1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Prag'dan Kiev'e Türkiye Solu
Prag'dan Kiev'e Türkiye Solu

Prag'dan Kiev'e Türkiye Solu

Bir yandan Esad'ı meşru lider olarak gören, Chavez'in mirasını alkışlayan, Putin'in emperyal siyasetine övgüler düzen bir solun, Türkiye'de bir diktatörlük rejimi olduğunu iddia etmeleri normal mi?

A+A-

Ceren KENAR’ın yorumu:

Sene 1968, yer Prag.

Reformist Alexander Dubçek iktidara gelir. 1960'ların başından beri bir yandan ekonomik darboğazla, diğer yandan baskıcı rejimin oluşturduğu sosyal rahatsızlık ile boğuşan Çekoslovakya'nın siyasi ve ekonomik liberalleşmesini sağlayacak bir dizi reformu uygulamaya girişir. Bunlar gelişmiş demokrasiler için küçük, ancak sosyalist bir devrim için epey devrimci sayılacak adımlardır. Dubçek toplumda birikmiş öfkenin farkındadır ve sosyalist rejimin ancak bu reformlar ile iktidarda kalacağını görmüştür. Sosyalist rejimi payidar kılmayı ve Komünist Parti'nin gücünü ve etkinliğini arttırmayı hedefleyen bu reform paketi, basının özgürleştirilmesi, tüketim maddelerine önem verilmesi, hatta daha demokratik çok partili bir hükümet kurulması gibi düzenlemeleri içermektedir.

Reformları savunurken Dubçek epey dikkatli bir dil kullanmıştı. “Sosyalizm sadece ezilen kitleleri, sömürü sınıfının tahakkümünden kurtarmak demek değildir, aynı zamanda bir burjuvazi demokrasinin kitlelere sağladığından daha iyi bir hayat kalitesi sunmaktır sosyalizm” sözleri ile reformları savunuyordu. Savaş sonrası Çekoslovakya'yı bir dikta rejimine mahkûm eden seleflerini eleştirmekten kaçınıyor, o dönemin politikalarını burjuvazi kalıntıları için mücadele etmek açısından zorunlu gördüğünün altını çiziyordu. Ancak artık bir siyaset değişiminin vaktiydi ve bu değişim en çok da sosyalist rejimi korumak için yapılmalıydı.

Reformlar ile gelen özgürlük havası Çekoslovakya'da olumlu karşılandı. Yıllardır sansürlenen medyada, ilk defa Sovyetler'i eleştiren makaleler çıktı. Sosyal Demokratlar hemen yeni bir parti kurmak için kollarını sıvadı. Komünist partideki radikaller Dubçek'e hemen reformlardan geri dönülmesi konusunda baskı yapmaya başladı. Dubçek kararlıydı, “insan yüzlü sosyalizm” idealinden dönmeyecekti.

Dubçek'i reform yolundan çevirmeye çalışan sadece kendi partisinin radikalleri değildi. Sovyetler gelişmeleri kaygıyla izliyor, bu reform hareketi sonucu Çekoslovakya'nın Sovyet hegemonyasından çıkmasından büyük rahatsızlık duyuyordu. Önce uyarılar ile döndürmeye çalıştılar Dubçek'i reform planlarından. Uyarılar fayda etmeyince, devreye Sovyet tankları girdi.

2000 tank ve 200,000 askeri bulan birlikler ile 1968 yılında öncülüğünü Sovyetler'in yaptığı Varşova Paktı, Çekoslovakya'yı isgal etti. İşgale direnen gençler öldürüldü ve tutuklandı. 300,000 Çekoslovakya vatandaşı işgal sonrasında ülkeden kaçtı.

İşgal sonrasında Arnavutluk, Sovyetleri “sosyal-emperyalist” olarak tanımlayarak Varşova Paktı'ndan çıktı. İtalya ve Fransa'daki Komünist Partiler işgali kınadı.

Peki Türkiye solu Sovyetler'in Çekoslovakya'yı işgali konusunda nasıl bir tutum aldı? Türkiye sol hareketinin gelmiş geçmiş en başarılı hareketlerinden Türkiye İşçi Partisi (1965 seçimlerinde parlamentoya girdiklerini hatırlatalım) bu işgal sonrasında bölündü Mehmet Ali Aybar işgali kınadı ancak bu cılız ses Sadun Aren ve Behice Boran tarafından bastırılırdı. Aybar hareketten tasfiye edilirken, Türkiye solu bu konuda sessizliğe bürünmeye devam etti.

Tıpkı başka olaylarda büründükleri gibi. Halil Berktay'dan Türkiye solunun hangi olaylarda sessiz kaldığının daha detaylı listesini alalım: “Lenin ve Stalin döneminde Sovyetler Birliğinin sosyalist demokrasisi denilen şeyin normal demokrasi olduğu ve diktatörlük olmadığı yalanı, Gulag diye bir şeyin olmadığı, zorla çalıştırma angarya kampları diye bir şey olmadığı, Sibirya'da bunların emperyalist yalanlardan ibaret olduğu ya da Stalin’in tasfiye ettiği ve idama gönderdiği bütün rakiplerinin, bütün eski Bolşeviklerin gerçekten iktidarı yıkmak peşinde olduğu yalanı. Ya da 1939 Ağustos sonunda Nazi Almanya'sı ile Sovyetler Birliği arasında saldırmazlık paktı imzalandığında bunu Polonya’nın paylaşılması ile alakalı gizli protokol olmadığı ve bu gizli protokole dayanarak esasında Sovyetler Birliği’nin Polonya’nın yarısını işgal etmediği ve Katin Ormanı katliamının da gerçekleşmediği yalanı veya Sovyetler Birliğinde antisemitizm olmadığı, Yahudi düşmanları olmadığı, Kore savaşında durup dururken Amerika’nın ve Birleşmiş Milletler müdahale gücünün Kore'ye saldırdığı; saldırıyı aslında Kuzey Kore birliklerinin başlatmadığı, 1956 Demokratik Macaristan mücadelesini Sovyet tanklarının ezmesi ile 1968 Prag baharının gene Sovyetler Birliği tanklarıyla ezilmesinin emperyalizme karşı sosyalizmi korumak için yapılmış haklı müdahaleler olduğu yalanı. Çin'de kültür devriminin gerçekten halk demokrasisinden yana bir mücadele olduğu ve korkunç fanatik şiddet örneklerini içermediği... Kamboçya'da ölüm tarlaları olmadığı yalanı...”

Gorbaçov'un açılım sürecini “karşı-devrim” olarak gördüklerini ve Türkiye ziyareti sırasında ODTÜ'de Gorbaçov'a yumurtalı saldırı düzenlendiğini de not düşelim.

Bu gelenekten gelen, bu geleneği sorgulayan entelektüelleri “hain” ve “dönek” olarak yaftalayan, hedef gösteren bir solun bugün Esad rejimini savunması, Venezuela'da gerçekleşen rejim karşıtı eylemleri CIA'nin oyunu olarak görmesi, Ukrayna'da yaşanan krizde Rusya tarafını tutması şaşırtıcı mı? Hayır.

Bir yandan Esad'ı meşru lider olarak gören, Chavez'in mirasını alkışlayan, Putin'in emperyal siyasetine övgüler düzen bir solun, Türkiye'de bir diktatörlük rejimi olduğunu iddia etmeleri normal mi? Eğer, Suriye'de kimyasal silah kullanıldığını görmeyen Birgün gazetesinden, temel haber kaynağı Esad rejiminin resmî ajansı olan SANA Sol gazetesinden, Rus haber kanalı Russia Today'in Türkiye eki olmayı seçen Taraf gazetesinden bahsediyorsak, evet.

Türkiye solunun utanç karnesi yeterince kabarık değilmiş gibi, canhıraş şekilde bu listeyi uzatmaya çalıştıkları sürece bu ülkede solun bırakın iktidar şansını, muhalefet yapma ehliyeti bile olmayacaktır. Sanırım tek tesellimiz de bu...

TÜRKİYE GAZETESİ

HABERE YORUM KAT