rejim şüphe götürmez şekilde cumhuriyet ve demokrasi" deniyor.

Evet konumuz "Türkiye modeli".

Biliyorsunuz, birilerinin birilerine "model" bulma arayışında Türkiye'nin adı ilk defa geçmiyor. Konu bugün olduğu gibi yakın geçmişte de yerli-yabancı çevreler tarafından dile getiriliyordu. Mesela Time dergisinde çok yakınlarda yer alan şu yorum: "Bir Ortadoğu demokrasisi modeli olan Türkiye, Mısır'da değişim çağrısını yapıyor." Mesela bir TESEV araştırmasının Le Monde'da yer alan haberi. Söz konusu haberde, Ortadoğu'da yapılan bir anket sonucunda büyük çoğunluğun (%66) Türkiye'yi İslam ve demokrasinin bağdaştığının sergilendiği bir "model" ülke olarak gördüğü belirtiliyor. "Türk modeli"ni reddedenlerin (%12) öne çıkardıkları argümanlar ise ülkenin "yeteri kadar Müslüman olmaması" ve "Batı'ya bağlı olması" imiş.

Söylediğim gibi bu tema ("Türkiye modeli") yerli medyada da sıkça dile getirilen bir konu. Tunus ve Mısır'da gelişen olaylardan sonra bu "model"in daha bir öne çıktığından söz ediliyor. Bu tezlerin dayandığı üçlü de aynı: "İslam-demokrasi-güçlü ekonomi". Cengiz Çandar, bu çerçevede dünkü yazısında şöyle yazıyordu: " 'Türkiye modeli', Tunus'tan başlayarak özellikle Mısır üzerinden tüm Arap-İslam dünyasını sarsan gelişmeler için bir 'çekim merkezi' haline geliyor. (...) Türkiye, mükemmel olmasa da, hâlâ Gül'ün 2003'te sıraladığı ilkelerin çoğunu tam olarak yerine getirdiği söylenemese de, o yönde 8 yıldır yürüyen bir ülkedir ve tam da bu yüzden, bugün ayağa kalkan Arap halk kitleleri için bir 'model' haline gelmiştir."

Bu kadar alıntı yetir herhalde... Şimdi de gelelim bu yorumun ("Türkiye modeli") problemli olup olmadığı meselesine:

"Türkiye modeli"nde ısrar eden Batı kaynaklı yorumların anlaşılmayacak bir yanı yok. Çünkü bu görüşü paylaşan Batılı çevrelerin birinci derdi önemli ölçüde, İslam ile demokrasinin bağdaşmayacağına ilişkin yerleşik kanaatleridir. Bu çevreler "İslam ülkeleri"ne dün olduğu gibi bugün de bakınca akıllarına yer etmiş olan söz konusu "bağdaşmazlık"ın dışına çıkmış bir ülke ararlarken gözleri Türkiye'ye ilişiyor ve başlıyorlar hep birlikte "Türkiye model ülke" demeye.

Batılı çevrelerin bu giderek çok ısrarlı hale gelen tavırları karşısında akla gelebilecek ilk itiraz şu olmadır sanıyorum: "İslam ülkeleri"nde İslam-demokrasi-güçlü ekonomi uyumunun sağlanabilmesi için niçin Batı ülkelerinde geçerli olan "model" değil de "Türkiye modeli" öneriliyor?

Ben bu bağlamda ortada önemli bir problem görüyorum doğrusu. Niçin sadece "demokrasi modeli"nden değil de "Türkiye modeli"nden söz ediliyor? Üstelik, ortada Batı'yı, ya da en azından Avrupa Birliği'ni "model" aldığını tekrarlayan bir Türkiye varken.

Şimdi de şu soruya cevap arayalım: "Türkiye modeli" olarak söz edilen model nasıl bir şeydir?

Hepimizin bildiği -Batılıların da bilmek zorunda olduğu- gibi, Türkiye, yani işi sosyolojik çerçevesinden çıkararak söyleyecek olursak Türkiye Cumhuriyeti, anayasasından yasalarına kadar İslam'a en ufak bir referansta bulunmayan bir devlet değil midir? Bu (can sıkıcı) "Türkiye modeli"nden olur olmaz söz etmek işbaşında olan hükümetin ve iktidar partisinin kadrolarının büyük bölümünün İslami duyarlılığı yüksek kişilerden oluştuğundan kaynaklanıyor ise, bu söz edişin sapla samanı birbirine karıştırdığını söylemek yanlış olmaz herhalde. Dolayısıyla bu açıdan bakınca, benim birkaç kere altını çizmeye çalıştığım gibi, Batılı çevrelerin iş başındaki hükümetten sıklıkla "İslami hükümet-yönetim" ya da daha kibarca "Ilımlı İslami hükümet-yönetim" tarzında söz etmesi büyük bir cehalet örneğidir. Hükümetin ve iktidar partisinin birkaç televizyon dizisi ya da "alkollü içkiler" gibi birkaç demirbaş konu hakkında sergilediği tutumdan hareketle bir yönetime "İslami-ılımlı İslami" sıfatının yapıştırılması olacak iş midir?

Şurası muhakkak ki, Türkiye nüfusunun çok büyük bir bölümü sosyolojik olarak kendisini Müslüman kimliği altında ifade ediyorsa da, Türkiye Cumhuriyeti söz konusu olduğunda tamamen sekülerleşmiş bir politik yapı ile karşı karşıya değil miyiz? O zaman Türkiye'nin "İslam" ve "demokrasi"yi bağdaştırmış olan bir "model ülke" olduğunu tekrarlayan tezler de nereden çıktı?

Demek ki yapılması gereken iş, Türkiye'yi bir "model" olarak sunmaktan vazgeçip, bugüne kadar toplumsal hayatı da haddinden fazla "sekülerleştirme" peşinde koşmuş olan politik yapının Batı demokrasilerini "model" alarak ihya edilmesinden başka bir şey değildir. Bir türlü yürüyemeyen "uyum yasaları"nın amacı da bu değil midir zaten? Türkiye'de "İslam" ve "demokrasi"yi (hadi araya "güçlü ekonomi"yi de katalım!) "uyumlu" kılmaya yönelik tek bir arayış var mıdır?

Sonuç olarak, Batı'nın yanlış analizlere dayanan önyargılarının sonucu olarak ortada çıkan "Türkiye modeli" tezinden vazgeçip, enerjimizi gerçekten "model" bellediğimiz-bellemek zorunda olduğumuz bir sisteme doğru bir an önce ulaşmaya harcamamız çok daha yerindedir. Tunus'a, Mısır'a ve sırada bekleyen diğerlerine de bu istikameti işaret ederek...

Not: OSTİM'deki patlamadan hareketle "iş kazaları"nı değerlendirdiğim dünkü yazıda, Devlet Bakanı Faruk Çelik'in bazı gazetelerde yer alan "Hırsızın hiç mi kabahati yok, çalışma koşullarını işçiler ihbar etseydi" şeklindeki sözlerini de eleştiri konusu yapmıştım. Bakanlık basın danışmanı Şükrü Kamber'den dün aldığım açıklamada Devlet Bakanı'nın gazetecilerle görüşmesinde bu sözlerin sarf edilmediğini belirtiliyor. Ayrıca Faruk Çelik de bizzat arayarak söz konusu sözleri tamamen "masa başı" ürünü olarak değerlendirip üzüntüsünü belirtti..

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim